24 05 2011

2011 Yunus Nadi Ödülleri

2011 Yunus Nadi Ödülleri

 

YunusNadi Ödülleri sahiplerini buldu

 

Mustafa Kemal Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilen Cumhuriyet gazetesinin 86. kuruluş yıl dönümü ve Yunus Nadi Ödülleri dağıtım töreni, gazetenin 86 yıllık öyküsünün anlatıldığı sinevizyon gösterisiyle başladı.

Törende konuşan Cumhuriyet Vakfı İkinci Başkanı Alev Coşkun, Cumhuriyetin kazanımlarını, Atatürk'ün aydınlanma devrimlerini savunan gazetenin 86 yıl içinde zaman zaman büyük zorluklar yaşadığını, gazetenin kapatıldığını, yazarlarının hapse atıldığını anlattı.

''Gazetenin yazarlarının zaman zaman infaz edildiğini, susturulduğunu'' belirten Coşkun, ''Ama Cumhuriyet GAzetesi inandığı yoldan dönmedi, susmadı'' dedi.

''Türkiye Cumhuriyeti'nin çok zor bir dönemden geçtiğini, belki de kuruluşundan bugüne en zor dönemi yaşadığını'' savunan Coşkun, şöyle devam etti:

''İşte bu dönemde de yine Cumhuriyet'e döndüler. Önce gazetemizi bombaladılar. Sonra başyazarımız ve vakfın başkanı İlhan Selçuk, sanki bir terörist, kaçakçı, çok büyük bir cinayet işlemiş gibi sabaha karşı evine yapılan baskınla alındı, nezarethanede tutuldu, savcılıkta saatlerce süren sorgulamalara muhatap oldu, adeta taciz edildi. Buna 84 yaşındaki nazik bedeni dayanamadı, hastaneye kaldırıldı, kalp damarları değişti. Halen hastanede yatmakta ve gazetemizin daha iyi ve güçlü olması için kol kanat germektedir. Gazetemizin ulusalcı yazarı Prof. Dr. Erol Manisalı, 'Ergenekon' adı verilen gerekçeyle Silivri Tutukevi'nde uzun zaman tutuldu. Yazarımız ve vakfın yönetim kurulu üyesi Mustafa Balbay 428 gündür Silivri'de tutukludur. Karşıcılar ne derse desin Cumhuriyet gazetesi dostları her zaman bir bütündür. Balbay, Cumhuriyet gazetesinin baş tacıdır ve Balbay'ın yakında tutukevinden çıkacağına ve köşesinden olaylara ışık tutacağına inanıyoruz.

Cumhuriyet Gazetesi koşullar ne olursa olsun Atatürk'ün aydınlanma devrimini, sosyal adalete dayanan laik Türkiye Cumhuriyeti ve hukuk devleti ilkelerini sonuna kadar savunmaktan ve Atatürk'ün çizdiği yolda sonuna kadar mücadeleden yılmayacaktır ve bu yoluna devam edecektir. Baskı ve kuşatmalar Cumhuriyet gazetesini yıldırmaz çünkü Cumhuriyet gazetesinin patronu yok. Dünyada eşi benzeri olmayan bir şekilde onun yönetimi vakıftadır ve onun gerçek sahibi Cumhuriyet okurlarıdır. Cumhuriyet, Türkiye'nin aydınlık kadınlarına, gençlerine, tüm insanlarına emanettir, biz onlara inanıyor ve güveniyoruz.''

Törende daha sonra altı ayrı dalda verilen ödüller sahiplerini buldu.

''Roman'' dalında ''Faili Meçhul Öfke'' adlı yapıtıyla gazeteci Adnan Gerger, ''Sosyal Bilimler Araştırması'' dalında ''Mimar Kemalettin'' adlı üç ciltlik araştırmanın editörleri olan Prof. Dr. Afife Batur, Prof. Dr. Yıldırım Yavuz ve Doç. Dr. Ali Cengizkan ödül aldı.

''Öykü'' dalındaki ödül, Yekta Kopan'ın ''Bir Baktım Yoksun'' adlı eseriyle Ayşegül Çelik'in ''Kağıt Gemiler'' adlı yapıtları arasında paylaştırıldı.

''Şiir'' dalındaki ödülü ''Türkülerde Gezer Adları'' yapıtıyla Metin Demirtaş, ''Karikatür'' dalındaki ödülü Ahmet Öztürklevent ve Muammer Olcay, ''Fotoğraf'' dalındaki ödülü Sezgin Güvel ve Cem Turgay aldı.

 

Öykü yerini romana bıraktı

İncir Tarihi adlı romanıyla Yunus Nadi Ödülü'ne değer görülen Faruk Duman, üç yıl üstünde çalıştığı kitabının, 'doğaya adanmış bir roman' olduğunu söylüyor.

Meltem Yılmaz

Cumhuriyet Kitap- Roman yayımlandığında edebiyat çevrelerinde ilgi uyandırmış ve övgüler almıştı. Şimdi ise Yunus Nadi Ödülü'nü aldı. Asıl tutkusu 'dil' olan Faruk Duman'la Yunus Nadi Ödülleri, romancılığı, romanı ve Türkiye'de roman üzerine konuştuk.

-İncir Tarihi adlı romanınızla, Yunus Nadi Ödülleri'ne roman dalında değer görüldünüz. Hazırlık sürecinizden söz etmek gerekirse, kitabınız üzerinde ne kadar süre çalıştınız, bu süreç nasıl bir deneyimdi?

- İncir Tarihi, üstünde üç yıl çalıştığım bir roman. Elbette öncesi de var; ilk belirtiler, notlar, vazgeçmeler, yeniden başlamalar, elyazmaları, çizimler' Romanın başında, tüm o deneyimleri işaret edecek, romanın, deyim yerindeyse'tarihöncesi'ni oluşturacak bir bölüm yazdım bu yüzden. Zeyrek'in atalarını anlatan, onu Nuh Nebi'ye kadar götüren bölümler bunlar. Fakat yine de tüm bu çalışmalar aslında benim öykülerle kurduğum dilin ortaya konması için bahaneydi elbette. İncir Tarihi, dilimizin yanına, kökenine, gerçek sesine az da olsa yaklaşma denemesi, bu bakımdan. Yazılışı da böylece, içerdiği hikâye ve masallardan, bu parçalı biçimlerden payını aldı, sözgelimi hayvan betimlemeleri ayrı defterlere yazılmıştı başlangıçta. Aynı şekilde, kişilerle ilgili ve notlar da parça parça düşünülmüştü.

- Hikâyeyi ve karakterleri tasarlayarak mı başladınız kaleme almaya?

- Benim, öyküleri ya da romanları başından sonuna tasarlanmış olarak yazmaya giriştiğim pek olmuyor. Belki bütün o tasarıları romanın yazılışını beklerken zihnimde gerçekleştiriyorum. Bu da elbette bütün o olayları daha rastlantıya açık bir hale getiriyor. Bu tabii olayların yanında, kişiler için de böyle. Örneğin, Zeyrek'in can dostu Ümmik, başlangıçta yalnızca biraz tuhaf, kendine özgü bir dili, konuşması olan bir cüceydi. Ama sonrası öyle gelmedi. Yazdıkça daha eğlenceli, ele avuca sığmaz bir çocuğa dönüştü. Hatta bir ara nerdeyse Zeyrek'ten daha çok yer almaya başladığını gördüm. Öne çıkıyordu.

Yine, Zeyrek'in başta, 'Bahaneler' bölümünde açıkladığı tasarıya göre, roman bitkilerle hayvanları birlikte anlatmayı amaçlıyordu. Fakat hayvanların baskın geldiğini gördük. Bana kalırsa, bu ani değişiklikler ve sürprizler nedeniyle yazıyoruz biraz da.
 

'Bugün yazılan tüm roman ve öyküler modern masallardır'

- İncir Tarihi, masallarda anlatılan küçük serüvenlere dayalı bir roman. 'Modern masal' da diyebilir miyiz?

- Bence, bugün yazılan tüm roman ve öyküler zaten modern masallardır. Dolayısıyla İncir Tarihi için de söylenebilir bu. Fakat yine de okurlar önünde, romanı ille de tanımlayıp sınıflandırmak gerekmez. İncir Tarihi, isterim ki, her okurda başka biçimlerde yorumlansın.

Ben öteden beri masalları, halk hikâyelerini, destanları, türküleri çok severek okuyorum. Tabii yalnızca bunları değil, eski tarihçileri, seyyahları ve bunların tavsiye ettiklerini de bulup okumaya çalışıyorum. Bu öncelikle benim bir okur olarak tercihim. Elbette ister istemez yazdıklarıma da yansıyan bir şey. Zamanla, türkülerde yer eden dilin, dilimizin özü, kökü olduğunu, en temiz, en yanlışsız ve güzel söyleyişlerin orada bulunduğunu iyice anladım. Sevdiğim şey dildir. Tabii dil de kendi yazınsal mirasını, tarihini içinde taşıyor. Bana göre, Tanzimat'tan sonra bizde modern edebiyatın bu denli hızlı gelişmesinin nedeni, işte bu mirasımız; yani hikâye etmeyi seviyoruz. Nasıl şiir söylemeyi seviyorsak.

Bu anlamda, İncir Tarihi'nin yöntemiyle ilgili olarak, pek çok şey söylendi, hakkında yazılanlara, bana dostlarımın söylediklerine bakacak olursak, romanın, Doğu kökenli Binbir Gece Masalları, Tutiname gibi anlatılarla bağlantısı var. Bu böyleyse tabii benim açımdan sevindirici. Fakat belki Don Kişot, Define Adası gibi Batılı macera romanlarına da bir yakınlığı vardır. En azından ben bütün bu çok sevdiğim anlatılardan yararlanıyorum elbette.
 

'Kuruyan her gölle biz de biraz daha kurumuş oluyoruz'

- Peki, aynı zamanda bir 'doğa romanı' olarak tanımlamak mümkün mü?

Elbette. İncir Tarihi doğaya adanmış bir roman. Bana göre dünyamızın en önemli sorunlarından biri' Öykülerimde, denemelerimde hep üstünde durduğum bir şey. Biz birbirimizi yemeye devam edebiliriz, ama doğaya bunu yapamayız, yapmamalıyız. Çocuklarımıza bizden geriye ne kalacak, bilmiyorum.

Romanın yazılmasının nedenlerinden biri (ama kitabın başında da Zeyrek Efendi'nin belirttiği üzere, bu tür konularda asıl nedenleri göremeyizp ya da istesek de açıkça belirleyemeyiz. Bu nedenle okurlardan istediğim, İncir Tarihi'nin nedenleri hakkında konuştuğumu düşünmesinler; kendi romanlarını açıklamaya kalkan yazarlardan değilim), evet o nedenlerden biri de benim doğa sevgim. Kitabı Türkiye'nin hayvanlarıyla bitkilerine adamış olalım bu vesileyle.

Öncelikle, bana göre, insanlar, hayvanlar ve bitkiler, dünyamızın birlikte doğmuş, birlikte yaşamış ve mutlaka birlikte yok olacak kardeşleridir. Bu anlamda yaşamları da birbirine bağlıdır. Biz meseleyi'doğadan yararlanmak' ya da'doğaya üstün gelmek', 'doğayı alt etmek' gibi aldığımız sürece kaybetmeye devam edeceğiz. Fakat hemen belirtmek gerekiyor; kimse bugün doğanın yok edildiğinden söz etmesin; insanı bu yok oluştan ayrı tutmak büyük yanılgıdır. Kuruyan her gölle biz de biraz daha kurumuş oluyoruz. Roman bunu anlatıyorsa, yani insanın dünyayla tek beden, belki yalnızca bir uzuv olduğunu anlatıyorsa, ne mutlu bana.

- Son dönem edebiyatımızda doğa ve hayvanlar çok da ön plana çıkmıyor öyle değil mi?

- Bizim edebiyatımızın en güçlü yazarı Yaşar Kemal, doğayı, hayvanları, bu yolla insanı en iyi anlatan yazarlardan biridir. Bu yüzden edebiyatımızda doğanın yer almadığını söylemek haksızlık olur' Hem zaten başka yazarlarımız da var. Ama tabii son yıllarda belki bu kaynak, yani bizim kuşak tarafından yeterince kullanılmamış olabilir. Tabii, dünya değişiyor. Doğadan uzaklaştığınız zaman, yalnızca siz uzaklaşmıyorsunuz, diliniz de uzaklaşıyor. Ve tabii bu dille yapılmış edebiyatta da onu göremiyorsunuz. Fakat ben yine de bazen tadına doyulmaz doğa betimlemeleriyle karşılaşıyorum. Bazen şiirimizde de rastlıyorum buna.

- Daha genel bakarsak, Türk edebiyatı son dönem eserleri hakkındaki gözlemleriniz ne yönde?

- Türkiye'de yayıncılık son zamanlarda çok gelişti. Her yıl bir öncekinden daha fazla kitap yayımlanıyor. Tabii buna bağlı olarak, edebiyatta da bir ayrışma yaşanıyor. Türkiye'nin bestseller yazarları oluşuyor. Bu tür ayrımların oturması için galiba biraz daha zamana ihtiyacımız var. Bundan on yıl önce özellikle genç yazarlar arasında öyküye eğilim vardı. Bugünlerde bu yerini romana bıraktı. Özellikle edebiyat dünyasına yeni yeni girmeye çalışan gençler arasında romana ilgi büyük. Romanın her zaman hem okurda hem yazarda daha çok ilgi gördüğü açık, ama bence bunda bestseller yazarların gördüğü ilginin de payı var.

- Türkiye'deki genç edebiyatçılar hakkındaki düşünceleriniz neler peki? Hangi konular ağılıklı olarak işlenmeye başlandı?

- Bundan on yıl önce özellikle genç yazarlar arasında öyküye büyük eğilim vardı. Bugünlerde bunun yerini romana bıraktığını görüyoruz. Özellikle edebiyat dünyasına yeni yeni girmeye çalışan gençler arasında romana ilgi büyük. Romanın her zaman hem okurda, hem yazarda daha çok ilgi gördüğü açık ama bence bunda bestseller yazarların gördüğü ilginin de payı var. 1990'dan bu yana yazanlara baktığınız zaman ise rengârenk bir edebiyat dünyası görüyorsunuz. Çok değişik konuları, değişik yönlerden bakarak yazmaya çalışıyor yazarlarımız. Bu tabii güzel ve umut verici. Fakat aynı renkliliğin dilde de anlatım biçimlerinde de var olduğunu söyleyemeyeceğim.

- Yunus Nadi Ödülleri'ne roman dalında değer görüldü İncir Tarihi. Bekliyor muydunuz?

- Yunus Nadi Ödülleri, ülkemizin en köklü ödüllerinden biri. Bu görüşme vesilesiyle seçici kurula teşekkür ediyorum.

İncir Tarihi/ Faruk Duman/ Can Yayınları/ 372 s.

5 Mayıs 2011

'İnsanların en mutlu anlarını anlattım'

Üzerine en çok akademik çalışma yapılan çağdaş yazarlarımızdan biri Erendiz Atasü. Yazar, her bir kitabında göz ardı edilen, yaşamda tökezleyen insanların, çoğunlukla da kadınların öyküsünü anlatıyor. Bu nedenle 'kadınların öznel tarihini, kadın bireyin gözüyle irdeleyen' yazar olarak da biliniyor.

Selda Güneysu

Cumhuriyet Kitap- Erendiz Atasü'nün Yunus Nadi Öykü Ödülü'ne değer görülen son kitabı Hayatın En Mutlu An'ı'nda da yaşamda, bilinçli bir kadının gözünün gördükleri var. Yazar, bu kitabını 1970'li yılların kayıp gençliğine armağan ettiğini söylüyor. Atasü'yle kitabını, öykücülüğünü ve Türk edebiyatının yaşadığı sorunları konuştuk.

-Siz kadın sorunlarını edebiyatımıza taşıyan ender yazarlardan birisiniz... 'Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü kazanan son eseriniz Hayatın En Mutlu An'ı'nda da kadınların sorunları işleniyor mu?

- Kadın sorunları benim için çok önemli. Çünkü salt bir coğrafi bölgenin ya da bir ülkenin sorunu değildir kadınların sorunları. Bütün medeniyetlerin sorunudur. Bütün uygarlıkların... Cehaletin, sefaletin, işsizliğin, iç savaş gibi şiddetin öne çıktığı toplumlarda, kadınların sorunlarının daha da ağırlaştığına tanık oluruz. İşte bu nedenle kadın sorunlarından vazgeçmek mümkün değil. Bilinçli bir kadının yaşama bakış açısını anlatan öyküler var Hayatın En Mutlu An'ında da. Ancak ben bir yazarım ve yaşamın bütünü benim ilgimi çekiyor. Yaşamın dokusu, değişkenliği, öngörülemez karmaşıklığı belki... Yani bütün yaşam benim için bir konu. Yaşama bilinçli bir kadının gözüyle bakıyorum ben. Bu kitapta, yaşlanan bir insanın hüznü de var. Geriye dönüp bakıldığında, tanık olunanları yaşlanan bir insanın bakış açısıyla değerlendirilişi var.

- Böyle bir kitap yazma fikri nasıl belirdi?

- Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesini okuyordum. Güzel bir kitap. Beğendiğim ve eleştirdiğim yanları var, o ayrı. Kitapta, 1970'li yıllarda, bir işadamının oğlunun aşk macerası da anlatılıyor. Kitabının kahramanı iki aşk arasında kalan, aşk yüzünden mutsuz biri. Yani kitabın bir yüzü bu. Çünkü çok katmanlı bir kitap o. Bilirsiniz, 1970'li yıllar bu ülke gençliğinin çile çektiği yıllar aslında. Politik nedenlerle, sokaklarda insanların birbirini öldürdüğü yıllar... Birçok insanın gençliğinin hapishanelerde gömülü olduğu yıllar... Onlar, ne aşklarını, ne de gençliklerini doğru dürüst yaşayabildiler. Üstelik, şikâyetçi de olmadılar. Acı bir hayat yaşadılar onlar... Ben de o gençler için bir öykü yazmak istedim. O insanların 'en mutlu anlarını'... İşte böyle ortaya çıktı öyküler.

-'Yunus Nadi Ödülleri'nin sizin için anlamı nedir?

- Aslında ben kişisel olarak yarışmalara başvurmuyorum. Bu yarışmaya da yayınevi başvurdu. Ancak çok mutluluk verici Yunus Nadi adına düzenlenen bir ödülü almak. Çok onurlandım. Biliyorsunuz, bu benim Yunus Nadi'den aldığım ilk ödül değil. Taş Üstünde Gül Oyması adlı eserim de, 1997 yılında ödüle değer görülmüştü. Edebiyat dünyası içinde çok değerli bir ödüldür Yunus Nadi Ödülleri.
 

'Her şey ticari...'

- Bugünün Türkiyesi'nde insanların kitap okumadıklarından söz edilir. Oysa Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın son yaptığı 'Türkiye'de Okur-Yazar Araştırması'nda, kitap okuma oranının yüksek olduğu belirtiliyor. Hatta yılda 12- 13 kitap ortalamasıyla, en çok kitap okunan iller Erzurum ve Erzincan... Ancak araştırmada şu bilgi dikkat çekici: En çok dini kitaplar okunuyor, özellikle sözü edilen illerde. Burada bir çelişki yok mu? İnsanlar neyi okuyacaklarını bilmiyorlar mı?

- Yeni dünya düzeni dediğimiz süreçte, her şey gibi yayın ve edebiyat dünyası da çok fazla ticarileşti. Eskiden de yayınevlerinin ticari kaygıları vardı; sonuçta ticari kuruluşlar, bunlar. Ancak ticari kaygıların yanında kültürel kaygılar da ağır basardı. Giderek kültürel kaygılar azalıyor. Kârı putlaştıran neoliberalizm, kültürsüzlüğü adeta dayatıyor, buyruğuna girmeyeni tasfiye ediyor. Edebiyat, tüm bilim ve sanat dalları gibi, kendini yeniledikçe gelişen ve öyle var olan bir sanat dalıdır. Yayınevi risk alamazsa, batmamak kaygısıyla çok satmaya, çok satmak kaygısıyla okurun alıştığı türde, dahası okurun algılama düzeyini daha da aşağılara çeken yapıtlara yönelirse, edebiyat kendini nasıl yeniler?

Edebiyat bütün dünyada gerilerken, gene bütün dünyada dine dönüş, dahası bağnazlığa dönüş yaşanmakta. Maalesef bunu körükleyen, dini araçlaştıran da neoliberalizmin ta kendisi. Dinin bireyin vicdanında, iç dünyasında, özel yaşamındaki rolüne kimsenin söyleyeceği bir şey olamaz. Ancak, bir toplumun tüm referanslarının dinsel hale geçmesi, dinin topluma biçim ve yön vermesi durumunda, o toplumda dinden başka hiçbir şey gelişemez, hiçbir şey var olamaz. Haa, bir de sömürü iyice güçlenir! Sadece inanca bağlanan ve akıl yürütme yeteneği zayıflayan toplumlarda kimse sömürüldüğünün farkına varamaz.

- Bu durum daha çok sanat alanında kendisini hissettiyor değil mi? Sizin aynı zamanda çok iyi bir tiyatro izleyicisi olmanızdan hareketle soruyorum...

- Her yerde... Sanatta da tabii... On yıllardır Türkiye'de laik, ulusal eğitimin altı oyuldu. Üstelik, görsel iletişimin yaygınlaşması ne yazık ki beraberinde müthiş bir 'basitleştirme' getirdi. Buradaki 'Basitleştirme' sözcüğünü, her şeyi kalın kalıplara dönüştürme anlamında kullanıyorum. Tüm bunlara karşı yeterli bir kültürel mücadele verilemedi ne yazık ki. Siyasi iktidarların işine geldi bu durum. Ben bugün, birçok yerde basına yansımayan sessiz sedasız ama etkili sansürlerin yürürlükte olduğunu düşünüyorum. Etkileyici TV dizileri -örneğin 'Türkan'- apar topar sona erdirilerek, fiilen yayından kaldırılıyor! Niçin? Tıklım tıklım salonlara oynayan, eleştirel içerikli tiyatro oyunları birdenbire, 'seyirci çekmiyor' hayali mazeretinin ardına saklanılarak sahnelerden siliniyor. Sanki buharlaşıp, hava oluyor. İyi bir tiyatro izleyicisi değilseniz, bu 'gizli sansürü' fark etmiyor olabilirsiniz, lakin gerçek.
 

'Kültür politikamız yok'

- Peki, ilk yazdığınız kitapla, son yazdığınız kitap arasında sözünü ettiğiniz toplumsal dönüşümlerin anlatımı açısından farklar var mı? Yani, toplumsal dönüşümler edebiyat eserlerine yansıyor mu?

- Yansımaz olur mu? Hem tema seçimine yansıyor hem yazarın temasına bakış açısına, yazarın duruşuna yansıyor. Ben eleştirel duruşu yitirmemeye çalışan yazarlardanım. Bugün toplumsal yozlaşma, çok boyutlu olarak yaşamımızı işgal ediyor. 'Ben yozlaşmayacağım' diye direnen insanların yaşamını dahi... Bunun birkaç nedeni var. Biri, biraz önce de sözünü ettiğim görsel teknolojinin yaşama geçmesi, amaçları dışında kullanılması. Bu durum insanları kitaptan, tiyatrodan, opera ve baleden, kısacası sanattan uzaklaştırdı. Ayrıca hükümetlerin de kültür politikaları olur değil mi? Bizim, 1980 sonrasında hükümetlerimizin edebiyatı, tiyatroyu, opera ve baleyi, çoksesli müziği, resim ve heykel sanatını geliştirmek gibi bir kaygısı olmadı. Halk sanatını yozlaşmadan çağdaş sanata katmak gibi de bir derdi olmadı. Bugün ne yazık ki sanattan ve edebiyattan hiç hoşlanmadıkları açık olan bir politik görüş tarafından yönetilmekteyiz. Tabii bu siyasi tutumun yozlaştırıcı, kitleleri ürkütücü, sanatçıları bedbinliğe sevk edip üretemez hale getirici etkileri yadsınamaz.

- Ancak bugün Türkiye, yurtdışındaki birçok kitap fuarına katılıyor. Bir dönem Türkiye'nin onur konuğu olduğu Frankfurt Kitap Fuarı gibi... Bu tür fuarlarda Türk eserlerine ilginin yoğunluğundan söz ediliyor hep...

- Yurtiçinde düzenlenen fuarlarda büyük bir kalabalığın olduğu doğru. Ancak bu fuarlarda kim, ne kadar kitap alıyor, onu bilemem. Yurtdışındaki fuarlara gelince, iki yıl önceki Frankfurt Kitap Fuarı'na ben de katılmıştım. Burada daha ziyade, Türkler Türkleri ağırladı. Yabancı Türkologların Türk eserlerine karşı canlı bir ilgileri vardı ki, bu da önemli tabii ama o kadar. Alman kamuoyunun -göçmen edebiyatının dışında- bizim edebiyatımıza ilgi gösterdiğine ben tanık olmadım. Vahim olan nedir biliyor musunuz? Bizim kendi yazarlarımıza ilgimizin giderek yok olması... Biz ülkece tuhaf bir aşağılık duygusu içinde yaşıyoruz; bu kompleksin bir de tam tersi bir tezahürü vardır ki o da boş gururdur, böbürlenmedir... Kendimizi sağlıklı bir şekilde değerlendiremiyoruz. Ya mazimizle, ya da kâğıt üstündeki gerçeklerle ilgisiz abartılarla övünüyoruz. Ya da kendimizi tamamen yerin dibine batırıyoruz. Okurun Türk yazarlarına olan ilgisinin azalması çok vahim. Türkçe için, Türk edebiyatı için son derece zayıflatıcı bir unsur. Bir başka çelişki de şu: Bizde Avrupa'nın ya da ABD'nin 'beşinci sınıf' yazarlarına merak var. Neden bu merak? Çünkü onlar 'çok büyük yazarlar' olarak yansıtılıyorlar. Ticarileşen ortam, Avrupa'nın ve ABD'nin de 'günün değerlerine şirin görünmek istemeyen yazarları'nı gölgede bırakıyor. Örneğin antiemperyalist vurgularla yazan çok önemli yazarlar var ki, kimse onları çevirmeyi ya da yayımlamayı düşünmüyor.

- Peki, Erendiz Atasü, hangi yazarların eserlerini okumaktan haz duyuyor?

- Modern Türk edebiyatında, zamandaşım kadın yazarların eserlerini okumayı seviyorum. Hepsini olmasa da, pek çoğunu... Yabancılardan da Virginia Woolf'u ve Thomas Mann'ı hayranlık duyarak okuyorum.

Hayatın En Mutlu An'ı/ Erendiz Atasü/ Everest Yayınları/ 138 s.

5 Mayıs 2011

'Nitelikli yazarlara sahip çıkılsın'

Yunus Nadi Öykü Ödülü'ne 'Gölgede Yaşamak' adlı kitap dosyasıyla değer görülen Fadime Uslu'nun yapıtlarındaki dil, İtalyan yazar Antonio Tabucchi'nin eserlerini anımsatıyor.

Sevil Arınan

Cumhuriyet Kitap- Fadime Uslu, kitabını 'Dilin kazandığı bir kitap' sözleriyle özetliyor. Uslu'yla kazandığı ödülü ve dosyasını konuştuk.

-Yunus Nadi Ödülleri kapsamında, öykü ödülüne değer görüldünüz. İlk ödülünüz size neler hissettirdi?

- Yunus Nadi Ödülleri, çok prestijli ve anlamlı. Özellikle jüride değerli isimler bulunuyor. Aslında bu her zaman böyle oldu. Köklü ve kurumsal bir ödül olduğunu düşünüyorum. Değer görüldüğüm için de çok mutluyum. 'Gölgede Yaşamak' adlı dosyamın yazımı bittiğinde de şansımı denemek istedim. Kazandım.

- 'Gölgede Yaşamak...'

- Çözülmesi güç bir öykü. Dil, zaman, ritim bu öykünün asıl karakterleri aslında. Dildeki müzik, ritim, hız, yavaşlık.... Öykünün ruhu, bunlar. Hızla-ağırlığı karşı karşıya getirdim. Sonuçta öykü üzerine konuşmak kolay değil. Çünkü öykü anlatılması zor bir tür. Hatta anlatılamaz ancak okunarak hissedilir. Anlattıklarım, öykü seven ve estetik beğenisi olan herkese hitap ediyor.

- Kitabınızdaki karakterlerin isimleri yok.

- Aslında sadece Oyuncu öyküsündeki karakterlerin, ailelerin kendilerine verdiği ismi yok. Bu öyküde kitaba başlama sürecinde öncelikle 'Oyuncu' karakteri ortaya çıktı. Genç bir kadın. Onun çağ ve zamanla meselesi var. Her şeyin çok hızlı tüketildiği bir sistemde oyuncu olarak ayakta kalmaya çalışıyor. Fakat öyle bir noktaya geliyor ki, tıkandığını hissediyor ve çıkışlar arıyor. Yaşam onu kendisiyle, çevresiyle hesaplaşma anına götürüyor. Yaşama tutunmak için yazmaya başlıyor. İşte bu noktada da eleştirmen niteliği de olan 'Çözücü' çıkıyor karşısına. Sanat dünyasını özellikle edebiyatı çeşitli yönleriyle irdeleyen bir karakter 'Çözücü.' 'Çözücü' aslında bir gölge karakter. 'Anlatıcı' karakteri ise öyküyü kuruyor. Bunlar sürekli birbirini anlatıyor. Kimi zaman birbirlerinin iç seslerine dönüşüp bütünü oluşturuyor.

- Kitap dünyasının genç isimlerinden biri olarak, eserlere olan ilgiyi nasıl buluyorsunuz?

- Aslında 'Gölgede Yaşamak', bu yönde zamanı sorguluyor. Kitap piyasası çok zenginleşti. Ama bu niteliği de düşürdü gibi görünüyor. İyi olan, edebiyat değeri yüksek olan kitaplar, okuruyla daha az buluşuyor. Gerçi bu her zaman için böyleydi. Tabii çağımızla da ilgili. Hız ve koşuşturma insanlara kendisiyle buluşturmayı unutturdu.

- Öğretmenliğiniz dolayısıyla minik öğrencilerinize bu yönde önerilerde bulunuyor musunuz?

- Yeni nesil gümbür gümbür geliyor. Seçici iyi okuyan çocuklar çok fazla. Eskiden çocuk edebiyatı ülkemizde bu kadar zengin değilken, şu an bambaşka tablo söz konusu. Çevirilerle, nitelikli yazarlarımızla bu alan çok zenginleşti. Benim çevremde gördüğüm çocuklar, okuyor. Çok umutluyum. İnsanlar nitelikli yazarlara sahip çıksın önerisinde bulunmak istiyorum. Bu nedenden dolayı Yunus Nadi Ödülü, edebiyat dünyasında çok önemli paya sahiptir. Sanatın da kirlendiği bir ortamdayız.

- Öğretmenlik sabır ve emek isteyen bir meslek. Bu anlamda kitaplarınızı yazarken zor anlar yaşadığınız oldu mu?

- Elbette. Ama besleyen yanları çok fazla. Çünkü mesleğim gereği yaşamın içindeyim. Her çocuk her genç ayrı bir yaşamı temsil ediyor. Öğrencilerim de beni besliyor.

- Çocuk edebiyatına da önem veriyorsunuz. Diğer yapıtlarınızdan da bahseder misiniz?

- İlk kitabım Büyük Kızlar Ağlamaz geçen yıl yayımlandı. İlk kitabım olmasına karşın güzel eleştiriler aldım. Uzun sürede damıtarak yazdığım bir kitaptı. Toplumun çok farklı kesiminden insanların bir araya geldiği bir eser. Kitap, birbirinden farklı tarzdaki öyküleri şemsiye gibi kucakladı. Geçen hafta da Sokağın Kuyruğu adlı çocuk kitabı yayımlandı. Sokak ve ev kedilerini konu alıyor. Sokaktaki yaşam, mahalle insanları ve hayvanlarla olan ilişki ele alındı. Söz konusu çocuk olunca da renkli bir hal aldı.

- Öykülerde kadına yönelik bakış da göze çarpıyor.

- Evet. Erkeğin kadına, kadının erkeğe bakışı söz konusu. Kitabın ana meselesi bu değil ama öykülerin da genelinde bu hissediliyor.

5 Mayıs 2011

'Şiir sizi istediği durağa götürür'

2011 Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü kazanan Melisa Gürpınar, zamanın tüm boyutlarına eşit mesafede dururken, 'Bugünden kopmadan, gelecek için öngörüler geliştirir ancak geçmişte kalanlara da kıyamam' diyor.

Erk Acarer

Cumhuriyet Kitap- Şairin zamanı, mesaisi olur mu?

- Şairin zamanı da herkesinki gibi kendine tanınan bir ömür kadar. Bunun içinde elbette şiire ayrılmış mesai saatleri var. Hayattan çalınmış ya da hayata adanmış saatler... Günün birinde kullandığınız dil size bir iyilik yapar, birkaç sözcükten ibaret bir dize yazmanıza neden olursa, onu bir şiire dönüştürecek işçiliği sürdürürsünüz. Şiirin nerede ve nasıl biteceği ise, şairin de bilemeyeceği bir sırdır işin başında.

- Şiir hayale mi yoksa gerçeğe mi daha yakın duruyor?

- Şiir öncelikle bilince yakın durur. İnsan zihninin bütün özelliklerinden yararlanır. Yaratıcı yazarlık da bunu gerektirir. Kuşkusuz ben de düşlerden, imgelerden ve algıladığım gerçeklerden yararlanırım.

- Şiirinizde, gerçek bir hikâye bütünlüğü var, kurguyu nasıl yapıyorsunuz?

- Heykeltıraşın taşı yontarken düşünmesi gibi ben de şiir yoluyla anlatmak istediklerimi, kimi zaman kurgusal bir öykü bütünlüğü içinde sunmak isterim. Bu, görsel rengi verilmek istenen duygunun daha kolay anlaşılmasını sağlar. Ayrıca şiirde kullanılacak olan her türlü biçem kendine özgü bir kurgu ister.

- Sizin önem sıranızda, kurgu mu yoksa imgelemler mi daha ağır basıyor?

- Açıkça söylemek gerekirse, bir şiire başlarken nereye hangi bölümde ağırlık vereceğinizi bilemezsiniz. Çünkü şiirde, kurguya imgeleme, iç sese, benzetmelere ve şiir bilgisinin pek çok ayrıntısına yer vardır. Bütün bunlar sizi, şiirin istediği durağa götürür. Her biri ayrı ayrı yol gösterir şairine.

- Geçmişe ve şimdiye eşit mesafede durduğunuzu düşünüyorum...

- Bugünden kopamam, gelecek günler için öngörüler geliştiririm. Ancak geçmişte kalanlara da kıyamam.

- Toplumsal olayları, olan biteni şiirle sorgulamak' Şiiirin bir görevi var mı?

- Eğer bir sanatçının elinde yalnızca şiiri varsa, geçmişi, bugünü, dünyada ve ülkesinde olup biten toplumsal olayları onun üzerinden sorgular. Elbette bir aydının taşıması gereken sosyal sorumluluğu da taşır yazdıklarına. Burada ön koşul, şiirin kaldıracağı kadar yük yüklemektir ona.

- Şiirinizde, çevre ve insan ilişkileri, doğadan manzaraları ve hayatın akışıyla ilgili betimlemelere yer veriyorsunuz. Şair aynı zamanda iyi bir gözlemci mi?

- İzlemek, baktığını görmek, onu unutmamak, hep kullanıma hazır halde bulundurmak, âna ve nesneye karşı duyarlık alanları geliştirmek bir şairin vazgeçilmez özelliklerinden yalnızca birkaçıdır.

- Şiir ve başkaldırı ya da şiirle başkaldırı, muhalefet konusunda neler söylersiniz?

- Şiirle sorgulama yapmak da muhalefet yapmak da mümkün. Başkaldırı şiir gibi özel bir dil ile yapılırsa, çok etkileyici olabilir. Yeter ki şiire zarar verecek kadar bir ölçüsüzlük taşımasın. Çağlar boyunca toplumlar bütün zor zamanlarını şiirin desteğiyle atlatmış ve güzel günlerini şiirle kutlamışlardır. Üstelik kültür de şiirin diliyle sözel olarak aktarılmıştır bellekten belleğe. Şiirin, çok büyük sorumluluklar üstlendiği dönemler vardır.

- Şiirin yanı sıra oyuncu, eleştirmen, oyun yazarı olarak da sanatın farklı dallarıyla ilgilisiniz. Bunlar arasında, sizin açınızdan şiirin önemi nedir?

- Tiyatronun doğuşu da şarkı ve şiirledir. Tiyatro bana şiir kadar yakın geldiği için, konservatuvarda okudum ve elli yıldır tiyatro sevgisini hiç eksik etmedim yüreğimden. Sözün büyüsünü öğrenmemde sahnenin de katkısı oldu. Bunula birlikte şiir kişisel ve toplumsal koşullar ne ölçüde caydırıcı olursa olsun ayrılamadığım bir sözcük oyunu bence. Dil ile aramdaki bir koşuşturmaca. Alışkanlıktan da öte, bir bağımlılık gelişmiş demek ki bende, bu az sözcüklü çok katmanlı yapıyla aramda. Şiirle avunuyorsunuz, şiirle paylaşıyorsunuz. Belki de birbirinizin yalnızlığı ve çaresizliği oluyorsunuz, bu kalabalık gezegende.

5 Mayıs 2011

Kapıyı 'umutla' çalıyor!

Yunus Nadi Şiir Ödülü'ne değer görülen Ünal Ersözlü, yaşama ayna tutmaya çalıştığını vurguluyor.

Ozan Yayman

Cumhuriyet Kitap- Bir başkasının yüzüne atılan tokadı kendi yanağında hisseden, yaşadığımız yüzyılın kavgalarla, savaşlarla cehennem yerine döndüğünü bilen, 'Orta yerde acımasız bir çark var' diyen; bu çarkın gölgesinde hayatın anlamını arayan, insana dair ne varsa ona ayna tutmaya çalışan, Anadolu'nun değerlerini melodik bir dille aktaran bir gazeteci çalıyor kapınızı.

2011 Yunus Nadi Şiir Ödülü'ne,'Kapıyı Çalıyorum' adlı dosyasıyla değer görülen gazeteci-şair Ünal Ersözlü, kapıyı hüzünle çaldığını söyleyerek ekliyor: 'Ama bir yandan da umutla, şiirle...'

Yunus Nadi Ödülü'nü almanın kendisi için büyük onur olduğunu aktaran Ersözlü, 'Bu onuru şiirseverlerle paylaşmanın mutluluğunu yaşıyorum' diyor.

1980 yılında başladığı şiir serüvenini aralıksız sürdüren Ersözlü, kendisini değerlendirme konusunda zorlanacağını ifade ederek, 'Az yazan, yazdıklarını yaşanmışlıklardan süzmeye çalışan bir şairim' diye konuşuyor. Çok iyi şairlerin yetiştiği bir ülkede şiir serüvenine katılmanın zor yol olduğunu aktaran Ersözlü, şiir ve şairliği adına şunları söylüyor:

'Onca iyi usta şairin yanında, şiir serüvenimde amacım, hep iyi şiirin peşinde koşmak oldu. Zaman dehlizinde, insanlık sahnesinde, şiirle kalıcı olmak istedim. Şiir ve şairlik, benim için, bazen totaliter sınırlarla, bazen zorbalıklarla çevrilen, soluklarımıza kıyılmış bu telaşlı gündelik hayattan; emek vererek, mücadele ederek kurtarılmış bir ada. Ancak o 'özel adaya sığınarak', yaşamı tüm boyutlarıyla hissedip, yaşayabiliyorum. O şiir adası acı ile bazen de yoğun sevinçlerle kurulu. Yazdığım her dizeyi, emek vererek, kocaman Türk şiirine layık olmaya çalışarak, üretme çabasında oldum. Ayrıca kendimi derinlikli şiir sanatının, çok mütevazı bir yolcusu, sadece bir şiir işçisi olarak görüyorum. Bu nedenle Yunus Nadi Ödülü, benim için çok anlamlı, şiirime büyük değer katan, tarifsiz güzellikte bir onur.'

Ünal Ersözlü'nün, Yunus Nadi Ödülü'ne değer görülen, 'Kapıyı Çalıyorum' adlı şiir dosyası önümüzdeki günlerde Kırmızı Yayınları tarafından yayımlanacak. Şair, dosyasıyla ilgili olarak, 'Şiirde biçim ve ses anlamında yeni yollar açmaya çalıştığım, özde ve biçimde peşinde koştuğum yeni arayışlarımın devamı niteliğinde bir yapıt. Bu çalışmamda, bir yandan bugünden geçmişe, eylül yıllarına, darbe günlerine giderken; diğer yandan günümüzün acımasız çarklarında; hayatın anlamı, aşk, inanç, insanın tüm halleri, zorbalık, hüzün üzerine, günümüze ayna tutmaya çalışıyorum' görüşlerini vurguluyor.

'Kapıyı Çalıyorum' ile ayrıca insanın özündeki gerçek acıyı yansıtmaya çalıştığını aktaran Ersözlü şunları söylüyor:'Günümüzün bu kapısını çalarken, bunu fısıltıyla yapıyorum. Sessizce, sessiz şair çığlığı ile 'lütfen sesime kulak verin' deme arzusundayım. Çığlığım, fısıltılı halinde. Herkesin bağırarak, birbirini ötekileştirerek konuştuğu günümüz Türkiyesi'nde, sessiz, sahici, fısıltılı çığlıkların daha etkin olacağına inanıyorum. Ülkemi ölümden uzaklaşmaya ve sahici barışa çağırıyorum. Kötü bir çağda yaşıyoruz. Başta kendi coğrafyamız olmak üzere kanla kirlenen, kanla beslenen kötü bir dünya var. Ortadoğu'da bebeklerin öldürüldüğü dünya söz konusu. Şiirsel duyarlılığın bu tablonun dışına taşması söz konusu olamaz. Ölümlerin, acıların, savaşın, kötülüklerin teşhirinin, barış arzusunun şiire girmemesi mümkün değil. Barış çağrısının şiirde olmaması olanaksız. Goethe'nin deyişiyle 'insan kendisini, sadece insanda tanır' ve kanımca gerçek şiir de, özünde hayatın, insanın aynasıdır.'

Ersözlü, kendisinin 78 Kuşağı'ndan olduğunu söyleyerek, 'Kuşağım, sevgiyle, saygıyla, alkışlayarak anabileceğim, dostluklarını da paylaştığım çok değerli şairlere sahip. Bu şairlerin, benim de dahil olduğum bazıları, geçmişte cezaevlerinde olgunlaştı. Elbette şiirin genel serüveni, sadece cezaevlerine, duvarların ardına sığdırılamaz. Ama demir parmaklıkların arkası da, hem şiire başlamak, hem de şiiri sürdürmek için başlı başına kışkırtıcı bir nedendir' diyor. 12 Eylül süreciyle birlikte tanıştığı cezaevi yıllarının şiirinin üzerinde derin izler taşıdığını söyleyen Ersözlü,'Kapıyı Çalıyorum'da da, görünenin altında, bu iz hep var, o yılların izi hep sürüyor' diyor.

5 Mayıs 2011

'Kadına şiddet yakıcı ve bâkir'

Kız Doğursun Anneler adlı dosyasıyla Yunus Nadi Sosyal Bilimler Araştırma Ödülü'ne değer görülen Eray Karınca, hukuk koridorlarına yirmi altı yılını veren bir yargıç. Karınca, çalışmasını bu süreçte tanıklık ettiği olayları ve Türkiye'deki yasal işleyişe dikkat çekmek için yapmış. Karınca'yla Yunus Nadi Ödülleri ve kitabı üzerine söyleştik.

Sevil Arınan

Cumhuriyet Kitap- -Yunus Nadi Ödülleri yazın dünyasında önemli, birçok yazara da ödül veren bir yarışma. Bu anlamda yarışma kitap dünyasına neler kazandırıyor?

- Yunus Nadi Ödülleri, Türkiye'nin en saygın ödülüdür. Alanının en iyilerini kamuoyuna duyurarak, kültürel varlığımıza çok önemli katkı sağlıyor.

- Size ödül kazandıran Kız Doğursun Anneler adlı çalışmanın hazırlık sürecini anlatır mısınız?

- Fikir babası, rahmetli Ahmet Küflü. İki ayda yazabileceğimi sandığım bu çalışma, öncelikle konunun dinamikliği, yani her an yeni bir olgunun ortaya çıkması, nikâhsız birliktelik ve boşanmış kadınların korunmasına ilişkin Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararının uzun sürede yazılması, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin yeni kararları ve en çok da yeni yasa çalışmasının ve ödülün sonuçlanmasının beklenmesi gibi nedenlerle iki yılı buldu. Kuşkusuz bu arada metin oldukça zenginleşti.

- Çalışmanız okura ulaştığında kadınlar 'hakları' konusunda neler öğrenebilecek?

- Kadınlar güçlenecek. Çünkü bilgi çok önemli bir güç. Hele sevgi ve çalışmayla desteklenmişse. Kadınlar, hem fiili durumu, yani hâlâ olanı hem de ne yapmaları ve ne yapılması gerektiğini görecek.

- Bilindiği gibi son dönemde kadına yönelik şiddetle ilgili haberler arttı.

- Arttığı somut biçimde görülüyor. Öte yandan kamuoyunun bu konudaki duyarlılığının çoğalması da kadına yönelik şiddeti daha görünür kılıyor.

- Eşi tarafından öldürülen kadınların bir bölümü, şiddet döneminde korunma talebinde bulunmuş. Hatta cebinde başvuru dilekçesini taşıyanlar da olmuştu. Sizce kadınların korunma talebi neden yanıtsız kalıyor?

- Aslında bu sorunun yanıtını vermek için yazdım. Diğer ülkelerden farklı olarak Türkiye'deki sorun kadının, erkeğin 'önlenebilir' şiddetinden korunamıyor olması. Yoksa kadına yönelik şiddet hemen her ülkede var. Karar merciindekiler ve güç sahipleri bu sorunun kökeninde ayrımcılığın, erkekle-kadın arasındaki eşitsiz güç ilişkisi olduğu kavramalı. Sorunu çözmek konusunda içten olmalı. Ne yazık ki yönetenler bu sorunu, 'Vah zavallı kadınlar dövülmeseler, öldürülmeseler'den öte görmüyor ya da eğitimsiz erkeklerin bunu yaptığını düşünmek, kolaylarına geliyor. Daha da kötüsü onlar konuyu oy için medya ise okunurluğu ve izlenirliği arttırmak için bunu yapıyor. Reyting kaygısı. Hâlâ 'Çılgın Aşık sevgilisini öldürdü' demiyorlar mı? Diyenin ya da yazanın 'Katil biraz da sensin' diyerek yakasına sarılasım geliyor. Hatta bazılarına telefonla ulaşıp, uyarıyorum.

- Peki iktidar kadına koruma konusunda nasıl bir tablo çiziyor?

- Şaşkın. Kısmen iyi niyetli ama ideolojik konumu gereği çelişkili. Bu konudaki başarısızlığı Başbakan Tayyip Erdoğan da kabul etmiş olmalı ki Kadından Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf'ı 12 Haziran'daki genel seçimler için aday göstermedi.

- Muhalefet...

- İktidarın bu konudaki zayıflığının görüldüğüne ilişkin bir işaret yok. İkincisi kendileri de bu konuda iktidardan önde değil. Bu konuda ön almak gibi bir sorunlarının olmadığı, aday listelerinden belli. Kuşkusuz propaganda konusu ettikleri diğer alanlar da çok önemli. Ancak bu çabaları daha çok kompartımanların peşinden koşmaya benziyor. Kadının insan hakları ve şiddetten korunması sorunu o kadar güncel ve yakıcı ve bakir olduğu halde nasıl görülmüyor anlamak olanaklı değil.

- Çalışma yaşantınızda kitap yazmaya önemli bir zamanınızı ayırmışsınız. Peki yeni kitap hazırlıklarınız da var mı?

- Sorularla Kadına Yönelik Şiddet adlı kitabımın ikinci baskısı, şu sıralar Ankara Barosu tarafından basılma aşamasında. Bunun dışında üç kitap hazırlığım daha var. Bir tanesi yetişkinler için öykü dosyası. İkincisi 'Balık Barbaros' adlı çocuk öyküsü. Bir de kadının insan hakları konusunda yayımlanan makalelerimi toparladığım 'O Fotoğraf' adlı dosyam var.

5 Mayıs 2011

'Elimizde en bol malzeme bırakan Karabekir'

Atatürk'ün Üç Muhalifi I: Kâzım Karabekir adlı yapıtıyla Yunus Nadi Sosyal Bilimler Araştırma Ödülü'nü kazanan Osman Selim Kocahanoğlu, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye-Sosyal Bölümü'nü bitirdi. Yakın dönem tarihimizle ilgili çok sayıda inceleme ve anı türünde eserler veren Kocahanoğlu ile yapıtı üzerine konuştuk.

Fikret Dağlıoğlu

Cumhuriyet Kitap- -Atatürk'ün Üç Muhalifi isimli çalışmanız nasıl doğdu ve neden Karabekir'e öncelik tanıdınız?

- Ali Fuat Paşa ile Mustafa Kemal arasında Harbiye sıralarına kadar inen bir dostluk bulunur. Mustafa Kemal bu ailenin ekmeğini yemiştir. Dolayısıyla Ali Fuat Paşa ile Mustafa Kemal arasında diğerleri gibi derin bir ayrılık ve kopuş yaşanmaz. Karabekir ve Rauf Bey lidere karşı sert muhalefete giriştiği halde, Ali Fuat Paşa Çankaya sofrasından gene eksik olmaz. En erken ve sert anlaşmazlık Mustafa Kemal ile Karabekir arasında yaşanır. Bu, hem Karabekir'in kişiliğinden hem erken temasa gelmelerinden hem de ideolojik yaklaşımlardan kaynaklanır. Çalışmada Karabekir'e öncelik vermemizin nedeni, hayatının her anını anılarına ve notlarına yansıtması. Dolayısıyla Karabekir Paşa kendini zamanımıza taşıdı. Elimize en bol malzeme bırakan Karabekir Paşa.

- Mustafa Kemal'in hedefleriyle Karabekir Paşa'nın hedefleri gerçekten farklı mıydı veya en belirgin olarak bu ayrışma ne zaman yaşandı?

- Karabekir Paşa, kişiliğinin ideolojik parametrelerini açıkça ortaya koymadığı veya Mustafa Kemal gibi uygulama alanına çıkarmadığı için, yol haritasını kendi yazdıklarından anlamaya çalışırız. Psiko-sosyal zihin kodları belirsiz olsa da Türk ya da Türkmen kimliğiyle kendine bir aidiyet yaratır. Diğer yandan, 'evrimci-telifçi' diye kategorize edilebilen 'taassuptan uzak ve tekamül yanlısıyım' cümlesi bizim için anahtar bir söylemdir. Çeşitli vesilelerle vurgular bunu. Dindar ama mutaassıp değil veya hem dindar hem yenilikçi. Bu sözü modernite üzerinden kavramlaştırırsak, muhafazakâr bir kişilik yapısı veya anlayışı çıkar karşımıza. Karabekir Paşa açıkça tanımlamasa da, Batı uygarlığını sadece teknoloji transferi olarak benimser. Bu anlayışta, toplumun yaygın ve alışılagelmiş geleneksel değerlerinin kurcalanmaması, değişim uğruna örselenmemesi ifade edilmek istenir.

- O günlerde aralarında sanki fazla bir anlaşmazlık yokmuş gibi görünüyor. Öyle değil mi?

- Hayır öyle değil. Aslında anlaşmazlık konusu hem köklü hem de çok parametreli olarak gelişiyordu. Fakat mücadele sessizce gidiyor. Örneğin Karabekir Paşa, Mustafa Kemal'in diktatör olma, hatta padişah olma ihtimalini bile düşünüyor! Bunu yüzüne karşı da söyler. Aslında Karabekir ve Rauf Bey, salatanatın kaldırılmasına ses çıkarmasa da hilafetin kaldırılmasını istemiyordu. Zaten saltanat da hilafetin devam edeceği, devletin başında halifenin bulunacağı ümidi ve garantisiyle kaldırıldı. İşin garibi anlaşmazlığın ve kopuşun sinyali İsmet Paşa daha Lozan'dan dönmeden verildi. Rauf Bey İsmet Paşa'nın 'yüzünü bile görmemek' için başvekillikten istifa ederek Sivas'a gitti. Bu aynı zamanda Mustafa Kemal'in etrafını boşaltıp bunalıma sürüklemekti. Mustafa Kemal bu resti gördü. Bu sırada Karabekir Paşa Çankaya'da bir siyaset oyunuyla elendi. İkinci dönemde beklediği görevlere gelemeyip, sıradan bir mebus gibi köşede kalınca ister istemez tepki mekanizmaları harekete geçti. Kendi isteğiyle Ordu Müfettişliği'ne ayrıldı. Bu da Karabekir'in kopuş noktası...

- En yakın arkadaşlarının açık-kapalı muhalefetleri bile Atatürk'ü yolundan döndüremedi. Bu noktada Mustafa Kemal'in irade gücünü nasıl açıklarsınız?

- Gerçekten de Mustafa Kemal Paşa'nın en büyük özelliği olaylar ve kişiler karşısında gösterdiği sabır ve irade gücü. Bu sorunun cevabı da zaten Mustafa Kemal'in karizması, yani liderlik özelliğiyle yakından ilgilidir. Mustafa Kemal, eğer gemileri yakma cesaretini göstermese mücadele de akim kalabilirdi.

Atatürk'ün Üç Muhalifi: Kâzım Karabekir/ Osman Selim Kocahanoğlu/ Temel Yayınları/ 634 s.

5 Mayıs 2011 

193
0
0
Yorum Yaz