« Önceki | Sonraki »

7/10/2007

“YEDİ İKLİM DÖRT MEVSİM- TÜRKİYE DESTANI” HAKKINDA ARİFE KALENDER İLE SÖYLEŞİ / KADİR İNCESU

YEDİ İKLİM DÖRT MEVSİM- TÜRKİYE DESTANI”  HAKKINDA

ARİFE KALENDER İLE SÖYLEŞİ

                                                                                                                      KADİR İNCESU

   cay7ibah.jpgArguvanlı şair Arife Kalender’in yeni kitabı üzerine bir söyleşi… 

                                                                                                                                                                                                                                                             

Kadir İncesu:“Şiir Irmakları”nı inceleme, araştırma olarak ayrı tutarsak, “Yedi İklim Dört Mevsim” sekizinci şiir kitabınız. Bunu diğerlerinden ayıran özellikler neler?..

 

A.Kalender: Bu bir destan, Türkiye Destanı… Deli Bal’ın sonunda “Ağrı Istanbul’a benzer” adlı bir bölüm var. Burada, doğudan batıya süren “göç olgusunu” destansı bir dil kullanarak numaralı şiirler halinde yazmıştım. Her kitaptaki en son çalışma, bir sonraki izleği

gösterirmiş ya, benimki de öyle oldu. “Ağrı İstanbul’a Benzer” de edindiğim söylem ve düşündüğüm içerik, beni üç yıl süren uzun ve çetin bir destan yazımına götürdü. Türkiye’nin yedi bölgesini kent kent, dağ, ova, nehir dolaştım. Öğrendiklerimle şaşırıp heyecanlanırken, şiir birikimimin yardımıyla, söyleyeceklerimi öğretme isteminden, hikayeden ayırdım. Şiiri,

tuzak ve düşmanlarından kaçırmaya çalıştım. Her ne kadar hikâyelerden, masallardan, mitlerden yararlansam da genel doku şiir oldu. Şiir zemini üstüne görüntüleri, anlatıları, her türlü veriyi yerleştirdim.

       Yazının tüm dallarında gezinirken, şiiri hep görünür kılma çabası, gerçekten yorucuydu. Bir koca ülkeyi şiire sığdırma, o dille sunma çılgınlığı zaman zaman ürküttü. Yarıda bırakıp kaçmak istediğim çok oldu. Bir de bu tarz destan çalışması bildiğim kadarıyla yok. Varsa da ben bilmiyorum. Bir kişi, bir olay, bir durum, bir zaman değil… Bu toprak üstünde yaşamış kültürler, yitik kimlikler, onlardan sonra gelenler destanlaşırken, aynı yöredeki dağ, göl, dere söze giriyor. İnsanla birlikte her canlının, her nesnenin konuşmasına izin verdim. Doğum her zaman sevindirici, aşk kuşkucu, ölüm acıydı…

        Hem zaman açısından, hem emek açısından öteki kitaplarımın çok üstünde bir çalışma. Kendine özgü bir kurgusu olduğu için de farklı…

 

Kadir İncesu: Niye destan?.. Yazmak zor ve kaygı vericiydi dediniz. Sizi bu çalışmaya iten neydi?...

A.Kalender: Birçok neden sayılabilir… Son yıllarda şiirin genel görüntüsü, bu ülke çocukları

nın Türkiye tarihine, coğrafyasına, kültürüne yabancılaştırılması, özgürlük için yapılmış savaş

ların unutturulmaya çalışılması, dil ve din öğeleriyle insanların birbirine düşürülmesi v.b… Düşünsel olarak, şiire sığmayanlarla öyküye yaklaşanları destanda buluşturdum.

       Özellikle son on yılın şiirine bakarken; insanın, doğanın, giderek toplumun yok sayılması,

bireyin, yalnızca kendisinin anlayacağı bir mırıltıyla yazdıklarının şiir olarak sunulması, okuyan tarafından anlaşılmayan şiirde gizemli bir bilgelik aranması, yapaylığın en hakiki gerçekmiş gibi gösterilmesi, yani yaşamın her alanında var olan aldatma ve yönlendirmeler beni uzun uzun bu ülkeyle ilgili bir şeyler söylemeye itti. Yeniden Fırat’ı, Dicle’yi, Van’ı dinledim. Yeniden Kaçkar’dan, Toros’lardan, Erciyes’ten inen rüzgârlara kulak verdim. Yeniden kil tabletleri yazan insanları düşündüm. Akınlarda, kıyım ve yokluklarda töre ve törenler yaratarak kendisini korumak isteyen insanı düşündüm. Paranın her zamanki saltanatı beni şaşırtmadı…

       Dil ve inanç kirliliği yaşadığımız şu günlerde unutturulmak istenen çoğu şeyleri yeniden anımsatmak, Kızılırmak’ın, Tuzgölü’nün, Yüksekova’nın yerini çocuklara göstermek, Yunus’u, Pir Sultan’ı, Hacı Bektaş’ı, Mevlana’yı hatta Mahsuni ve Neşet Ertaş’ı anarak Türkçe’nin yardımıyla hoşgörü ırmaklarının, sevgi sellerinin çağlayışını duyumsatmak yazma nedenlerimden bazıları…

        “Küreselleşme” bazılarınca, hazır ve hızlı bilgilenme diye şirinleştirilerek söylense de, özünde bir çok şeyi unutturarak, yerine emperyalizmin kendi verilerini dayatma sistemidir.

Yirmiye yakın kaynaktan yararlanarak bu destanı yazarken, kendim bile unuttuklarıma şaşırdım.  Yaşadığım ülkeye ne denli yabancı kaldığımı duyumsadım… Çıkış noktam bir savaştı belki, yel değirmenleriyle bir savaş… Bazılarına göre gereksiz bir çaba… Ziyan …

Bu ziyanda bir yarar görmeseydim yazmazdım…

 

Kadir İncesu: Yirmiye yakın kaynak dediniz. Kitabınız bir çok özelliği ile belgesel tadı veriyor. Ülkemiz coğrafyasının 1923’e kadar olan yaşam biçimini, gerçekle masal arası bir dil kullanarak vermişsiniz…Yer yer konuya ve toprağına uygun olarak türkülerden, manilerden de yararlanmışsınız. Hep dinlediğimiz ve çoğunlukla da sonu kanlı biten, ayrı dinlerin-dillerin

kavuşamayan aşkları birer kısa film gibi destan aralarında verilmiş. Sanırım bu öyküler, arada

da bir masallar, bazı türkü denemeleri de size ait… Böyle baktığımızda şiir ağırlıkta olmak üzere, bu kitapta Arife Kalender kalemini yazının birçok türüne uzatmış... Şiirde yol alırken

aralarda öykü veya düzyazıya dönmek zorlamadı mı?

 

A.Kalender: Sevgili Kadir, kitabı baştan sona anlattın sayılır… Evet…”Yedi İklim Dört Mev

sim”in ilkin adını koydum, sonra yazdım. Biliyorsun genelde tersi olur. Az önce dediğim gibi

Deli bal’daki “Ağrı Istanbul’a Benzer” bir göç destanı. Onu bitirdikten sonra kendi içimde

“neden tüm Türkiye’yi yazmayayım” gibi bir soru oluşmaya başladı. Günlük yaşamdaki bazı

olumsuzluklar da bu düşünce ve duyuş sürecini hızlandırdı. Dağlarca’nın “Kimi konular yazmadan önce başlar yazarda” dediği gibi, bu da yazmadan bilinç dünyamda oluşumunu tamamladıktan sonra doğdu…

       İlk on sayfaya kadar özgün bir dil yakalayarak, ilk türk boylarının Kars yöresinde çadır kurmalarıyla başlayan destan, aynı sesle sürseydi bıktırabilirdi… O sıkıntıyı gidermek için genel insandan küçük insan aşklarını ayırdım, genel korkuları küçük insanlara verdim. Onların çıkmazları ve yaşamları öyküye dönüştü. Bunlar blok halindeki uzun söylemleri renklendirdi. Soluklanma adacıkları oluşturdu. “Yedi İklim Dört Mevsim”de genel bir yaşam ve genel bir ölüm var. Yedi bölgede, tüm zamanlarda binlerce ırktan, inanıştan, renk ve

cinsten insanlar yaşarken; amaç, tümünde “hayat”tır, hayatı sürdürme çabasıdır. Onu çekici kılan ise ‘aşk’ ve ‘para’dır. Destanın ana izleği bu…

        Küçük Asya üstünde genel anlamda yürüyen bir yaşamı vermeye çalışırken istedim ki söz toprağında duyulsun. Doğu’yu verirken: oranın dağı, taşı, yaşam biçimine özgü ayrıntılar, tanınmış bir türkü, oralarda geçen önemli bir tarihi olay, aynı topraklarda yaşamış başka toplumlar, ırkların ve dinlerin savaşları, yağmalanıp talan edilen yaşamlar, “biz” ve “öteki” arasındaki aşklar, dostluklar, kentlerin tarihçeleri, töreler, gelenekler ve hatta beslenme

çeşitleri destanda yer buldu…Tüm bunları yazarken de söylediklerim bir gerçekten yola koyulsun diye atlaslardan, kültür kitaplarından, antoloji ve ansiklopedilerden, yerel derleme lerden yararlandım…Üç yıl süren bir “dip kazı” oldu benim için. Destanla yola çıkarken, kuru bir anlatıcılığa düşmek, öğretiyi ön planda tutan ders verişe yönelmek, söylediğini unutup aynı imgeleri, temayı yineleyerek tıkanıp kalmak, başlangıçtaki söylemin ucunu kaçırıp yeni bir dille devam etmek v.b..en büyük tuzaklarım olurdu…Yazmaktan çok yazacaklarımı bu engellerden korumak kaygısı yorucuydu. Her ne kadar aralarda soluklanmak niyetine deneme

masal, hikaye, diyalog yazımlarından yararlansam da genel olarak şiiri önde tutan bir kitap olması, dilde ve söylemde titizliği gerektiriyordu. Bu yüzden öğrenip, araştırmaya, şiire

yoğunlaşmaya ayırdığım süre, yazmaya ayırdığım süreden daha fazla oldu.

 

Kadir İncesu: “Dilde yerel olan, ulusal olan ile birlikte eski sözcükleri de kullandım” diyorsunuz.

Biraz bundan söz edelim mi?

 

A.Kalender: Doğrusu kitabın arkasına koyduğum sözlük; bugünkü dile, günlük kullanılan dile bakınca daha çok olmalıydı. Çünkü hepimizin bildiği gibi Türkçe hızla kan kaybetmekte. Çocuklarımızın kullandığı sözcük sayısı neredeyse elliyi aşmıyor. Bunun da çoğu onaylama

sözcükleri… Destanda bölge bölge gezerken, tarihinin anlatıldığı yerde, nesne adlarına, gelenek ve inanışa dair sözcüklere de yer verdim. Örneğin “Avanos’ta küpler, testiler” derken       

bu sözcükleri bile, büyük kentlerdeki çocukların tanımayacaklarını biliyordum. “Kaftan” çok mu eski bir sözcük? Sanmam… Bu ve benzeri sözcükleri kullanırken hep çekincelerim oldu. Bu kitabı gençler nasıl algılayacak! Bağ ile bostanı, ot ile ağacı birbirinden ayıramayacak denli doğadan, yaşamdan ve dilden uzaklaştırılmış kuşaklara bunu sunmak… Bu delilik değil

de ne…

 

Kadir İncesu:  Sunuda ve kapak yazısında: “Yedi İklim Dört Mevsim” bu ülkede var olmuş ve olmayı sürdüren bir çok şeyin unutturulmaya çalışılmasına karşı bir isyan…Suyumuza, ekmeğimize, aşımıza, aşkımıza karışan her şeye ve onları yok sayarak yerine naylon değerler sunan, yaşamı yavanlaştıran her olguya bir karşı duruş.” diyorsunuz. Buradan yola çıkarak,

bir şair olarak sorumluluk duygusu ve görev anlayışıyla yazdığınızı mı söylüyorsunuz?

Şairin böyle bir zorunluluğu var mıdır sizce?..

 

A.Kalender: Bu sorunu Salah Birsel’in “Şiir maydanoz değildir” sözünden yola çıkarak yanıtlamak istiyorum. Az önce beni destan yazmaya iten nedenler üzerinde dururken; görüp yaşadığım olumsuzlukların yazmama neden olduğunu söyledim. Bilindiği gibi sanatta yönelten, “yaz” dedirten nedenler vardır. Benim nedenlerimi de söyledim. Ancak bir koşul

lanmayla, ideolojik savlarla yola çıkmak başka bir şey; imgenin, temanın sanatçıda

özgür ve doğal koşullarda oluşup ürüne dönüşmesi başka bir şey… Bizim gibi gelişimini tamamlayamamış ülkelerde, sanatçının yaşamdaki sorunlara ilgisiz kalması beklenemez. Bu nedenle tüm şiirlerimde insan ve onun halleri belirgindir. Yazma nedenim insana ulaşmaktır.

Gördüğüm, duyumsadığım, algılayıp düşündüğüm şeyleri özgür ve özge bir söyleyişle başkalarıyla paylaşma istemi… Bunu dayatmacı bir anlayışla yapmış olsaydım emir olurdu,

yazdıklarım da görev… Bir yazımda; sanat, sınırların aşıldığı yerde başlar derken, biraz da bunu kastetmiştim. Sanat, görev anlayışı ve sorumluluk duygusuyla yapılmaz, ancak sanat ürününde sanatçının dünyaya ve yaşama bakışı yansır. Ben de “Yedi İklim Dört Mevsim”i

bir savla yola çıkarak yazmadım… Neyi, nasıl görmüşsem onu yazdım.

       Zorunluluk var mı yok mu?... Bu şairin birey olarak öz yapısıyla ilgili. Irak’ta patlayan

bombalar bazı insanları derinden yaralarken, bazılarının  hiç canını acıtmadı. Şairin durduğu yer, baktığı yön, sınıfsal yapısı, kişisel hırs ve hevesleri onun taraftarlığını oluşturur…

Bu yandaşlıkta  önemli olan eserdir, ürünün kendisidir. Bizim gibi ülkelerde yaşamın kendisi sanatçıyı yan tutmaya iter çoğu kez… Ülkenin karanlığa sürüklenişine, ulusal değerlerin yitişine, yaşamın çoraklaşmasına, insanların günden güne yabanlaşmasına sessiz kalanlar da

oluyor, kalamayanlar da… Şairin kişi olarak yaşamdaki duruşu, şiirinin ana yapısını belirler.

Tüm zamanlarda bu ayrım var olmuştur, olacaktır… 

        Ben çevremde ve yaşamda olup bitenlere ilgisiz kalamayan bir şairim. Rahattan çok rahatsızlıkların şiirini yazıyorum. Şiirin, insana en hızlı varan ve onu etkileyen bir sanat dalı olduğunu bildiğim halde; onun her koşulda bir kurtarıcı, bir kahraman gibi görülmesine karşıyım. İçeriği ne olursa olsun, hangi gerekçeyle yazılmış olursa olsun, yazılanın şiir olması ilk koşul…

 

Kadir İncesu: Sayın Kalender, okuyucularınıza destan bölümlerinden örnekler sunabilseydik iyi

olurdu. Ancak söyleşimizin çok uzayacağı ve yanıt almak istediğim soruların dışarıda kalaca

ğı endişesi beni bundan alıkoydu. “Yedi İklim Dört Mevsim” dolu dolu bir çalışma. Sizin deyişinizle uzun bir Türkiye yolculuğu…Bu tür çalışmalarınız sürecek mi?, Neden Cumhu

riyet dönemine kadar getirip orada bıraktınız?, Yeni çalışmalarınız neler?...

 

A.Kalender: Evet, iyi olurdu. Her hangi bir bölümünden kesitler sunmak da bütünlüğü zedelerdi belki. Bu yüzden ilgi duyanların, tümünü okuması daha iyi olur… Başka bir destan hazırlığım şu an için yok, ama bilinmez ki… Gelir bir konu, otur beni yaz! der…

       Cumhuriyet Dönemi’nde bıraktım, çünkü gerek Kurtuluş Savaşı, gerek onun kahraman ları Fazıl Hüsnü gibi, Nazım Hikmet gibi büyük ustalar tarafından baş yapıt özelliğinde yazıldılar. M.Cevdet Anday’ın  mitolojik destanı dışında, A.Behramoğlu da, G. Akın da yakın tarihimizin destanını yazdılar. Cumhuriyeti bir bitiş  ya da başlangıç çizgisi olarak düşünme den, Küçük Asya üstünde yaşayan insan soyunun genel görüntüsünü, doğum-üreme-ölüm üçlemesi içinde değerlendirirken, arka fon olarak; yedi bölgenin tarihi, coğrafi özelliklerinden yararlandım. Bu topraklar üstündeki her şey değişirken; ölümün acısıyla, paranın gücü aynı kaldı. İnsana dair özellikler dün de bugün de aynı. Bütün zamanlarda aşkın sonunda hüzün var. “Bizler” ve “onlar” diye ayrılsa da, ayrı dillerde, ayrı tanrılara yalvarsalar da tüm insanlığın özlemi aynı… Barış içinde, karnı tok YAŞAMAK…

       Şiir çalışmalarım sürüyor. Elimde tamamlanmak üzere olan bir çocuk şiirleri dosyası var.

Uzun yıllardan beri ara ara yazdığım öykülerim kitaplaşma yolunda… Daha ne olsun…

 

Kadir İncesu: Desenize yazmak, sizin için yaşamanın kendisi... Sağlığınız yerinde, gücünüz bol olsun diyerek..

 

 

* Bu söyleşi EVRENSEL KÜLTÜR dergisinin Şubat 2007 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

15/9/2007

Osmanlı Edebiyatı ve Kuramsal Yaklaşımlar Üzerine / Mehmet Kalpaklı

Eski Edebiyata
Yeni Yorumlar
Sayı: 107
Temmuz-Ağustos 2007

Osmanlı Edebiyatı ve Kuramsal Yaklaşımlar Üzerine Mehmet Kalpaklı

Hazırlayan: Ahmet Sait Akçay

Osmanlı edebiyatı uzun bir zaman yalnızca fakültelerin Türk dili ve edebiyatı bölümlerinin ilgi alanı olarak kalmış, yapılan akademik çalışmalar da metinlerin yorumlarından çok, nüshalarının tespiti, transkripsiyonu ve kelime listelerinin hazırlanması ile sınırlanmıştır. Edebiyat eleştirisinde en önemli malzeme metnin kendisidir. Bu anlamda, uzun yıllardır yapılagelen ve metinleri yazma kitaplar arasındaki esaretlerinden kurtarıp üzerlerinde araştırmalar yapılmaya hazır hale getiren bu önemli “metin neşri” çabasını takdirle karşılamak gerekir. Metin tenkidi de denilen ve metinlerin yazma nüshalarının karşılaştırmalı olarak değerlendirildiği ve yazarın ya da şairin elinden çıkmış asıl nüshayı (veya ona en yakın metni) ortaya koymayı hedefleyen bu bilimsel uğraş, sanılan ve tahmin edilenin çok ötesinde metodik bir çalışma, araştırma yetisi ve bilgi gerektirir. Osmanlı edebiyat metinlerinin, özellikle Divanların neşri söz konusu olduğunda akla gelen ilk isim Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan’dır. Onun oluşturduğu metin tenkidi metodu öğrencileri tarafından geliştirilip devam ettirilmiştir. Günümüz Türkolojisinin metin neşri metodu, temellerini az çok Ali Nihad Tarlan’ın ortaya koyduğu sistemin bir devamı niteliğindedir. Bununla birlikte, Osmanlı döneminde üretilmiş metinlerin çokluğu ve çeşitliliği, sanki bu metin yayımı faaliyetinin sonunun gelmeyeceği izlenimini vermektedir. Özlemini duyduğumuz, metinler üzerine yapılacak analizler, karşılaştırmalı çalışmalar ve yorumlar adeta metin neşri faaliyetlerinin sona ermesini beklemektedir. Bu yüzden, günümüzde Divan edebiyat araştırmaları maalesef, metinlerin hazırlanması ve neşri safhasında tıkanıp kalmaktadır. Bu metinler üzerine yapılan az sayıdaki çalışmalar da, daha çok metin merkezli eleştiriler olarak, eski şerh geleneğinin devamı niteliğindedir. Osmanlı edebi metinlerinin birbirleriyle olan ilişkilerini ve göndermelerini, kelimelerin anlamlarını ve anlam katmanlarını esas alan bu tahlil metodu, metni yakın okuma, içerden okuma esasına dayanır. Ancak, metinlerin aslında birer bağlamlarının olduğu, her üretilen ve tüketilen metnin güncel, siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik vs. bağlamlarının bulunduğu, dahası metni üreten ile onu okuyarak ya da dinleyerek tüketen kişi/kişilerin bizzat kendileriyle ilgili anlam düzeylerinin var olduğu çoğu kez gözardı edilir.
İşte tam bu noktada, metni açmaktan bahsetmek yerinde olacaktır. Geleneksel yorum metoduna “şerh” yani “açmak” denir. Günümüz kuramlarıyla yapılan da aslında metinleri “açmak”tır. Ya da, daha doğru bir deyişle, metinleri anlamaya giden yeni yolları açmak. Bugün, Osmanlı edebiyatı artık sadece edebiyat çalışmalarının ilgi alanı olmaktan çıkmıştır. Özellikle son yıllarda Osmanlı şiiri ve kültürü üzerine yapılan kuramsal çalışmalar, Osmanlı edebiyatını üniversitelerin eski Türk edebiyatı ana bilim dalı uzmanlarının tekelinden kurtarıp daha geniş bir ilgi alanının merkezine çekmektedir.
Osmanlı’ya dair daha kapsamlı bir bakış için gerekli malzemelerin en önemlileri arasında edebi metinler vardır. İşte, akademik ve kültürel çevrelerde, özellikle son yıllarda artan Osmanlı edebiyatı ve kültürü ilgisinin sebebi burada yatmaktadır.
Karşılaştırmalı edebiyat, kültürel çalışmalar, tarih, antropoloji, edebiyat eleştirisi, siyaset bilimi tarihi, sosyoloji ve felsefe uzmanları da artık Osmanlı edebiyatı ile ilgilenmeye başlamışlardır. Walter G. Andrews’un Osmanlı şiiri çalışmalarına büyük bir açılım getiren, o çok önemli kitabı Şiirin Sesi, Toplumun Şarkısı’nın (İletişim Yayınları, 2000) eski Türk edebiyatı uzmanlarından çok yukarıda sıraladığım alanlarda çalışanlar tarafından ilgi görmesinin asıl sebebi de budur. Nihayet son zamanlarda yapılan (hem bazı Türkologlar hem de alan dışı araştırmacılar tarafından) çalışmalarla Osmanlı edebiyatının kültürel kodları üzerine düşünülmeye ve fikir üretilmeye başlanmıştır. Bu önemli bir gelişme sayesinde bir kuşak önce marjinal sayılan konular ve metinler de gün ışığına çıkmaktadır. Osmanlı kültür ve edebiyatının anlaşılmasında ve yorumlanmasında büyük önem taşıyan bu metinler ve çalışmalar kültürü bir bütün olarak kavrayan yaklaşımlarla daha sahih bir Osmanlı kurgusuna imkân sağlamaktadır.
Günümüzde, Osmanlı edebi metinlerini üretildikleri çağın şartlarında (dönemin edebiyat anlayışı, estetik kuralları, o devrin dünya görüşü vs.) değerlendirebilecek yeterli bilgi birikimine sahip kişiler yok denecek kadar azalmıştır. Dilinin eskiliği ve kapalılığı, beyitlerde ifade edilen anlamdaki çok katmanlılık, kelimeler arası çağrışımların tespitinin zorluğu gibi pek çok sebepten ötürü Divan şiiri metinleri sadece uzmanlarının anlamlandırabileceği bir alan farz edilmektedir. Bununla birlikte, ilk Türkologlar kuşağı ve onların yetiştirdiği günümüz Divan edebiyatı uzmanları, bu metinleri yüzeysel anlamıyla düzyazıya çevirmek, beyitlerde geçen kelimelerin anlamlarını sıralamak, veznini ve edebi sanatlarını göstermek gibi çok basit bir şerh/yorum metodunu kullanmaktan öteye pek geçmemişlerdir. Divan şiiri metinlerinin eleştirisinde Tahir Olgun’un daha 1930’larda uyguladığı şablonu kullanmaktan ileriye gitmeyen, edebiyat kuramlarını sadece Batı edebiyatının malı ve yorum aracı olarak gören bu zihniyetle, kendi içine kapalı, çoğu kez sadece uzmanları tarafından okunan çalışmalar yapmakla, Osmanlı edebiyatının da dünya edebiyatının bir parçası olduğunu anlatmak zordur. Kuramın, edebiyatın içinde üretildiği tarihi ve kültürü doğru yansıtmadığı yolundaki yanlış ve saçma yargıdan vazgeçmemiz ve teorik yaklaşımlardan “işimize geleni”, metnimize uygun gördüğümüzü seçerek Osmanlı edebi metinlerini günümüzün çağdaş okuruna yorumlamamız gerekir. Bu tür yeniden okuma ve teorik temellendirmelerle Osmanlı edebiyatının daha geniş bir perspektif kazanacağı kuşkusuzdur. Böylece bu edebi gelenek de daha kapsamlı ve kavrayıcı bakış açılarıyla ele alınmaya başlanabilir.
Bir metin, yazarının kasdettiğinden bağımsız olarak kendinden önceki metinlere açık ya da kapalı birtakım göndermeler, belli belirsiz alıntılar ve çok çeşitli etkilenmeler ile doludur. Dolayısıyla, hiçbir metnin tek bir anlamı, tek bir doğrusu yoktur. Osmanlı devrinde üretilmiş bir metnin (diyelim bir gazelin) o devrin bir şiir eleştirmeni, bir tezkire yazarı tarafından yorumlanması (mesela 16. yüzyıl tezkire yazarı ve eleştirmeni Âşık Çelebi tarafından) ile bir batılılaşma dönemi aydını, şiir eleştirmeni (diyelim, Namık Kemal) tarafından yorumlanması daha farklı olur. Aynı metnin, Cumhuriyet projesinin önde gelen savunucusu bir edebiyat araştırmacısı (Fuad Köprülü mesela) tarafından yorumlanması çok daha farklı olabilir/olmuştur. Bunun sebebi tek bir metne, farklı kuramsal çerçevelerden (burada kuramsal çerçeve kavramının içinde edebiyat teorisi kadar siyasi yaklaşım da girer) bakıyor olmalarıdır. Aslında, kuram olmadan edebiyat hakkında konuşmak mümkün değildir. Kuram bir metni yorumlarken ayaklarımızın sağlamca yere basmasını sağlar. Burada, kuramsal dilin nasıl olduğu, kaba, kuru bir teorik çerçeveyi okura sunan örneklerin çokluğu yüzünden edebiyat teorisinin suçlanamayacağını da belirtelim. Öte yandan, eleştiri yazılarını kuram şablonundan kurtarmak zorundayız. Öyle ki, günümüz edebiyat eleştirisinde, pek çok edebiyat kuramının birer şablon haline getirilerek uygun olsun olmasın her türlü metne uygulandığına çok sık rastlamaktayız.
Kuram, edebi metni açmak için vardır, içinden çıkılmaz ve anlaşılamaz bir hale getirmek, onu kapatmak için değil. Edebiyat kuramları konusunda pek fikri olmayanların sıkıca sarıldıkları bir konudur, bu anlaşılmazlık meselesi. Nedense bizim edebiyat tarihçilerimiz ve araştırmacılarımız, o çok emek ve zaman harcadıkları klasik eleştiri metodları yanında bir-iki edebiyat kuramı öğrenmeye pek yanaşmazlar. Üstelik günümüzde bu teorik kitapların çoğu Türkçeye çevrilmişken. Aslında, kuram karşıtı edebiyat eleştirmenlerinin bile sonuçta bir kuram üzerinden konuştuğu gerçeği gözardı edilmemeli. Günümüz Divan şiiri uzmanlarının çok sevdikleri ve kullandıkları klasik şerh geleneğinin, Aristo’dan beri kullanılmakta olan hermeneutik (yorumsamacılık) kuramının hemen hemen aynısı olduğunu da ekleyelim.
Aslında kuram, metnin gerçeğini bulmak için bir araç değildir, ona değişik yaklaşımların yolunu gösterir. (Zira, edebi metnin tek bir gerçeği yoktur.) Kuramsal yaklaşımla açılan bu yeni yol, yeni bakışlar, yeni boyutlar, birtakım önyargılardan arınmaya yarayan yeni düşünceler üretmeye yarar.
Bugünün araştırmacıları olarak bizler şanslı sayılırız. Çünkü, bilgisayar teknolojisi emrimizdedir. Bugün biz, eskilerin, metinlerin yorumu için hafızalarından binbir güçlükle bulup çıkardıkları anlamları ve anlam katmanlarını, kelimelerin birbirleriyle olan ilişkilerini bulmak için birkaç düğmeye basıyoruz, sadece. Öte yandan, unutmamamız gereken önemli bir nokta var: incelemek üzere ele aldığımız bu tarihi metinler üretim ve tüketim bağlamlarından neredeyse tamamen soyutlanıp yazma kitapların içine adeta hapsedilmişlerdir. Bir divanda harf sırasına göre dizilmiş gazellerin içinden bir tanesini ele aldığımızı düşünelim. O metnin, o gazelin üreteni olan şair ve tüketeni olan dinleyenlerle/okuyanlarla hiçbir bağı yoktur, artık. Bilemiyoruz, o gazelin hangi şiir meclisinde okunmak için yazıldığını, kimler arasında okunduğunu, nasıl karşılandığını... Şairin, belki de gazelin muhataplarından biri için yaptığı bir imayı, bir göndermeyi asırlar sonra kavramamız, anlamamız olanaksızdır. Artık, bizler, o metnin birincil okuru olamayız. En iyi ihtimalle ikincil okur sayılırız. İşte karşımızda duran bu metinler yığınını bir edebiyat geleneğinin içine oturtabilmek ve bu kapalı metinleri açmak için anahtarlara ihtiyaç duyuyoruz. Bu anahtarlar da metodik yaklaşımlar, kuramsal açılımlardır. Modern çağın bize direttiği kavrayışlarla, Osmanlılar gibi düşünmemiz, onların içinden bir kuram üretmemiz mümkün değildir. Metnin kendi bağlamını bilmemize çoğu kez imkân olmadığına ve sadece o metinler için evrensel bir kuram üretmek olanaksız olduğuna göre, mevcut kuramları orasından burasından bükerek, değiştirerek, gerekirse çarpıtarak, üzerinde çalıştığımız metinlere daha uygun bir okuma aygıtı haline getirmekten başka yolumuz yoktur.
Klasik şerh metodu ile şairinin ne söylediğini bir dereceye kadar anlamak, tahmin etmek mümkün olabilir. Beyit içindeki bilgi, ve hatta bir ölçüde şairin ifade etmeye çalıştığı anlam kavranabilir. Ancak, bir edebiyat metni aynı zamanda bir sanatsal bütünün parçasıdır. Bu metinler büyük bir edebi geleneğin içinde varolmuştur ve o edebi geleneğe yaslanmaktadır. Dolayısıyla, metinlerin şiir sanatındaki ve genel büyük hikâye içindeki yerini, bağlarını, dille ilişkisini ve dahası, benzer metinlerle oluşturduğu bütün bir edebi kanonu görebilmek için kuramsal okumalara ihtiyaç vardır.

Beyitlerin tek tek açıklamasına yönelen günümüz yorum metodu, önce metnin yapısal bir bütün olduğunu sonra da o metnin de içinde yer aldığı edebi geleneğin daha geniş yapısal bütünlüğünü ıskalamaktadır. Bu nedenle, Osmanlı edebiyatı metinlerinin şimdilik birkaç eleştirmenle sınırlı kalan kuramsal okumalarının daha da artmasına şiddetle ihtiyacımız vardır.

Blogcu ile yapıldı