“YEDİ İKLİM DÖRT MEVSİM- TÜRKİYE DESTANI” HAKKINDA ARİFE KALENDER İLE SÖYLEŞİ / KADİR İNCESU
“
KADİR İNCESU
Arguvanlı şair
Kadir İncesu:“Şiir Irmakları”nı inceleme, araştırma olarak ayrı tutarsak, “
A.Kalender: Bu bir destan, Türkiye Destanı… Deli Bal’ın sonunda “Ağrı Istanbul’a benzer” adlı bir bölüm var. Burada, doğudan batıya süren “göç olgusunu” destansı bir dil kullanarak numaralı şiirler halinde yazmıştım. Her kitaptaki en son çalışma, bir sonraki izleği
gösterirmiş ya, benimki de öyle oldu. “Ağrı İstanbul’a Benzer” de edindiğim söylem ve düşündüğüm içerik, beni üç yıl süren uzun ve çetin bir destan yazımına götürdü. Türkiye’nin yedi bölgesini kent kent, dağ, ova, nehir dolaştım. Öğrendiklerimle şaşırıp heyecanlanırken, şiir birikimimin yardımıyla, söyleyeceklerimi öğretme isteminden, hikayeden ayırdım. Şiiri,
tuzak ve düşmanlarından kaçırmaya çalıştım. Her ne kadar hikâyelerden, masallardan, mitlerden yararlansam da genel doku şiir oldu. Şiir zemini üstüne görüntüleri, anlatıları, her türlü veriyi yerleştirdim.
Yazının tüm dallarında gezinirken, şiiri hep görünür kılma çabası, gerçekten yorucuydu.
Hem zaman açısından, hem emek açısından öteki kitaplarımın çok üstünde bir çalışma. Kendine özgü bir kurgusu olduğu için de farklı…
Kadir İncesu: Niye destan?.. Yazmak zor ve kaygı vericiydi dediniz. Sizi bu çalışmaya iten neydi?...
A.Kalender: Birçok neden sayılabilir… Son yıllarda şiirin genel görüntüsü, bu ülke çocukları
nın Türkiye tarihine, coğrafyasına, kültürüne yabancılaştırılması, özgürlük için yapılmış savaş
ların unutturulmaya çalışılması, dil ve din öğeleriyle insanların birbirine düşürülmesi v.b… Düşünsel olarak, şiire sığmayanlarla öyküye yaklaşanları destanda buluşturdum.
Özellikle son on yılın şiirine bakarken; insanın, doğanın, giderek toplumun yok sayılması,
bireyin, yalnızca kendisinin anlayacağı bir mırıltıyla yazdıklarının şiir olarak sunulması, okuyan tarafından anlaşılmayan şiirde gizemli bir bilgelik aranması, yapaylığın en hakiki gerçekmiş gibi gösterilmesi, yani yaşamın her alanında var olan aldatma ve yönlendirmeler beni
Dil ve inanç kirliliği yaşadığımız şu günlerde unutturulmak istenen çoğu şeyleri yeniden anımsatmak, Kızılırmak’ın, Tuzgölü’nün, Yüksekova’nın yerini çocuklara göstermek, Yunus’u, Pir Sultan’ı, Hacı Bektaş’ı, Mevlana’yı hatta Mahsuni ve Neşet Ertaş’ı anarak Türkçe’nin yardımıyla hoşgörü ırmaklarının, sevgi sellerinin çağlayışını duyumsatmak yazma nedenlerimden bazıları…
“Küreselleşme” bazılarınca, hazır ve hızlı bilgilenme diye şirinleştirilerek söylense de, özünde bir çok şeyi unutturarak, yerine emperyalizmin kendi verilerini dayatma sistemidir.
Yirmiye yakın kaynaktan yararlanarak bu destanı yazarken, kendim bile unuttuklarıma şaşırdım. Yaşadığım ülkeye ne denli yabancı kaldığımı duyumsadım… Çıkış noktam bir savaştı belki, yel değirmenleriyle bir savaş… Bazılarına göre gereksiz bir çaba… Ziyan …
Bu ziyanda bir yarar görmeseydim yazmazdım…
Kadir İncesu: Yirmiye yakın kaynak dediniz. Kitabınız bir çok özelliği ile belgesel tadı veriyor. Ülkemiz coğrafyasının 1923’e kadar olan yaşam biçimini, gerçekle masal arası bir dil kullanarak vermişsiniz…Yer yer konuya ve toprağına uygun olarak türkülerden, manilerden de yararlanmışsınız. Hep dinlediğimiz ve çoğunlukla da sonu kanlı biten, ayrı dinlerin-dillerin
kavuşamayan aşkları birer kısa film gibi destan aralarında verilmiş. Sanırım bu öyküler, arada
da bir masallar, bazı türkü denemeleri de size ait… Böyle baktığımızda şiir ağırlıkta olmak üzere, bu kitapta
aralarda öykü veya düzyazıya dönmek zorlamadı mı?
A.Kalender: Sevgili Kadir, kitabı baştan sona anlattın sayılır… Evet…”
sim”in ilkin adını koydum, sonra yazdım. Biliyorsun genelde tersi olur. Az önce dediğim gibi
Deli bal’daki “Ağrı Istanbul’a Benzer” bir göç destanı. Onu bitirdikten sonra kendi içimde
“neden tüm Türkiye’yi yazmayayım” gibi bir soru oluşmaya başladı. Günlük yaşamdaki bazı
olumsuzluklar da bu düşünce ve duyuş sürecini hızlandırdı. Dağlarca’nın “Kimi konular yazmadan önce başlar yazarda” dediği gibi, bu da yazmadan bilinç dünyamda oluşumunu tamamladıktan sonra doğdu…
İlk on sayfaya kadar özgün bir dil yakalayarak, ilk türk boylarının Kars yöresinde çadır kurmalarıyla başlayan destan, aynı sesle sürseydi bıktırabilirdi… O sıkıntıyı gidermek için genel insandan küçük insan aşklarını ayırdım, genel korkuları küçük insanlara verdim. Onların çıkmazları ve yaşamları öyküye dönüştü. Bunlar blok halindeki uzun söylemleri renklendirdi. Soluklanma adacıkları oluşturdu. “
cinsten insanlar yaşarken; amaç, tümünde “hayat”tır, hayatı sürdürme çabasıdır. Onu çekici kılan ise ‘aşk’ ve ‘para’dır. Destanın ana izleği bu…
Küçük Asya üstünde genel anlamda yürüyen bir yaşamı vermeye çalışırken istedim ki söz toprağında duyulsun. Doğu’yu verirken: oranın dağı, taşı, yaşam biçimine özgü ayrıntılar, tanınmış bir türkü, oralarda geçen önemli bir tarihi olay, aynı topraklarda yaşamış başka toplumlar, ırkların ve dinlerin savaşları, yağmalanıp talan edilen yaşamlar, “biz” ve “öteki” arasındaki aşklar, dostluklar, kentlerin tarihçeleri, töreler, gelenekler ve hatta beslenme
çeşitleri destanda yer buldu…Tüm bunları yazarken de söylediklerim bir gerçekten yola koyulsun diye atlaslardan, kültür kitaplarından, antoloji ve ansiklopedilerden, yerel derleme lerden yararlandım…Üç yıl süren bir “dip kazı” oldu benim için. Destanla yola çıkarken, kuru bir anlatıcılığa düşmek, öğretiyi ön planda tutan ders verişe yönelmek, söylediğini unutup aynı imgeleri, temayı yineleyerek tıkanıp kalmak, başlangıçtaki söylemin ucunu kaçırıp yeni bir dille devam etmek v.b..en büyük tuzaklarım olurdu…Yazmaktan çok yazacaklarımı bu engellerden korumak kaygısı yorucuydu. Her ne kadar aralarda soluklanmak niyetine deneme
masal, hikaye, diyalog yazımlarından yararlansam da genel olarak şiiri önde tutan
yoğunlaşmaya ayırdığım süre, yazmaya ayırdığım süreden daha fazla oldu.
Kadir İncesu: “Dilde yerel olan, ulusal olan ile birlikte eski sözcükleri de kullandım” diyorsunuz.
Biraz bundan söz edelim mi?
A.Kalender: Doğrusu kitabın arkasına koyduğum sözlük; bugünkü dile, günlük kullanılan dile bakınca daha çok olmalıydı. Çünkü hepimizin bildiği gibi Türkçe hızla kan kaybetmekte. Çocuklarımızın kullandığı sözcük sayısı neredeyse elliyi aşmıyor. Bunun da çoğu onaylama
sözcükleri… Destanda bölge bölge gezerken, tarihinin anlatıldığı yerde, nesne adlarına, gelenek ve inanışa dair sözcüklere de yer verdim. Örneğin “Avanos’ta küpler, testiler” derken
bu sözcükleri bile, büyük kentlerdeki çocukların tanımayacaklarını biliyordum. “Kaftan” çok mu eski bir sözcük? Sanmam… Bu ve benzeri sözcükleri kullanırken hep çekincelerim oldu. Bu kitabı gençler nasıl algılayacak! Bağ ile bostanı, ot ile ağacı birbirinden ayıramayacak denli doğadan, yaşamdan ve dilden uzaklaştırılmış kuşaklara bunu sunmak… Bu delilik değil
de ne…
Kadir İncesu: Sunuda ve kapak yazısında: “
bir şair olarak sorumluluk duygusu ve görev anlayışıyla yazdığınızı mı söylüyorsunuz?
Şairin böyle bir zorunluluğu var mıdır sizce?..
A.Kalender: Bu sorunu Salah Birsel’in “Şiir maydanoz değildir” sözünden yola çıkarak yanıtlamak istiyorum. Az önce beni destan yazmaya iten nedenler üzerinde dururken; görüp yaşadığım olumsuzlukların yazmama neden olduğunu söyledim. Bilindiği gibi sanatta yönelten, “yaz” dedirten nedenler vardır. Benim nedenlerimi de söyledim. Ancak bir koşul
lanmayla, ideolojik savlarla yola çıkmak başka bir şey; imgenin, temanın sanatçıda
özgür ve doğal koşullarda oluşup ürüne dönüşmesi başka bir şey… Bizim gibi gelişimini tamamlayamamış ülkelerde, sanatçının yaşamdaki sorunlara ilgisiz kalması beklenemez. Bu nedenle tüm şiirlerimde insan ve onun halleri belirgindir. Yazma nedenim insana ulaşmaktır.
Gördüğüm, duyumsadığım, algılayıp düşündüğüm şeyleri özgür ve özge bir söyleyişle başkalarıyla paylaşma istemi… Bunu dayatmacı bir anlayışla yapmış olsaydım emir olurdu,
yazdıklarım da görev… Bir yazımda; sanat, sınırların aşıldığı yerde başlar derken, biraz da bunu kastetmiştim. Sanat, görev anlayışı ve sorumluluk duygusuyla yapılmaz, ancak sanat ürününde sanatçının dünyaya ve yaşama bakışı yansır. Ben
bir savla yola çıkarak yazmadım… Neyi, nasıl görmüşsem onu yazdım.
Zorunluluk var mı yok mu?... Bu şairin birey olarak öz yapısıyla ilgili. Irak’ta patlayan
bombalar bazı insanları derinden yaralarken, bazılarının hiç canını acıtmadı. Şairin durduğu yer, baktığı yön, sınıfsal yapısı, kişisel hırs ve hevesleri onun taraftarlığını oluşturur…
Bu yandaşlıkta önemli olan eserdir, ürünün kendisidir. Bizim gibi ülkelerde yaşamın kendisi sanatçıyı yan tutmaya iter çoğu kez… Ülkenin karanlığa sürüklenişine, ulusal değerlerin yitişine, yaşamın çoraklaşmasına, insanların günden güne yabanlaşmasına sessiz kalanlar da
oluyor, kalamayanlar da… Şairin kişi olarak yaşamdaki duruşu, şiirinin ana yapısını belirler.
Tüm zamanlarda bu ayrım var olmuştur, olacaktır…
Ben çevremde ve yaşamda olup bitenlere ilgisiz kalamayan bir şairim. Rahattan çok rahatsızlıkların şiirini yazıyorum. Şiirin, insana en hızlı varan ve onu etkileyen
Kadir İncesu: Sayın Kalender, okuyucularınıza destan bölümlerinden örnekler sunabilseydik iyi
olurdu. Ancak söyleşimizin çok uzayacağı ve yanıt almak istediğim soruların dışarıda kalaca
ğı endişesi beni bundan alıkoydu. “
riyet dönemine kadar getirip orada bıraktınız?, Yeni çalışmalarınız neler?...
A.Kalender: Evet, iyi olurdu. Her hangi bir bölümünden kesitler sunmak da bütünlüğü zedelerdi belki. Bu yüzden ilgi duyanların, tümünü okuması daha iyi olur… Başka bir destan hazırlığım şu an için yok, ama bilinmez ki… Gelir bir konu, otur beni yaz! der…
Cumhuriyet Dönemi’nde bıraktım, çünkü gerek Kurtuluş Savaşı, gerek onun kahraman ları Fazıl Hüsnü gibi, Nazım Hikmet gibi büyük ustalar tarafından baş yapıt özelliğinde yazıldılar. M.Cevdet Anday’ın mitolojik destanı dışında, A.Behramoğlu da,
Şiir çalışmalarım sürüyor. Elimde tamamlanmak üzere olan
Uzun yıllardan beri ara ara yazdığım öykülerim kitaplaşma yolunda… Daha ne olsun…
Kadir İncesu: Desenize yazmak, sizin için yaşamanın kendisi... Sağlığınız yerinde, gücünüz bol olsun diyerek..
* Bu söyleşi
