AlsahBlog

Alşah Blog'larına Ara...

• 17/5/2009 - KAPI KOMŞUMUZ BU KUŞLAR

Kategori: Siir

KAPI KOMŞUMUZ BU KUŞLAR

 

kapı komşumuz bu kuşlar

gözleri çimen yeşili

kanatları güz

 

kapı komşumuz bu kuşlar

aşar gelir mevsimleri

ihanetin hapsinde nicedir

toprak renkli ağaçlara

uçar ölümsüz

 

kapı komşumuz bu kuşlar

dilleri hüznün dili

sardıkça karanlık güzellikleri

özlemi çoğaltır sesinde

söndürür yürekte kini

 

kapı komşumuz bu kuşlar

aydınlık sevgi tomurcuğu

ateş altında gülücük

dünü yağmur tufanı

mavinin küskün yüzü

ertelenmiş özgürlük

 

kapı komşumuz bu kuşlar

gözleri insan güzeli

düşüp kalmış bir sokakta

acıyı yaşam bellemiş

bilmem ki ne demeli

 

kapı komşumuz bu kuşlar

yüreği gurbet dolu

yasaklara çatılır kaşı

köpürür deniz olur

bitecek der bitmez

geçer gider kaygulu

 

Bekir KOÇAK, Gizemi Temmuzda Saklı, (s. 62-63)

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
Alşah Blog'larına Ara...

• 15/2/2009 - Arşiv 2006 AlsahBlog/UmudaYolculuk

• Arşiv

20/7/2006: ŞİİR ÖLDÜ MÜ? / CANER KERİMOĞLU
20/7/2006: PABLO NERUDA'NIN ŞİİRLERİ / http://geocities.com
17/7/2006: FES'TEN ŞİRİNCE'YE / AYŞE EMEL MESCİ
70 binden fazla kitap
Yeşim Ustaoğlu filmini anlatıyor
Nâzım’ın bilinmeyen tablosu!
İran tarihi derslerle dolu / 3
''Dilim Çığlık, Islık Dili Olsaymış Keşke…''Metin AYDIN
Karikatür ve Mizah Dünyası
ATATÜRK'ÜN ÖĞRETMENE BAKIŞ AÇISI VE GÜNÜMÜZDE DURUM
Yolu Bülent Ecevit'ten geçen anılar
“YEDİ İKLİM DÖRT MEVSİM- TÜRKİYE DESTANI” HAKKINDA ARİFE KALENDER İLE SÖYLEŞİ / KADİR İNCESU
Osmanlı Edebiyatı ve Kuramsal Yaklaşımlar Üzerine / Mehmet Kalpaklı
Bir Doğa Yazısı / Bekir Coşkun
Üç yolculu bir yol ve belirsizliğin belirgin hüznü : yolculuklar
Dursun Akçam Öykü Yarışması 2007
Attilâ İlhan Şiir Yarışması: İlk üçte altı isim var
Ümit Kaftancıoğlu Ödülleri Açıklandı
Ellinci yıl anısına Rıfat İlgaz'a mektup
Ninni
Seni Seviyorum
Ben Senden Önce Ölmek İsterim
Orhan Pamuk Nobel alırsa ne olur?
Nezihe Muhiddin Hanım
Tutkunluk
"'Bu lüferler AB'ye girer!'
Beslenme ve metabolizma
Türk'ün dumanla imtihanı

2008
Kasım 2008
Eylül 2008
Ağustos 2008
Haziran 2008

2007
Ekim 2007
Eylül 2007
Temmuz 2007
Mart 2007
Şubat 2007

2006
Ekim 2006
Eylül 2006
Temmuz 2006
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
Alşah Blog'larına Ara...

• 1/11/2008 - 70 binden fazla kitap

Kategori: Kitap

70 binden fazla kitap

Sahip olduğu 70 bini aşkın kitapla Türkiye'nin en büyük kitap biriktiricisi olduğunu belirten Talat Öncü, "Her gün öğleden sonra kitap toplamak için kitapçıları gezerim. Bir iki kitap fazla alabilmek için öğle yemeği yemem, işportadan giyerim'' diyor.

AA

Ankara- Sahip olduğu 70 bini aşkın kitapla Türkiye'nin en büyük kitap biriktiricisi olduğunu belirten Talat Öncü, 16 yılda biriktirdiği kitaplarını, bir kütüphane kurup işletmesini üstlenecek kişi veya özel bir vakfa vermek istiyor.

53 yaşındaki işçi emeklisi Talat Öncü, 1992 yılından bu yana kitap biriktirdiğini ancak sayı 3 bine ulaşınca eşinin, ''Ya kitapların, ya ben'' sözü üzerine ilk deposunu, 10 bin kitapta ikinci, 30 binde ise üçüncü deposunu aldığını belirtti.

''Artık yeni bir depo değil, bunları kütüphanede biriktirmek istiyorum'' diyen Öncü, elinde 70 bini aşkın kitap, 46 bin nüsha dergi, 6 bin sinema afişi, 3 bin kartpostal, 300 harita, Osmanlı dönemi ve Anadolu Hükümeti pulları bulunduğunu, bunları, biri 100, ikisi 120 metrekarelik 3 depoda topladığını söyledi.

Yer darlığı nedeniyle bunları tasnif edemediğini belirten Öncü, hayalinin 100 bin kitaplık, 3 katlı bir kütüphane olduğunu kaydetti.
Öncü, şunları söyledi:

''Birinci katında ödünç kitap verilebilecek 40 bin kitaplık bölüm, ikinci katında araştırmacıların yararlanabileceği 40 bin kitaplık özel bölüm olacak. Üçüncü katında ise el yazmaları, haritalar ve değerli eserlerin bulunduğu özel izinle girilebilecek ayrı bir bölüm bulunacak. Türkiye, okumayan bir ülke olmasına rağmen araştıran bir ülke. Birçok değerli araştırmacı var. Kaynak oluşturmuyorsanız, kütüphaneleriniz yeterli değilse 'gençlik okumuyor' diyemezsiniz. Bir kütüphane olursa belki birileri gider ama kütüphane olmazsa kimse gidemez.''

Öncü, her koleksiyoncunun en büyük endişesinin, biriktirdiği eserlerin akıbeti olduğunu dile getirerek, ''Kütüphane binasını ve işletmesini üstlenen, bu işle ilgilenecek özel bir vakıf veya kişiye tüm biriktirdiklerimi bağışlamaya hazırım. Ben isim peşinde de değilim, adımı tabelasına yazsın ya da yazmasın önemli değil. Kendi vakfının adını yazsa da olur. Yeter ki bu kadar kitap bir kütüphanede halka ve araştırmacılara açılsın'' dedi.

Kendisi gibi kitap biriktiren birkaç arkadaşı daha olduğunu ifade eden Öncü, onların da böyle bir kütüphaneye kitaplarını bağışlamaya hazır olduğunu söyledi. Öncü, arkadaşlarının da kendisi gibi biriktirdiği eserlerin akıbeti konusunda tereddütleri bulunduğunu kaydetti.

Kitaplarını bir devlet kurumu veya üniversitelere vermeyeceğini ifade eden Öncü, şöyle konuştu:


''Çünkü bu işle ilgileniyorum ve karşılaştığım birçok olay var. Devlet elindeki kitaplara sahip çıkamıyor. Konya'da bir devlet kütüphanesinde ciltlerin kapakları duruyor içleri boş. Ankara'da bir kütüphane restore edilirken kitaplar, hurdacılara düşüyor. Bir başka kütüphane yenilenirken kitaplar, makbuz karşılığı kağıtçılara kilo ile satılıyor. Bir sürü devlet kütüphanesinden çıkan eser, koleksiyoncuların elinde geziyor. Hurdacıdan aldığın kitapların bazıları devlet kütüphanelerinin mührünü taşıyor. Bunlar bir kaç örnek. Tüm bunları bilirken kitaplarımı nasıl devlete bağışlarım?''

 

"Koleksiyoncu değil, biriktirici"

Kendisini ''koleksiyoncu'' olarak tanımlamadığını, ''kitap biriktiricisi'' olduğunu belirten Talat Öncü, şöyle konuştu:

''Ben koleksiyon yapmıyorum, kullanılabilir referans kitaplar topluyorum. Benim elimde de koleksiyon değeri taşıyan 300'e yakın el yazması, ilk baskılar ve antika kitaplardan oluşan bir bölüm var ama benim için bunlar önemli değil. Koleksiyon kitapları maddi olarak değerlidir ancak araştırmacılar için çok değer taşımazlar. Oysa sahip olduğum kitaplar arasında ender bulunan ve koleksiyon değeri olmayan binlerce eser var. İçlerindeki bilgiler birçok araştırmacı için servet taşıyor. Bana kütüphaneci demelerinin nedeni de bu. Sahip olduğum kitapları araştırmacılara veya ilgi duyanlara açmam.''

Emekli aylığının yanı sıra bilgisayar programları yazdığını ve sistem analizleri yaptığını belirten Öncü, ''Son olarak İslam Konferansı için yazdığım bir muhasebe programı birkaç ülkede kullanılıyor örneğin. Ben buradan kazandığım paraların tamamını kitap biriktirmek için kullanıyorum. Her gün öğleden sonra kitap toplamak için kitapçıları gezerim. Bir iki kitap fazla alabilmek için öğle yemeği yemem, işportadan giyerim'' diye konuştu.

Elinde Milli Kütüphanede olmayan eserler bulunduğunu, üniversite kütüphanelerinin ise ihtisas kütüphaneleri olduğunu, kitapların büyük bölümünün üniversite yayınlarından oluştuğunu bildiren Öncü, kitap arşivine ilişkin şu bilgileri de verdi:

''Çocuk kitabı mı istiyorsunuz; Osmanlıcası da yeni dildeki ilk baskısı da 1930 yılındaki de 1980 yılındaki de bugünkü de var. 1970 ve 80'leri mi araştırıyorsunuz; o döneme ait sol dergiler de var, sağ eserler de... 70'lerin sonlarında özellikle bir furya haline getirilen porno gençlik yayınları da ender bulunan tarihi bir kitap da ahilik üzerine notlar da var. 1480 yılına ait el yazması fıkıh kitabı da 1654 yılına ait dini kitap da var.

Elimde 6 bine yakın eski yazı eser bulunuyor. Hedefim, 15 bin ki birkaç yüzü bile bir kütüphane için fazla sayılabilir. Sahip olduğum dergilerin de 14 bini eski yazı. 10 üniversite kütüphanesi gezseniz toplam 10 tane Salname bulamazsınız; bende 85 tane var.''

 

İsveç'ten arandım

Birçok araştırmacının son çare olarak kendisine başvurduğunu, birkaç gün önce İsveç'ten arandığını belirten Öncü, doğru bir iş yaptığını şu örnekle açıkladı:

''Türk ve İsveç dillerinin ilişkilerini araştıran biri... Türk Dil Kurumunun (TDK) Birinci Kurultayı'nda da bu konuya ilişkin bir bölüm var. Bu kurultayın bildirisine ulaşan kişi, 97. sayfasının eksik olduğunu fark ediyor. TDK'dan ulaştığı bildiride de aynı sayfa eksik olunca Milli Kütüphaneye başvuruyor. Oradan da sonuç alamayınca beni aradı. Ben eksik olan o sayfanın da yer aldığı bildirinin fotokopisini gönderdim İsveç'e. Her ay böyle en az 5-6 araştırmacı bana geliyor. Yalnızca bu bile yaptığım işin doğruluğunu hatırlatıyor bana.''

18 Ekim 2008
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
Alşah Blog'larına Ara...

• 30/9/2008 - Yeşim Ustaoğlu filmini anlatıyor

Kategori: Sinema
Yeşim Ustaoğlu filmini anlatıyor
Yeşim Ustaoğlu filmini anlatıyor

29/09/2008

San Sebastian’da en iyi film seçilen ‘Pandora’nın Kutusu’nun yönetmeni Yeşim Ustaoğlu, alzheimer’lı annelerine bakmak durumunda kalan üç kardeşin hikâyesinde herkesin bir şekilde kendini bulacağını söylüyor. Ustaoğlu’na göre dünyanın neresinde olursa olsun modernizmin sancıları aynı

 

KEREM AKÇA


İSTANBUL - Yeşim Ustaoğlu, sinema dünyasının en eski ve saygın festivallerinden birinde İspanya’daki 56. San Sebastian Film Festivali’nde önemli başarı elde etti. Ustaoğlu’nun alzheimer’lı annelerine bakmak durumunda kalan üç kardeşin hikâyesini anlattığı ‘Pandora’nın Kutusu’, festivalde büyük ödül Altın İstiridye’yi almakla kalmadı başrol oyuncusu Fransız Tsilla Chelton’ya da en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandırdı.


1994’de ‘İz’i çeken Ustaoğlu, asıl çıkışını 1999’da ‘Güneşe Yolculuk’la yaptı. ‘Bulutları Beklerken’in ardından ‘Pandora’nın Kutusu’nu çeken Ustaoğlu, San Sebastian’dan önce eylül başında Toronto Film Festivali’ne konuk olmuştu. ‘Pandora’nın Kusutu’, dünya prömiyeri yaptığı Toronto’da da büyük beğeni toplamış, ayakta alkışlanmıştı. Ustaoğlu’yla Altın Portakal’ın iddialı yapımlarından olan ‘Pandora’nın Kutusu’nu konuştuk

 


Pandora’nın anlamı nedir filmde? Derya Alabora’nın karakteri mi temsil ediyor Pandora’yı?

Önemli olan seyircinin ne bulup çıkardığı ama kişisel olarak kutunun içinde ne çıktığını önemsiyorum. İçinden çıkanlar iyi ve kötü şeyler. Bütün ailenin hikâyesi aslında neredeyse iyi-kötü denk-lemini yansıtıyor. İnsana dair her şeyin kutu açılınca açığa çıkmış olması önemli. Bu da ailenin bütününe yansıyor.

 

Filmdeki aileyi Türkiye’nin bir mozaiği olarak görüyor musunuz?

Hepsi bir gözlem. Bu şekilde yaşayan bir aile olabilir. Sadece Türkiye’ye özgü değil. Herkese dair. Türkiye’ye özgü aslında ama modernizmden nasibini almış tek ülke Türkiye değil, durumun yarattığı sıkıntılar anlamında. Yani insan bazında baktığımız zaman bir çok insan son derece net olarak kendini orada bulacak. Güzin, Nesrin veya Murat gibi hissedecek. Son derece gerçek karakterler hepsi. Aldığım bütün yorumlar da bu yönde zaten şimdiye kadar.

 

Köy hayatıyla ilgili ve şehir hayatıyla ilgili gözlemler de var. Ama özünde Türkiye var.

Ama oradan evrensel temalar çıkarıyorsunuz. O konuda evrensel bir takım çıkarımlar yapmanız gerekir. İlla burada köy var, orada şehir var, buralarda da köy var mı diye aramaktan çok; modernizm üzerine ne anladık, ne geliştirdik, ne seyrettik ve ne gözlemledik diye düşünerek evrensel temalar çıkarabiliriz. Dünyanın neresine giderse gitsin her insan kendi ilişkilerinde biraz Nesrin, biraz Güzin, biraz Murat bulacak. Kendi ilişkilerinde, samimiyetinde, ilişkisizliğinde, yalanından dolanında biraz ondan biraz bundan bulacaktır ve bu da çok doğal.

 


Önceki filmlerinizde tanınmamış oyuncularla çalıştınız. Bu filminizde ise Derya Alabora ve Onur Ünsal gibi profesyonel isimlere geçiş yapıyorsunuz. Bunun sebebi nedir? 

Çok iyiler, süperler, başarılılar.

 


Tabii tabii gayet iyi oturmuşlar karakterlerine. Ama tercih açısından soruyorum ben daha çok...


Onur o kadar yatkındı ki. Onu tanıdığım andan itibaren aradığım çocuk olduğunu anladım. Onur’un da ikinci filmi. Osman’ın ilk filmi. Güzin’in ilk filmi. Sinemada yeni isimler hepsi yine. Derya da deneyimli. Bir tane de 60 yıllık tecrübeye sahip bir duayenimiz var, Tsilla Chelton. Onlarla bir işbirliği yapmayı denedim. Bir birleşme olsun diye uğraştım. Arkada gördüğünüz herkes de hayatın içinden insanlar zaten. Bu duruma katkıda bulunuyorlar.
Diğer filmlere göre oyuncu yönetimi çalışması farklı mı oldu?Çok da fazla olmadı. İster amatör olsun ister profesyonel bütün oyunculara yaklaşımım aynı. Benim için insanın içindekini dışarı çıkarmak önemli, ki Tsilla’nın Türkçe öğrenmesi gerekiyordu. Onun için son derece ihtimamlı ve zor bir çalışma oldu. Diğer oyuncularla da ilişkisi ve kimyası kuvvetliydi.
Genel olarak oyuncuyla yoğun olarak çalışan, ondan konsantre olmasını isteyen bir yapım var. Bu anlamda da çekim öncesinde çok fazla doğaçlama ve prova yaparım. Çekimde de oyunculara mümkün mertebe çok rahat oynayabileceği konsantre bir ortam sağlıyorum. Bunun için de uzun planlar çekebilirim. Özellikle de çekim sırasında... Onları sonra masada keserim ama oyuncular açısından da hiç planlanmamış çok uzun planlar çıkar ortaya. Bunların içinden inanılmaz duygular çıkar. Söylenenin dışına çıkınca çekimi keseceğimi beklerken, oyuna ve duygularına devam ederler. Bazen kendilerinin bile beklemediği inanılmaz hoş anlar çıkar. Bu filmde de çok yaptım bunu, çok fazla doğaçlama kullandım. Kendi doğalarında olandan çıktı. Mehmet ve Murat ikisi de büyüleyici bence. Yan yana iyi dayı ve yeğen oldular. Çok doğal ve rahatlardı. Senaryo olsun istemem hiçbir zaman, hayatın içinde olmasını tercih ederim. İkisi de son derece iyiydi. Bir aile olmalarını, gerçekten o sırada bir şey yaşanılıyor gibi hissedilmesini çok istedim ve sanırım başardım.

 

Evet hissediliyor. Anneanne rolündeki Fransız oyuncunun Türk bir karakteri canlandırması, onun aksanını etkilemiş sanki.

Mümkün mertebe Türkçe öğrenmesi için uğraştık. Buna bağlı olarak Türkçe bilmeyen biri için son derece aksansız konuştu. Ü’leri, e’leri ve ğ’leri kaçırmadı örneğin. Vurguları uyguladı. Fransızca Türkçeye zerre kadar yakın değil, fonetik olarak. Bunun altından kalktı.

 


Filmde bütün karakterler bir çıkış yolu arıyor. Anneannenin camdan bakıp, binaların arasında küçücük bir yol görmesi gibi sinematografik öğeler de ‘Pandora’nın Kutusu’nun görsel gücünü gösteriyor. Kaçtıkları nedir sizce?

Hepsi bir kapana kısılmış. Pandora’nın kutusu da ona bağlantılı zaten.

 

Kapitalizmle bağlantılı bir durum mu bu?


İşte evet bütün hayat sistemli. Orta sınıf mensubu olarak hepsi köşeye sıkışmış olduklarının farkında değiller. Görüntüler de bir çeşit bürokrasiyi ve yalnızlığı yansıtıyor. Hiçbir şeyi dillendiremiyorlar, iletişimsizler ve etkileşimsizler. Kendi hayatlarında akıp gitmeyen şeylerin farkına varamayan insanlar. Hepsi kendi hayatlarının içinde sıkışmış insanlar. Öyle ya da böyle hayatlarında bir çözüm bulamıyorlar.

 


Anneanne ve torun karakterleri anahtar bir yere oturuyor...


Aslında iki çok farklı kuşak olan oğlan ve anneanne kaçak. İki kaçak bunları hizaya getiriyor. Hayatları oturmuş olanlar sorunlu ve kaçaklar onların vidalarını sıkıştırıyor.

 


Anneanne ve torun köye gidip birlikte yaşayabiliyorlar mesela.

Daha doğal olana, dokunulabilinene gidiyorlar. Kurulu düzenin ve duvarların arasında çok fazla şey kaybediyoruz hayatta biz. Onlar da vahşi olana, doğal olana, sahici olana gidiyorlar. Ait oldukları yere varıyorlar.

Yeşim Ustaoğlu filmini anlatıyor

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
Alşah Blog'larına Ara...

• 30/9/2008 - Nâzım’ın bilinmeyen tablosu!

Nâzım’ın bilinmeyen tablosu!
Nâzım’ın bilinmeyen tablosu!

Soldan sağa, Sarı Seyfettin ve kızı Yüksel, Nâzım’ın 1942 tarihli tablosu ve Yüksel Erbil babasının resmiyle.

28/09/2008
<_script /><_script />GÜNEY ÖZKILINÇ (Arşivi)

Nâzım Hikmet’in Bursa Cezaevi’nde yaptığı tablo gün ışığına çıktı. Portre, ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’nda da adı geçen, Nâzım’ın mahpus arkadaşı Sarı Seyfettin’e ait

Geçtiğimiz aylarda dünyaca ünlü şairimiz Nâzım Hikmet’in bilinmeyen bir şiiri ve yarım kalmış üç roman taslağı bulunmuştu. Eşi Pirâye’nin arşivinde bulunan bu eserler hepimizi heyecanlandırmış ve merak içinde bırakmıştı.
Bu kez onun 5 Aralık 1940-8 Nisan 1950 yılları arasında kesintisiz olarak yaklaşık 10 yıl hapis yattığı Bursa Cezaevi’nde yaptığı, daha önce gün ışığına çıkmamış, tuval üzerine yağlıboya bir tablosunu ortaya çıkarmanın mutluluğunu yaşıyorum.
Bir süredir Bursa’daki ayak izini sürdüğüm Nâzım Hikmet’in şu ana kadar birçok tanığıyla karşılaşmış ve bu tanıklıkları belgelemiştim. Usta ozan Nâzım Hikmet’in 1942 yılında kendi elleriyle yaptığı bu tablonun diğerlerinden önemli bir farkı var: Bu tablodaki portre ünlü şairin “Memleketimden İnsan Manzaraları” eserinde adı geçen o yılların İnegöl Güneykestane (Çerkez) Köyü Muhtarı Sarı Seyfettin’e ait...
...
Eskişehirli arabacı Selim:
‘- Nafiledir Alaman’ın encamı’, diyordu,
‘nasıl olsa bir yerde devrilip kalacak.
Eli bıçaklı, vuran kıran adamın sonu
      Ya köpek ölümüdür, ya pezevenklik
                 Yahut da mahalle bekçiliği’.
İtiraz etti Sarı Seyfettin

            (Çerkez köyünün muhtarı):
‘- Bilemem Alamanları
Ama vurucu olan pezevenk olmaz’.
Arabacı Selim haykırdı adeta:
‘- Beter olur’. (1)
...
Sarı Seyfettin (Durmaz), tek kızı olan Yüksel Durmaz’ın (Elbir) ve torunları Dilber Turan ve Rakım Elbir’in anlatımlarına göre 1940’lı yılların başında ormancılıkla ilgili bir sorun nedeniyle içeri girer. Bursa Cezaevi’nde Nâzım’la kalır ve yağlıboya tablonun sağ alt köşesindeki tarihten de anlaşılacağı gibi 1942 yılında Nâzım’a portresini yaptırır.
Sarı Seyfettin’in kızı ve torunlarının anlatımına göre Nâzım, Seyfettin’in portresini yapmadan önce şöyle demiş: “Senin resmini yapacağım ve bu senin elinde ölümsüz bir eser olarak kalacak”.
1911 doğumlu olan Sarı Seyfettin 1974 yılında vefat eder. Vefatından kısa bir süre önce o, Nâzım’dan duyduğu bu sözleri ikinci eşi olan Fehime’ye söyler. İkinci eşi Fehime’nin ölümüyle birlikte bu, gün ışığına çıkmamış yağlıboya tablo yeniden Yüksel Durmaz’da (Elbir) kalır.
Ünlü ozanımız Nâzım Hikmet’in tuval üzerine yağlıboya ile yaptığı ve onun imzasını taşıyan tablo Bursa’da Sarı Seyfettin’in kızı ve torunlarının elinde. Kendileriyle geçtiğimiz günlerde görüşme olanağı bulduğum bu güzel insanlar, tabloya canları gibi bakıyor ve ne kadar değerli bir eserin sahibi olduklarının gururunu ve bilincini yaşıyorlar.
Fazla söze gerek yok... Mimarî yönden tek benzeri İstanbul Erkek Lisesi olan, Nâzım Hikmet, Orhan Kemal, İbrahim Balaban gibi aydınlarımızın, sanatçılarımızın ve Deniz Gezmiş gibi bir döneme damgasını vuran gençlik önderinin hapis yattığı Bursa Cezaevi yıkılmayıp bir müzeye çevrilseydi kim ne kaybederdi?
Bunun için hâlâ geç değil. Bursa’da Nâzım Hikmet adına bir müze olması, onun bilinmeyen birçok eserini ortaya çıkaracaktır...

GÜNEY ÖZKILINÇ:  Bursa Yazın ve Sanat Derneği üyesi

1. Memleketimden İnsan Manzaraları, Nâzım Hikmet, Sayfa: 46

Nâzım’ın bilinmeyen tablosu!

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
Alşah Blog'larına Ara...

• 28/9/2008 - İran tarihi derslerle dolu / 3

Kategori: Inceleme

İran tarihi derslerle dolu / 3

Yazının en başında kesişen kümelere benzettiğim İran ve Türkiye'nin farklı olan yönlerini çok iyi bilmek gerektiğini yazmıştık. Bunlardan birisi olan Şiilik, temeli dine dayanan ancak gelenek/ yaşam/ siyaset biçimi haline gelmiş bir olgu İran tarihinde. Şiiliği anlamadan İran'ı anlamak çok zor.

Gül Atmaca

Cumhuriyet / Yazı Dizisi-

Din uleması laikliğe en büyük engeldi

"Şia" terimi "takipçiler" veya "izdeşler" anlamına gelen bir Arapça kelimeden gelmektedir. Şiilik ise Hz. Ali taraftarlığı demektir. Şii mezhebinin nasıl doğduğunu kısaca anlatmak gerekirse;

Hz. Muhammet 'in vasiyetine rağmen, vefatından hemen sonra kimin halife olacağı kavgası başlar. Önce Ebu Bekir halife seçilir, ondan sonra sırasıyla Ömer, Osman ve Ali gelir. Son üçünün ortak özelliği siyasi suikasta kurban gitmeleri.

Emevi Hanedanı'nın ilk hükümdarı Muaviye , 657 yılında Hz. Ali'ye isyan ederek onunla savaşır. Muaviye, Hz. Ali'nin 661 yılında bir Harici'nin suikastıyla şehit edilmesinden sonra zor kullanarak İslam devletini ele geçirir. Kendisinden sonra halifenin seçimle iş başına getirilmesini kabul etse de ölmeden önce oğlu Yezit 'i halife seçtirir (680). Dönemin ileri gelenleri bu duruma itiraz ederler. Özellikle, Peygamberin torunu Hüseyin , Yezit'in halifeliğini kabul etmez. Yezit ile savaşmaya giden Hz. Hüseyin, 10 Ekim 680 tarihinde, Irak'ta; bugün Kerbela kentinin bulunduğu yerde şehit edilir. Başı kesilen Hüseyin'in vücudunda 33 mızrak, 34 kılıç yarası vardır. Yandaşları, çölde susuz can verirler. Onları Yezit'e karşı savaşması için çağıranlar da yardımlarına gelmemiştir. İşte, hilafetin Hz. Ali'ye sonra da çocuklarına geçmesi gerektiğini ileri sürmeye dayalı siyasi bir taraftarlık olan Şiilik, Hz. Hüseyin'in şehit edilmesinden sonra zümreleşmeye başlar.  

Hz. Hüseyin'in Kerbela'da barbarca şehit edilmesi "Siyasi otoriteyi meşru saymama (Emevi hâkimiyetini kabul etmemek)" ve "Haksızlığa, zulme isyan (Halifelik Hz. Ali'nin hakkıydı ve çocuklarına geçmeliydi)" kültürüne bir de "matem" ve "acı çekme" kültürü ekler. Şehitlik 'kült' haline gelir. Siyah renk simgeleşir.

Örneğin, Humeyni, "...bir müstekbirler İslamiyeti (egemen sınıfların İslamiyeti) vardır, bir de mustazaflar İslamiyeti (ezilenlerin İslamiyeti) vardır..." diyordu. İran devriminin en önemli sloganlarından biri olan "mustazaflar" (ezilenler) çağrısı, böylece Şii İran halkında 14 asırdır sürüp gelen bir duyguyu harekete geçirmişti.

Hz. Hüseyin'e ağıt yakarken

İran'da yas ayı olan Muharrem'in en önemli günleri olan Tasua ve Aşura'da da Tahran'daydım (18-19 Ocak 2008). Sokaktaki törenleri izledim. Başkentin hemen hemen her sokağında binalara yası ifade eden siyah bayrak ve pankartlar asılmıştı. İki sıra olmuş, genç yaşlı erkekler hatta çocuklar, aralarında çalan büyük davullar ve güzel bir erkek sesinin Hz. Hüseyin'e ağlamaklı yaktığı ağıtlar eşliğinde sembolik zincirlerle dövünüyorlardı. Kadınlar ise kenarda onları izliyorlardı. Gözyaşlarını tutamayan çok kişi vardı. Törenlerin bir özelliği zengin-fakir, eğitimli eğitimsiz herkesin dövünenler ya da seyirciler arasında olması. Hemen hemen her sokaktan farklı gruplar bu töreni gerçekleştiriyorlar.

Grupların önünde ise Kerbela'da savaşan ordunun en önündeki gibi tunçtan yapılmış, çeşitli işlemeler, örtüler ve tüylerle süslenmiş "alem" taşınıyor. Burada, çok büyük ve ağır olan alemi tek kişinin taşımaya çalışması ise yine "acı çekme" kültürünün bir parçası. Kadınlar ve genç kızlar ise kenarda durup seyrediyorlar törenleri. Bu arada, sembolik zincirlerle "dövünenler" arasındaki delikanlıların saç stilleri (Tahran'da punk modası yaygın!) ve son moda şıklıkları dikkatimi çekiyor. Bu törenlerin aynı zamanda genç kız ve delikanlıların tanışma yeri olduğunu öğreniyorum. Gençler kendi aralarında bu törenlere "Hussein Party" adını vermişler. Tasua ve Hz. Hüseyin'in Kerbela'da şehit edildiği gün olan Aşura boyunca Tahran'ın her tarafında "ihsan" adı verilen içecek ve yiyecekler dağıtılıyor. Aşura dedikleri ise bizim aşuremizden farklı, kurban eti katılan bir aş. Tahran'da muharrem ayı boyunca camilerde ya da mahalle aralarına kurulan çadırlarda Hz. Hüseyin'e ağıt yakılıyordu.

Bu arada, kanlı törenlerin sadece belirli yerlerde yapıldığını, bahsettiğim törenlerin daha çok sembolik olduğunu bir kez daha belirtmek istiyorum. Törenler sırasında sağ elin kalbe doğru götürüldüğü bir bölüm var ki bu da Hz. Hüseyin'e kalpten olan bağlılığın, sevginin sembolü.

Mollalar gücünü nereden alıyor?

İran ile ilgili klişelerden birisi de mollaların İslam devrimi ile birlikte sahneye çıkmış olması. Oysa onlar Şiilik doğduğundan bu yana varlar ve siyasetin içindeler. Peki, mollalar gücünü nereden alıyor?

* Şiilikte, Sünni mezhebinden farklı olarak, Allah´ın insanlığa rehberlik edecek belirli liderler atadığına inanılıyor .

* Şiilerde iktidar inanç meselesidir ve meşru siyasi lider aynı zamanda ruhani liderliği de elinde bulunduran Hz. Ali ve soyundan gelen imamlara aittir.

* Küçük yaşta gaip (saklı) olan 12. İmam'ın ölmediğine ve halen hayatta olup kurtarıcı (mehdi) olarak tekrar geri döneceğine inanırlar.

* Şiilerin on ikinci imam gelene kadar din adamları ve ruhaniler imam vekili olarak görev yapabileceklerdir.

* Sünni doktrininde itaat edilmesi emredilen halife, padişah ve devlettir. Örneğin Osmanlı'da din kurumu devlet otoritesine bağlıydı. Yani ulema hiçbir zaman devletin karşısına rakip olacak güçte olmamıştı. Şii doktrininde ise itaat edilmesi gereken Hz. Ali ile onun soyundan gelen "12 İmam" ve şimdi onları temsil eden "ayetullah"l ardır. Şii toplumları bu yüzden din adamlarının etrafında örgütlüdür.

* Şii ulema Osmanlı'daki ulemayla kıyaslandığında ruhani otorite olarak daha etkin ve örgütlüydü. Osmanlı ulemasından farklı olarak, tasavvufi tarikatların rekabetine izin vermemekteydi. Ayrıca, gerek gördüğünde siyasi otoritenin meşruiyetini sorgulamakta, toplumun gerçek liderinin siyasi otoriteler değil, dini otoriteler olduğunu ileri sürmekteydi.

Şah neden başaramadı?

Atatürk 'ün izinden giderek İran'da laik bir cumhuriyet kurmak isteyen Rıza Şah Pehlevi bunu neden başaramadı sorusunun yanıtı da yukarıdaki açıklamalarda yatıyor. Yani Şii ulemanın gücü, laik bir cumhuriyet kurulmasının önündeki en büyük engellerden birisiydi. Şah, 1924 yılının başında harbiye nazırlığı ve başbakanlık görevleri sırasında ulemanın kudreti ve halk arasındaki itibarını daha iyi anlamaya başlamıştı. Çeşitli kentlerde (Tahran, Meşhed, İsfahan ve Kum'da) mollaların önayak olduğu gösteriler oldu. Şah, desteklerini kazanmak ya da en azından tepkilerini çekmemek için uzlaşma yoluna gitti. Tahta çıktıktan sonra da ulemaya bazı ayrıcalıklar tanımak zorunda kaldı. Reformlar yapmak için on yıl bekledi.

Vergiler Doğrudan Ulemaya

Şii ulemanın gücünün bir başka kaynağı zekât ve fitreleri doğrudan toplamaları ve dağıtmalarıydı. Esnaf, vergilerini doğrudan ulemaya ödüyordu ve tarihi birliğinden dolayı her zaman onların arkasından yürüyordu. Yani, Şii ulemanın ekonomik ve sosyal gücü, Sünni ulemayla kıyaslandığında kat kat yüksekti. Mollaların hem vakıf hem de kişisel mal varlıkları vardı.

Humeyni'nin 'velayet-i fakih' çözümü

İran'da Dini Konsey, 1969'a kadar "Mehdiyi bekleyelim mi, beklemeyelim mi?" diye tartışıp dururken Humeyni "velayet-i fakih" teorisini ortaya atıyor. Buna göre, uzun yıllar ancak mehdiyle gerçekleştirileceğine inanılan İslami idare için, mehdiyi beklemeye gerek yoktur, bu, yetkili bir fakih (İslam hukukçusu/bilgini) tarafından da gerçekleştirilebilir. Yani, Humeyni fakihlerin doğrudan yönetim tesis etme görevinin bulunduğunu (velayet-i fakih) söyleyip bunu pratiğe dönüştürdü. Baba tarafı, 18. yüzyılda Hindistan'a yerleşmiş olan ve soyu Yedinci İmam Musa el Kazım 'a dayandığı iddia edilen Humeyni böylelikle "mehdi vekili" olarak kabul edildi ve halk üzerindeki gücünü buna dayandırdı.

Bu arada, Humeyni'nin "velayet-i fakih" teorisine Şii dünyasından karşı çıkanlar olduğunu belirtelim. Örneğin, bazı Şiiler on ikinci imam hayatta olduğuna ve günün birinde döneceğine göre ona ait olan 'devlet yönetimi' ne vekil tayin edilmesinin doğru olmadığını savunuyorlar. Irak Şiilerinin büyük çoğunluğu tarafından ruhani lider olarak kabul edilen Ayetullah Sistani de dahil olmak üzere bu ülkedeki Şiilerin büyük kısmı "velayet-i fakih" teorisini kabul etmiyorlar.

Kökeni Zerdüştlükte

Şiilikteki mehdi, Hıristiyanlıktaki mesih inancının kökenini dünyanın en eski tektanrılı dinlerinden birisi olan (MÖ 6. yy.) ve İran'da doğmuş olan Zerdüştlükte bulmak mümkün. Sadece mehdi inanışı değil, peygambere vahiy gelmesi, bakire bir anneden doğma, ahiret, cennet-cehennem, günde beş vakit ibadet Zerdüştlükte var. Günümüzde Zerdüştlüğe bugün dünya çapında inananların sayısının 250 bin civarında olduğu tahmin ediliyor. İran'daki Zerdüştler ise çoğunlukla Yezd ve İsfahan'da yaşıyor. İbadete açık en büyük mabetleri Yezd kentinde. Sayıları ise 150 bin civarında.  

Zerdüşt (Mecusilik ya da yerel dilde Mazdayasna) inancına göre varoluş, kıyamete kadar toplamı on iki bin yıl olan dört dönemden oluşmuştur. Dördüncü devre, ölülerin dirilişi ve son yargılama ile bitecek olan dönemdir. Bu dönemde İran Messianizmi (Mehdilik) söz konusudur. Bu dönemin ilk bin yılın başlangıcında temiz bir bakireden Zerdüşt doğacak. Zerdüştlüğün kutsal kitabı Avesta'da Zerdüşt'ten peygamber diye bahsedilir. Zerdüşt'ten sonra dünyanın genel ahlak durumu kötüleşecektir. Nihayet, Zerdüşt'ten sonra ikinci binyılda, yine Zerdüşt'ün soyundan bir peygamber gelecek ve bu durum üçüncü binyılda tekrar edecektir. Ancak üçüncü binyılda gelen tebliğcinin ismi Saoşyant olacak ve o dünyaya hâkim olarak yeryüzünü şer kuvvetlerden temizleyecek, Zerdüşt'ün tebliğini yenileyecek, dünya Zerdüşt'e inananlarla dolacaktır. Bin yılın sonunda ise o, hâkimiyeti Ahura Mazda 'ya ( Yüce İyilik Tanrısı ) teslim edecek ve bu şekilde dünya son bulacaktır.   

Dünyayı kim kurtaracak?

İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad , 2006'da Şiilerin 12. imamı Mehdi'nin doğum günü dolayısıyla düzenlenen "Uluslararası Mehdi İnancı Doktrini" başlıklı konferansta yaptığı konuşmada, "İmam Mehdi bugün kayıptır. Ama bu kaybolma döneminde de hem imamlığını yapıyor hem de toplumu yönetiyor. Şu anda İmam Mehdi'nin lütfundan mahrumuz. Bu dönemde sadece İmam'ı beklemek yeterli değil. Onu tanımak için ona tabi olmak ve onunla ruhsal bir irtibat kurmak, İmam'a ve onun devletine kavuşmak için koşmak gerekiyor. Gerçek bir bekleyici, İmam'a doğru ve ona ulaşmak için hareket eden kişidir. İmam'ın gelmesi ve adaleti tesis etmesi için dua etmeliyiz" diyordu.

Ahmedinejad Mehdi'yi beklerken Bush boş durur mu? O da dünyayı, özellikle de Ortadoğu'yu kıyamete ve ondan sonra gelecek Mesih'e hazırlıyor. Bush, 9 Ocak 2008'de başladığı ve milyon dolarlık silah anlaşmaları yaptığı bir dokuz günlük Ortadoğu gezisi sırasında, İran'ın terörü destekleyen ülkelerin başında geldiğini ileri sürdü yine.

Yazının sonunu bağlarken, bize akıl ve sağduyunun hâkim olduğu bir dünyada yaşamayı ve asıl kurtarıcının insanlığın kendisinde ve vicdanında olduğunun anlaşılmasını dilemekten başka bir şey kalmıyor.

22 Ağustos 2008
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

Kültür, Sanat, Edebiyat, Eğitim...

Son yazılar

KAPI KOMŞUMUZ BU KUŞLAR
Arşiv 2006 AlsahBlog/UmudaYolculuk
70 binden fazla kitap
Yeşim Ustaoğlu filmini anlatıyor
Nâzım’ın bilinmeyen tablosu!
İran tarihi derslerle dolu / 3
''Dilim Çığlık, Islık Dili Olsaymış Keşke…''Metin AYDIN
Karikatür ve Mizah Dünyası
ATATÜRK'ÜN ÖĞRETMENE BAKIŞ AÇISI VE GÜNÜMÜZDE DURUM
Yolu Bülent Ecevit'ten geçen anılar
“YEDİ İKLİM DÖRT MEVSİM- TÜRKİYE DESTANI” HAKKINDA ARİFE KALENDER İLE SÖYLEŞİ / KADİR İNCESU
Osmanlı Edebiyatı ve Kuramsal Yaklaşımlar Üzerine / Mehmet Kalpaklı
Bir Doğa Yazısı / Bekir Coşkun
Üç yolculu bir yol ve belirsizliğin belirgin hüznü : yolculuklar
Dursun Akçam Öykü Yarışması 2007
Attilâ İlhan Şiir Yarışması: İlk üçte altı isim var
Ümit Kaftancıoğlu Ödülleri Açıklandı
Ellinci yıl anısına Rıfat İlgaz'a mektup
Ninni
Seni Seviyorum
Ben Senden Önce Ölmek İsterim
Orhan Pamuk Nobel alırsa ne olur?
Nezihe Muhiddin Hanım
Tutkunluk
"'Bu lüferler AB'ye girer!'

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Blog RSS
Seçim Kütükleri İçin Seçmen Sorgulama
Orhan Kemal Sitesi
T.C Emekli Sandığı
Yeni Edebiyat
Sinemalarda Film Ara
Şiirler...
Zeynep Oral- Esintiler
Roman Yazıları
Bia.Net
En Güzel Atatürk Şiirleri
Radikal- Kitap
Yeniden Kastamonu Net
T.C Kimlik Sorgulama
Güncel Türkçe Sözlük
Google'de Ara
Gazeteler
Günlük Gazetelerin ilk Sayfaları
Öyküler...
Türk Dili Dergisi Arşivi
YazınSanatı
Yedinci Sanat

Kategoriler

  • Ali ŞAHİN (Alsah) Yazilari
  • Ani
  • Beslanme- Diyet- Saglik
  • Deneme
  • Dergi
  • Duyuru
  • Edebiyat Arastirmalari
  • Edebiyattan Sinemaya
  • Festival-Senlik
  • Fikra
  • Foto Album
  • Gezi- Festival- Senlik
  • Haber
  • Inceleme
  • Kitap
  • Kitap Ozetleri
  • Kitap Tanitma
  • Koseyazisi
  • Makale
  • Oyku
  • Oyku Inceleme
  • Roman Inceleme
  • Siir
  • Siir Inceleme-Yorumlama
  • Siir Tahlilleri
  • Sinema
  • Site
  • Arkadaşlar

    yedincisanat
    kastamonuluyuz
    yeniedebiyat
    romanyazilari
    siirlersairler
    Guldeste
    alisahin37
    esevcanca
    gulcanca
    Hasan37
    oykuleroykuculer
    kastamonunet
    karsittez
    kastamonum
    muzaffererdem
    SariYazma
    senpazarli
    susam
    erginbay
    HandanGokcek2
    passions00
    sahinsah
    sinemaoyun
    emeginsanati
    sophia
    guncelhaber
    ilk100blog
    BenimEserlerim
    AlsahIndex
    YeniGuneTurku
    Aykiz
    ayseliden
    edakeskin
    gazikemal
    aysunsay
    cocukca
    aylinkircali
    fatoscb
    berrinsulari
    begonya35
    ANDAY
    gorseldil
    canandansiirler
    derlemeler
    dertligarip
    eyferu
    geda
    huznunyuzueylul
    saraykoy
    maviumutuzakmavi
    cic
    incesan
    taskopruimamhatip
    mehmettturkmen
    unutanlara
    Mansur
    nurBOZKURT
    vatan15
    AlsahBloglariIndeksi
    AlsahBloglariIndexi
    AlsahBloklariIndeksi
    AlsahBloklariIndexim
    alsah
    AlsahBloklariIndexi
    cideli
    ogretmenliseliler
    sevilla
    tulaybilgin
    yorumsizin
    sudemle
    sudemle1
    sudemle2
    sudemle3
    gulcanla
    atamla
    ReSANLI
    filbahar
    kyksanalavm
    ajitasyonbaharlar
    SerkanEngin
    AlsahAliSahin
    GuneseKarsiYurumek
    horseracing
    siberdevlet
    ustalardansiirler
    beyonceresimleri
    fiberoptikci
    philton
    teknikpcdersleri
    sbullock
    kesintisizguckaynagi
    webmasterkaynaklari
    AliSahinAlsah
    AlsahBlog
    aalsah
    http://alsahblog.blogcu.com/ Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:16
    Son Sayfa | Sonraki Sayfa