|
ESEN YEL'DEN BİR ÖYKÜ
AYLAKLAR HOLDİNG
____________________________________________________________
Geçtiğimiz yılların devingen günleriydi. Özellikle üniversite kentlerinin tozdan dumandan görünmediği günler. Bombalar, molotof kokteylleri, mitingler, yürüyüşler, aşınmayan yollar.. İlahili tekbirli ulumalı toplantılar. Boykotlar, fuzuli şagiller, coplar.. Coplar ki yiyenin yüreği hoplar.
Böyle günlerde üniversite öğrencilerinin çoğunluğu yan yatar keyfine bakar. Ver elini sinemalar tiyatrolar, eğlence yerleri. İyi hoş ama, sinema tiyatro dediğin, eğlence yeri dediğin para ister. Parası olanlar.. Tamam.. Parası olmayanlar..
Bir gün baktım ki biz de kalabalık bir grup olmuşuz. Dişili erkekli tam on kişi. On kişilik uyuzlar grubu. Her şeytanın günü kantin, Gençlik Parkının çay bahçelerinden biri ya da tabanvayla kent turu. Aramızda denkleştirdiğimiz çay paraları. Zeytin ekmekle geçiştirilen öğle yemekleri. Yoksulluğumuza, uyuzluğumuza bakmadan attığımız kahkahalar..
Böyle neşeli günlerimizden biri. Sağla solla ilgimiz yok. Kıyısından köşesinden isteksiz isteksiz ders çalışmaların dışında işimiz de yok. Aylak aylak dolaşıyoruz. Havamızdan da geçilmiyor. Büyük mağazalara, büyük büyük mağazalara, büyük büyük büyük mağazalara girip çıkıyoruz.
Yine bir mağazaya girdik, giysilere bakıyoruz. Ceren, kız arkadaşım, marka bir külot beğendi. Parası olmadığını biliyorum. Parayı ben ödeyeceğim de.. Ceren.. Külotu evirip çeviriyor. Çok renkli bir kadın külotu. Siyah, mor, sarı.. Ben de kara kara mor mor sarı sarı düşünmeye başlıyorum. Öteki arkadaşlar az ilerde başka giysilere bakıyorlar. Onlardan yardım istesem.. Onların ilacı olsa..
Benim düşüncelerim birkaç saniye arayla sarı sarı kara kara mor mor oluyor. Sonra kara sarı mor kara mor sarı.. Derken renkler birden parlıyor gözümde.
Tezgahtar kız, Ceren'in elinden külotu alıp paket yaptı. Renkler parlak devinimsiz. Sonra.. Sonra kasadan bir tomar para alıp saydı saydı saydı. Paketle birlikte Ceren'in önüne itti paraları. Kasanın yakınlarında bizden başka kimse yok. Benim ışıklar ramp ışıklarına dönünce uzanıp aldım tezgahtakileri. Ve de Ceren’in kolundan çekip sürükledim dışarıya. Diğer arkadaşlar da çıktılar arkamızdan.
Mağazadan epeyce uzaklaşınca durumu anlattım herkese. Ağızlarımız kulaklarımızın epeyce gerisinde.. O anda solcu çocukların sık yineledikleri bir söz yankılanmaya başladı beynimde..
"Lider eylem içinde ortaya çıkar."
Ortam tam kıvamındaydı. Koşullar mayalanmıştı. Arkadaşlar benden bir mucize bekler gibiydiler. Dönüp duruyorlardı çevremde. Kişiliğim büyülü bir dünyanın eşiğinden adım atmak üzereydi. Böyle durumlarda zamanlamanın önemini çok güzel vurgulamıştı İlyiç:
"Ne bir dakika önce ne bir dakika sonra.."
"Yürüyün," dedim. Yürüdüler arkamdan. Kız arkadaşım bile daha bir adam yerine koymaya başladı beni. Tamamdı. Büyü tutmuştu, sürgün veriyordu.
Az sonra kentin en lüks lokantalarından birindeydik. Günlerdir belki de aylardır doğru dürüst bir şey girmemişti midelerimize. En sevdiğimiz yemeklere şefin speyşıllarını da ekleyerek.. Doydukça neşemiz artıyordu. Tok karnına gülmenin tadı bir başka oluyor.
Kimlik belgelerimizde doğum yerlerimiz, doğum tarihlerimiz yazılıdır hani. Ayaklar Holding'in kimlik belgesindeki doğum yeri de o gün karnımızın doyduğu lokanta. Doğum tarihi de o tarih..
Karnımız doydukça beynimiz de iyi çalışıyor. İşte bu doymaya geçiş noktasını yakaladım. Ne bir dakika önce ne bir dakika sonra.. Bu kıvamlı ortamın, mayalanmış koşulların zekice bir değerlendirmesini yaptım. Abartmadan, inandırıcı.. Gibi yani.. Tüm gözler bana çevrildiğine göre.. Alnımdaki ışığı, mucize ışığını, görmüş olmalıydılar. İlk harcı koymuştum temele..
"Haydi bakalım," dedim. "Sıra sizde. Ortaklığımızın temellerinin sağlam olması için demokrasi harcının iyi karılması gerektiği konusunda düşüncelerinizle katkılarda bulunarak özgür girişim vesairesini vesairesini.." "Hop hop, kendine gel," dedi Ayla. Bu para üç günde biter. Hemen havaya girmeyelim."
Biraz fazla ileri gittiğimi algılamak üzereydim ki..
"Bitmez!"
Bir başka kız arkadaştı hanımağa üslubuyla konuşan. Leyla çevresini iyice inceledikten sonra çantasını yarı açıp içindekileri bize gösterdi. İki kaşık, iki çatal, iki bıçak, yine metal grubundan bir tuzluk, biberlik, karabiberlik, kürdanlık, peçetelik..
Tam gözlerimizde şaşkınlık belirtileri çimlenmeye başlamıştı.. Bir başka kız arkadaş yarım heybe büyüklüğündeki kilim desenli çantasını yarı araladı.. İki Kütahya Porselen servis tabağı, iki yemek tabağı, yine iki adet Kütahya Porselen çorba kasesi.. Büyükçe bir porselen salata servis tabağı.. Porselen grubundan tuzluk, biberlik, karabiberlik, kürdanlık, çok özel bir hardal kabı..
Erkek arkadaşlara bir göz attım kaçamak. Yüzlerinde mor benekler belirmeye başlamıştı bile.. Demeye kalmadan.. Bedri.. Çok yetenekli bir erkek arkadaş, ilerde holdingin yönetim kurulunda görev alacaklardan biri, yüzlerdeki mor beneklerin uçup gitmesini sağladı. Hep yanında taşıdığı "marka" spor çantasının kepengini yani fermuarını açıp.. Zücaciye bölümünün cam eşyalar standını yine gizlilik koşulları içinde sergiledi..
İbadullah'ın sergisinden sonra gözler yine bana çevrilmişti. Bir kez sorumluluk altına girmiştim. Görevimi sürdürmeliydim. Liderlik havası da bana yaramıştı doğrusu. Kırk yıllık holding yöneticisi gibi, maşallah deyin, ağır devinimlerle yerimden doğruldum. Yarı aç yuvarladığım bir bardak şarap kanımdaki cesaret hücrelerinin, dört nala gelip uzak Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan DNA'larını hafiften kamçılamaya başlamıştı bile..
"Çok Değerli Arkadaşlar! Aylaklar Holding'in ilk toplantısını açıyorum."
Lokantadaki öteki müşteriler, garsonlar hatta patron bile birden ciddileştiler. Tüm gözler tüm kulaklar.. Kucağındaki tabak yığınını duvar dibindeki masaya bırakan bir garson yakınındaki televizyonu kapattı. Kollarını göğsünde birleştirip öteki arkadaşları gibi bizim masaya döndü yüzünü.
"Çok değerli Arkadaşlar! Böyle 'na'mütevazı bir lokantada toplanmamız, halkımızla bütünleşmemizin ilk adımı sayılmalıdır. Vatanımızın, ulusumuzun, Sakaryamızın, Dumlupınarımızın gönüllerimizde hep yaşayacak olan sevgisiyle yola çıkışımızın bir göstergesi olarak.."
Tüm ufak atma çabalarıma karşın civcivlerin tüketebileceği boyutu tutturamıyordum. Ne yapsam boş. Ancak devekuşu yavrularının beslenebileceği büyüklükte..
"Yurt kalkınmasında üzerimize düşen kutsal görevi yerine getirmek için genç beyinlerimizi, vatan aşkıyla çarpan yüreklerimizi, volkan gibi yanan kanımızı.."
Doğaçlama yeteneğimi o güne değin nasıl da ayrımlayamamışım.. Attıkça ağzımın tavanı ısınıyor, ağzımın tavanı ısındıkça daha büyük atıyorum. Artık devekuşu yavrularına bile büyük gelecek..
Sıcak alkışlarla yerime oturdum. Daha soluklanmaya kalmadan şefgarson yanıma sokuldu:
"Efendim, şöyle buyursanız. Daha rahat bir yer de.."
İster istemez gösterilen yere baktım. İki duvarın kesiştiği yerde. Yaz köşesi mi desem, kış köşesi mi.. İki büyük masa birleştirilmiş. Özel örtüler serilmiş. Özel servis takımları çıkarılmış. Çiçeklerle süslenmiş. Yakınlarındaki masalar da sanki daha gerilere çekilmiş. Teşekkür ederek geçtik yeni masamıza. O dakikadan başlayarak "ağır konuk" olmanın ağırlığı da omuzlarımıza yükleniverdi. Daha bir ağır davranışlar içinde, ağır mezeler, ağır içkiler, ağır ağırlamalar..
Bir ara bize en yakın noktada oturanlardan biri dişlerinin epeycesini göstererek selamladı beni. Belki birkaç kez selamladı da.. Ben birini yakalayabildim.. Bu kadar dişini gösteren birinden zarar gelmez deyip karşılık verdim selamına. Ve de saniyeler sonra kalkıp masamıza geldi. Kısaca kendini tanıttı. Hepimizi ayrı ayrı kutladı. Ayıp olmasın diye buyurladık. Nazlanmadan buyurdu o da.
O günlerin politikacı yakınlarına bol krediler vererek ünlenmiş devlet bankalarından, lütfen hemen deniz-domuz ilişkisini düşünmeyin, birinin büyük yöneticilerinden biriymiş. Holdingin genç yöneticileri olan bizlere bir anda kanı kaynayıvermişmiş. Çok çok akıllıymışmışız. Çok çok yakında çok çok yüksek noktalara ulaşırmışmışız..
Biraz fazla uzattıysa da, sündürmeden kartını verip ayrıldı. Demeye kalmadan gazeteciler, televizyoncular damladı. Lokantanın patronu haber vermiş olmalı. Bugünün magazin şeycilerinden bile hızlıydılar..
Yazıldı çizildi. Fotoğraflar filmler çekildi. Bu arada da bayağı külliyetli miktarda yenildi içildi. Açılışı yapılan holdingin itibarı söz konusu olunca..
Akşamın geç saatlerine gelindiğinde gazeteciler, televizyoncular başarı dileklerini sunup ayrıldılar. Biraz sıkça kullanıyorum ama bağışlayın, yine bu arada çağrılmadan gelen 'Yakuplar' da bir hayli kalabalıktılar. Holding adına yediler içtiler.. Ve de geldikleri gibi yine selamsız sabahsız gittiler..
Son anlattıklarımı laf olsun diye anlatmıyorum. Cebimizdeki şeyden gelen parayla hesabı ödememiz sıfır olanaklı. Eski Yeşilçam filmlerinde lokantalarda hesabı ödeyemeyenlere bulaşık yıkatırlardı. Bizim hesap öyle bulaşıkla falan ödenecek gibi değil. Belki birkaç mevsimde filan..
Patron uzaktan bana şöyle bir gülümsedi. Bizim masaya doğru ağır adımlarla..
"Vakit tamam. Lütfen hesabı ödeyin. Kapatacağız" mı diyecek. Elbette öyle diyecek. Yüreklerimizden "küt küt" sesleri duyuluyor. En çok da benim yüreğim küt kütlüyor. Alınlarımızdan 've sair azalarımızdan' soğuk terler dökülüyor..
"Beyefendi, kusura bakmayın," dedi yavaş sesle.
Ne kusura bakması.. Gösterdiği nezaket karşısında trene bakar gibi bakıyoruz adama. Hesabı ödeyemeyeceğimizi anladığı halde böyle nazik davranması mucize..
"Kabul buyurun. Özel girişimci olarak bizler birbirimizi desteklemezsek.."
Lider hemen o anda leb denmeden leblebiyi anladı. Ve de havaya girdi. Övünmek gibi olmasın, o lider bendeniz oluyorum..
"Şöyle buyurmaz mısınız," dedim.
Bizi kırmadı, oturdu. Garsonlara içki getirmelerini emrettim.. İşler yolunda gibi görünüyordu. Arkadaşlarım da güçlükle soluk alıyor gibiydiler de.. Liderlerine de güvenmeye başlamışlardı.. İçkiler geldi. Birlikte kadeh kaldırdık. Patron nazikçe kaldığı yerden sürdürdü konuşmasını:
"..Kabul buyurun.. Artık yabancı sayılmayız. Bugünkü.. Bugünkü hesaplar bizden.. "
Bugün hiçbirimiz konuşmanın arkasını anımsamıyoruz.. Anımsamıyoruz çünkü dinlemedik ya da dinleyemedik.. Patronla öpüşerek ayrıldık..
Aylaklar Holding'in kuruluş sermayesini o gün kazanmıştık. Nasıl alın teriyle kazanmıştık ama.. İlerde bunu çocuklarımıza, torunlarımıza, ahbaplarımıza gönül rahatlığıyla anlatabilirdik.
O uğurlu ilk toplantımızdan sonra yemeklerimizi hep lüks lokantalarda yedik. Aynı numarayı o lüks lokantaların patronlarına da hep yedirdik.
Aradan iki ay geçti geçmedi. İşlerimiz çok iyi gidiyordu. İşte o tarihlerde bir zücaciye dükkanı açtık. Yine aradan iki ay geçti geçmedi. İşlerimiz daha çok çok iyi gitmeye başladı. Biz de zücaciye dükkanını mağazaya çevirdik. Ve de o ünlü sözün gizini çözdük. Hani şu yukarılardan bir yerlerden söylenen ünlü söz canım..
"Yürü ya kulum" sözü..
Değişik lokantalardan perakende ve "bilameccani" aldığımız ürünleri mağazamızda yine perakende sattık da.. Satış sırasında ürünlerimiz "bilameccani" özelliklerini yitirmiş olduklarından kazancımız katmerli oluyordu. Eh o denli açgözlü de değildik. Fiyat çıtasını düşük tutuyorduk. Mağazamız da büyüyor ha büyüyordu..
Ve pek çok kez akşam oldu ve pek çok kez sabah oldu. Ve yukarılardan bir yerlerden o ünlü ses yine duyuldu. Bu kez duyulan, o eski sesin bir üst düzey varyasyonuydu ve de daha nazikti..
"Koşunuz ya kullarım.."
Biz de koştuk bize kartını veren üst düzey banka yöneticisine.. O günün koşullarına göre bankayla güzel güzel anlaştık. Hay toprağın bol olsun İlyiç Amca. Öyle bir söz söylemişsin ki.. Dünyayı kurtarır..
"Ne bir dakika önce.. Ne bir dakika sonra.."
Biz de bilerek ya da bilmeyerek aynen öyle yaptık. Bankayla tam dakikasında saniyesinde anlaştık. Anlaşmışız yani.. Birkaç ay sonra banka battı gitti. Gidenle gidilmez ki.. Biz de gitmedik bir daha bankaya..
Ve yine pek çok kez akşam oldu ve pek çok kez sabah oldu. Anlatımı hemen de bir kutsal kitabın anlatımına benzetiverirsiniz, huyunuzdur.. Benzetin bakalım.. Bir sabah uyandığımızda bizim ortaklık koskoca bir holding oldu.. Aylaklar Holding..
Geçmişin o uyuzlar grubunun on kişisi şimdi bu holdingin yönetim kurulunu oluşturmakta. Okulları mokulları boşladık sonunda. İşlerimizi yürütecek yığınla diplomalı var. Onları çalıştırıyoruz. Kendimizi tümüyle yurt kalkınmasına adadık.
Yakın bir gelecekte bu vatan bizimle gurur duyacak..
ESEN YEL'DEN BİR ÖYKÜ
MUCİP'İN ÖYKÜSÜ
_____________________________________________________________
Asıl adı Falanettin'di. Falanettin'di de.. Akıl hastanesinde herkes ona Mucip derdi. Nereden geliyordu bu mucip adı.. Nereden geldiğini bilseydiniz bu öykü olmazdı. Bu öykü olmasaydı Mucip'i hiç ama hiç tanıma olanağınız olmazdı..
Genç asistan, profesöre Mucip'in öyküsünü şöyle anlattı..
Falanettin Bey, devlet sektörünün tabana yakın memur takımındandı. Uzun yıllar Anadolunun uzak ilçelerinde görev yapmıştı. Küçük yerin yaşantısı sıkıntılı oluyordu. Ama o, yıllarca bunu algılamamıştı bile. Kendi halinde yaşayıp gitmişti. Buralarda öyle yapılacak fazla iş olmadığından bol bol çocuk yapmıştı. Çocuklarının sayısının sekiz mi dokuz mu olduğunu çoğu kez karıştırırdı.
Nasıl olduysa günlerden bir gün gençlik heyecanları depreşti. Daha doğrusu depreşmedi de depreşir gibi oldu. Bir zamanlar.. Bir zamanlar.. İdealleri vardı sanki. Şimdi ne olduğunu bile anımsayamadığı idealleri. Ama içindeki şeytan ya da şeytanın yeni sürümlerinden biri dürttü onu. Büyük kentlerden birine atanma dilekçesini verinceye dek de dürtüklemeler sürüp gitti.
Dilekçe verdiğini nerdeyse unutmuştu. Olağan yaşamı sürüp gidiyordu yine. Hiç beklemediği bir günün hiç beklemediği bir saatinde postacı, Falanettin Bey'in kapısını bir kez ama hızlı hızlı çaldı. Atanma yazısını getirmişti. Yazıyı alınca yeniden heyecanlandı. Sis içinde hımbıl hımbıl gezinen idealleri, uzaklardaki çoban ateşleri gibi birkaç titrek yalaz verdi. Cebindeki son parasını postacıya bahşiş olarak uzattıktan sonra derin bir soluk aldı. Bedeninde bir hafifleme hissetti. Sonra.. Sonra.. Uzaklardaki çoban ateşinin yalazları görünmez oldu. Yine de büyük kente gitmesi gerekiyordu. Gerekiyordu çünkü atama yazısı.. Atama yazısı elinde duruyordu..
Büyük kente geleli bir ay olmuştu. Kentin ona gereksinimi var mıydı.. Onun kente gereksinimi var mıydı.. Kentin içinde bir nokta kadar yer kaplıyor muydu.. Henüz ayrımlamış değildi.
O sabah erkenden kalktı. Tıraş oldu. En yeni giysilerini giydi. Her günkü gibi çalıştığı kurumun yolunu tuttu. Maaşını alacaktı.
Öğleye doğru kurumun mutemedi sallana sallana geldiğinde o da diğer arkadaşları gibi kuyruğa girdi. Maaş için. Şu büyük kentte de kuyrukların 'türlü çeşitlisi' vardı. Tüm kuyruklar bir bir gelip geçti gözlerinin önünden.. Otobüs kuyruğu.. Dolmuş kuyruğu.. Hastane kuyruğu.. Ekmek kuyruğu.. Daha bir yığın kuyruk vardı kafasının içinde. Kuyrukları kovmaya çalıştı. Kuyrukların aldırdığı yoktu. Kafasının içinde şov yapıyorlardı sanki. Alanı boş mu bulmuşlardı ne..
"İt kuyruğu!"
Bu söz, istemdışı fırlayıvermişti ağzından. Ne anlama geliyordu? Neden söylemişti? Hiçbir anlam veremedi. Az önce kuyrukları kovmaya çalıştığı gibi bu sözü de uzaklaştırmaya çalıştı beyninden. Nedense egemen olamadı beynine. Yine istemdışı ağzından fırladı gitti aynı söz..
"İt kuyruğu!"
Az ilerisinde sakin sakin para dağıtan Mutemet Bekir Bey'in kulağına dek uzandı "it kuyruğu" sözü. Bekir Bey, güneşe çıkmış yılan gibi canlandı. Yüzü, kulakları kıpkırmızı oldu. Hışımla sandalyesinden fırladı. Falanettin Bey'in burnunun dibine dikildi:
"Bana bak arkadaş. Şu sinirli zamanımda damarıma basma!"
Falanettin Falanoğlu olduğu yerde donup kaldı. Bekir Bey'in kızgınlığını anlamlandırmaya çalıştı. Anlamlandıramadı. Önündeki arkadaşı yavaşça kulağına eğilip fısıldadı:
"İt kuyruğu onun lakabıdır da.."
Bekir Bey hala söyleniyordu. Elindeki para tomarını bir daha bir daha bir daha saydı. Olmadı bir daha.. Falanettin Falanoğlu'nun sözü içine işlemişti. Hazmedemiyordu. Kendine İt Kuyruğu dediklerini biliyordu ama.. Kimse yüzüne karşı söylememişti şimdiye dek.
Sıra Falanettin Bey'e gelmişti. Bekir Bey birden gevşer gibi oldu. Falanettin Bey'in eksik evrakını anımsamıştı. Falanettin Bey'e döndü. Dişlerini göstere göstere:
"Ben de senin maaşını verirsem bu ay.." dedi.
Karşısındaki ne söyleyeceğini bilemiyordu. Bekir Bey şakayla karışık saldırısını sürdürdü:
"Maaş nakil ilmuhaberiniz gelmediği için bu ay maaşınızı alamayacaksınız.." "Peki, ne yapmam gerekiyor?" "Önceki çalıştığın yere telgraf çek. Çok sürmez, birkaç ayda gelir."
Falanettin Bey eski işyerine üst üste tam sekiz telgraf çekti. Ancak dokuzuncusunu yanıtladılar.
"Sayın Falanettin Falanoğlu stop dört ay önce çekmiş olduğunuz ve daha sonra da anımsatmak amacıyla çektiğiniz telgrafların tümüne yanıttır stop Postada kaybolur düşüncesiyle stop maaş nakil ilmuhaberiniz gönderilmemiştir stop Gelip almanız gerekmektedir stop Bilgi edinmenizi rica ederim stop" Resmi kurumun ve yönetmeninin adı..
Dört aydır maaş alamadığı halde uysal uysal okudu yazıyı. Ve yine uysal uysal atladı otobüse. Doğru eski çalıştığı yere.. İlçenin ilgili memuru onu il merkezine yolladı. İşi ancak orada çözümlenebilirdi.
Ve yine uysal uysal il merkezine.. Dört günde daire daire dolaşarak çıkarttı maaş nakil ilmuhaberini. Eski çalıştığı yerin kurum yönetmenine getirdi. Yönetmen kâğıdı mühürleyip imzaladı. İmzaladı da.. Falanettin Bey'e vermedi.
"Kusura bakmayın, elden veremeyiz."
Aman zaman.. Aman aman zaman zaman.. Yalvarma yakarma.. Aaa..
Büyük kentte bir Falanattin.. Sürünün içinde.. Bir eksik bir fazla.. Bekle Falanettin bekle. Günün birinde maaş nakil ilmuhaberin nasıl olsa gelir. Sürünün çobanı seni aç bırakacak değil ya..
Falanettin Bey de aynen böyle düşünüyordu. Ve de bekledi. Ve de sekizinci ayın sonlarına doğru çıkageldi beklediği evrak. Sevincinden uçacaktı nerdeyse. Tam uçmaya niyetlendiği anda Mutemet Bekir Bey bunca zamandır beklenen yazıyı incelemekteydi. İt Kuyruğu sözünün acısı henüz geçmemiş olacak ki.. Yavaş yavaş aralanan dudaklarının arasından ısırma araçları göründü:
"Kadro gelmeden maaşını alamazsın," diye kestirip attı. Hem dişlerini göstermiş hem de ısırmıştı.. "Bak," dedi ardından. "En iyisi Ankara'ya bir uzanıver. Pek uzak yer değil nasıl olsa. Elceğizinle kadronu al getir."
Aradan iki ay daha geçti. Tüm uğraşmalara karşın bir türlü gelemeyen kadro, beklenmedik bir günde çıkageldi. Sefa geldi hoş geldi..
"Artık işler yoluna girer" diye düşünemedi bile Falanettin Falanoğlu. Uzaklardaki çoban ateşinin yalazları yavaş çekim yanıp sönüyordu. Ateş kendine doğru yaklaşıyor, sonra yine yavaş çekim uzaklaşıyordu. Ateşin yanında üst üste yığılmış para tomarları duruyordu. Birikmiş maaşlarının görüntüsü gibi..
Bekir Bey kızgınlığını unutmuş gibiydi. Karşısındakine durumu nazikçe anlatmaya çalışırken sesi ağlamaklı çıkıyordu..
"Mucip yok," dedi üzgün üzgün. "Mucip olmadan maaşını alamazsın."
Falanettin Bey'in yüzünde en küçük kızgınlık belirtisi yoktu. Bekir Bey'in yüz çizgilerini bile ayrımlamadı. Boşluğa boşluğa bakıyordu. Sakin adımlarla çıkıp gitti. Giderken mırıldanıyordu. Mırıltısının içinden bir yığın küfür çevreye ışınlanıyordu. Küfürler tane tane çıkıyordu ağzından. Yumuşak, sevgi sözleri gibi. Necatigil'in şiirleri gibi. Ruhlar dünyasına yollanan dualar gibi..
Büyük kente gelişinin üçüncü yılının son aylarıydı. Sürünün içinde yitip gitmiş gibiydi ama.. Sürüdeki kara koyun gibi de dikkati çekmekteydi. Evinden işyerine uzanan çizgi üzerinde herkes onu tanıyordu. Herkes onun durumunu biliyordu. Da.. Kimsenin yardımı dokunamıyordu. O da zaten kimseden yardım falan istemiyordu. Bir başka dünyada yaşayıp gidiyordu. Bu yaptığı yaşamaksa eğer.. En son ne zaman ıslık çalmıştı.. En son ne zaman bir şarkı mırıldanmıştı.. En son.. En son..
Sanal dünyasının sanal günlerinden birinin sabahı.. Yine erkenden kalktı. Tıraş oldu. Giyindi. Bunca zamandır hiç yaşamadığı bir duygu dolaştı yüreğinde. Uzaktaki çoban ateşinin yalazları çok çok uzaklarda yanıp sönüyordu şimdi. Çok çok çok uzaklarda.. Tam kapıdan çıkacakken vazgeçti. Döndü. Yatak odasına girip çıktı. Elinde minik bir rovalver.. Yüzünde buruk bir gülümseme.. Bir şeyler mırıldanmaya başladı.. Yunus Emre'nin üslubuyla bir çeşitleme sanki.. Doğaçlama gibi falan..
"Ete kemiğe büründüm Mucip diye göründüm."
Yol boyunca da yineleyip durdu bu özel besteyi.. İşyerine vardığında da özel konser hala sürüyordu..
"Ete kemiğe büründüm Mucip diye göründüm."
Masasına geçip oturdu. Aynı odayı paylaştığı çalışma arkadaşları sis içinde görünüyorlardı. Sürdürdüğü özel beste fon müziği kabul edilirse.. Görüntü, bir film sahnesi bile sayılabilirdi. Sayılabilirdi de ne demek? Yeşilçam filmlerini aratmayacak bir film sahnesi olacaktı öykünün sonrası.
Sisli sahne sürüyordu. Kapının açılmasıyla fon müziği kesildi. Kurum yönetmeni bir konuğuyla kadra, şey.. İçeriye girdi. Herkes ayağa kalktı. Önemli biri olmalıydı gelen. Kurum yönetmeni girizgah yapmadan tanıttı konuğunu:
"Bakanlık Müfettişi Mucip Bey.."
Falanettin Bey ancak o zaman güçlükle ayağa kalkabildi. Fon müziğini hırıltı şeklinde yineliyordu..
"Ete kemiğe büründüm Mucip diye göründüm."
Arka arkaya beş el grav grav grav grav grav..
(Falanettin Bey'in çalışma odası kararırken akıl hastanesinin bahçesi ağır ağır aydınlanır.. Kamera net kesintiyle genç asistanla profesörün bulunduğu odayı görür..)
Profesör, içlerinde Falanettin Filanoğlu'nun da bulunduğu akıl hastalarına baktı. Sonra asistanına sordu:
"Saat kaç?"
Asistanın yanıtını beklemeden de kendi saatine baktı. Yüzünü buruşturdu..
"Saatin makinesi iyice bozulmuş. Doğru dürüst çalışmıyor. Eskiden de pek doğru çalışmazdı ya.. Şimdi tümden.. Onarmayla falan da düzelmez bu meret. Benzetmek gibi olmasın, ülkenin yönetim düzeni gibi.. Şey.."
Hastanenin bahçesinde bir curcuna.. İkisi birden pencereden dışarı baktılar. Bozuk saatin düzensiz tiktakları fonda yankılandı. Bahçedeki curcuna sürüp gidiyordu..
ÖYKÜ
ESEN YEL // YAŞAMI SANATI YAPITLARI
ESEN YEL // ZALHA BACININ SIPASI
ESEN YEL // KOMÜNİSTLERİ TANIYAN KÖPEK
ESEN YEL // BİR ÜLKENİN YAKIN SİYASİ TARİHİNDEN AĞIR ÇEKİM GÖRÜNTÜLER
ESEN YEL // HADİ BYE
ESEN YEL // ESİN PERİLERİNİN GREVİ
ESEN YEL // AYNADAKİ ÖKÜZ
ESEN YEL//AYLAKLAR HOLDİNG
ESEN YEL//MUCİP'İN ÖYKÜSÜ
Kaynak: http://alkimsanat.sitemynet.com  |