Orhan Pamuk Nobel alırsa ne olur?

29/10/2006 · Kategori: Deneme

Orhan Pamuk Nobel alırsa ne olur?

Orhan Pamuk, bugün dünyanın belli başlı bütün dillerinde ''Türkiye’den yükselen bir yıldız'' olarak selamlanıyor. Çünkü...

MUHSİN KIZILKAYA

ORHAN Pamuk adlı sıkıcı, kalın kitapların yazarı, İsviçre’de bir gazeteye verdiği mülakat sonrasında, Ortadoğu Gazetesi’nin ''Arş ey yiğitler vatan imdadına'' haykırışıyla, aynı sözleri biraz daha inceltip ''Kalkın ey ehli vatan'' diyerek büyük basının köşe başlarını tutmuş bir takım namuslu, dürüst vatanseverin de katılmasıyla, bir cadı kazanı daha kaynamaya başladı ülkemizde. ‘Yahudiler tarafından beslenmiş, memleketi içten çökertmekle görevli’ Orhan Pamuk, şimdi o kazana konmuş; kazanın altındaki ateşi de habire körükleyip duruyorlar. Orhan Pamuk iyice pişip helva oluncaya kadar ateşi söndürmeye niyetli değiller.
Orhan Pamuk’un ne dediğinin şimdi hiçbir önemi yok. Söylediklerinin doğruluğunu veya yanlışlığını tartışmanın zemini kaydı çünkü. Kaç Ermeni’yi kestiğimizi konuşmak, kaç Kürt’ü öldürdüğümüzü tartışmak, Pamuk’un söyledikleri karşısında soğukkanlılığımızı yitirmeden münakaşa etmek mümkündü aslında. Ne de olsa, bu tür tartışmaların önündeki yasal engeller şükür ki Kopenhag Kriterleri’ni kabul ettiğimiz günden itibaren kalkmış bulunuyor. Yasalarımızda yaptığımız değişikliklerle, fikirlerini şiddete başvurmadan açıklama özgürlüğüne kavuştuk birkaç aydan beri. En azından kağıt üstünde böyle bir hakkımız var.
Devlet bu düzenlemeleri yaptı yapacağına ancak, şimdi devletin yerine başka bir güç geçti. Her vesileyle kendini birinci güç ilan eden basın, adeta devlete bu değişiklikleri neden yaptın der gibi, fikirlerini beğenmediği birilerini darağacına çekiyor. Efendim Orhan Pamuk, Nobel Edebiyat Ödülü’nü almak için söylemiş o malum sözleri! Hatta içlerinden bir köşe yazarı, - ki kendisi Vanlıdır. Eminim çocukluğunda büyükbabası Van’da, tehcir sırasında Ermenilerle ilgili birçok acıklı hikaye anlatmıştır kendisine - ''Verin şu herife Nobel ödülünü de biz de kurtulalım,'' diye yazdı.
Kendisine köşe verenler, hangi yazarlık yeteneklerini göz önünde bulundurarak verdiler bilmiyorum ama bildiğim bir şey var: Nobel Edebiyat Ödülü’nü ülkesini eleştirenlere, devletinin uygulamalarına karşı çıkanlara, mevcut duruma başkaldıran herkese vermiyorlar. Böyle olsaydı her gün bir Nobel Edebiyat Ödülü dağıtmaları gerekirdi. Çünkü bütün dünyada bu işi yapan milyonlarca namuslu, erdemli, muhalif yazar, gazeteci, bilim adamı var. Hepsini Nobel ile ödüllendirmeye kalkışsalar, ne ödül yeter, ne de İsveç Akademisi’nin parası!
Doğrudur Nobel Edebiyat Ödülü genellikle muhalif yazarlara gider. Çünkü edebiyat bir vicdan muhasebesidir. Bir topulumun bilinç altıdır edebiyat. Ahlakıdır, namusudur, duruşudur, geçirdiği evrelerdir, yaptığı değişikliklerdir, tarihinin yeniden yazılmasıdır; edebiyat toplumların kendisiyle hesaplaşmasıdır. Onun için bir toplumun vicdanıdır edebiyat.
Doğrudur, Nobel Edebiyat Ödülü’nü evcil yazarlara vermezler. Statükoyu savunanlara, rejimin bekçiliğini yapanlara, dalkavuklara, evet efendimcilere, sallabaşlara, el pençe divan duranlara, devletin her yaptığını onaylayanlara, tarihiyle yüzleşmekten korkanlara, hafızasının körelmesine yardımcı olanlara vermezler Nobel’i. Nobel, asi yazarların harcıdır; bugün kitaplıklarını birer Nobel Edebiyat Ödülü ile süslemiş olan bütün büyük yazarlar, siyasal rejimlerle, ideolojilerle, diktatörlerle, statükoyla, durağanlıkla, devletleriyle başı derde girmiş olan yazarlardır.
Bakın Pasternak’a! Stalin diktatörlüğü, ödülünü almaya gitmesine bile izin vermedi. Bakın Çinli büyük usta Gao Xingjian’a! Kültür Devrimi’ni beğenmedi diye bütün yazdıklarını bir torbaya doldurup kendisine yaktırdılar. Yazdıkları ve politik görüşleri yüzünden sürgüne gönderilen Gao Xingjian’a 2000 yılında ödül verilmesine çok kızan Çin hükümeti, ''Dünyada bunca Çinli yazar varken neden Gao’ya ödül verildi''ğini sordu İsveç Akademisi’ne. Bakın Portekizli Jose Saramago’ya. Ülkesindeki bağnazlığa dayanamadığı için sürgünde yaşamaya karar verdi! Bakın Şili’nin tiz çığlığı Neruda’ya!
Hangi diktatöre baş eğdi o büyük yaratıcılar? Dario Fo İtalyan hükümetiyle, Kenzaburo Oe Japonlarla, Toni Morrison siyahların dramını yazdığı için Amerika’yla, Octavio Paz Meksika’nın vicdanıyla, Günter Grass Nazizmle uğraştığı için Almanlarla hesaplaşırken, Jean-Paul Sartre görüşlerine bile katılmadığı Maocuların yasaklanan dergisini satarken hangi gazeteci, hangi aydın, hangi vicdan sahibi kalkıp ''Verin şu heriflere Nobel Ödülünü de kurtulalım!'' dedi.
Bir ülkenin yazarının Nobel’e yakın olması, o ülkenin okumuş yazmışlarını sadece sevindirebilir, bulundukları yerden daha yükseklere yüceltebilir onları. Çünkü Nobel, bir ülkenin vicdanına verilir. Özellikle vicdansızlıkta ileri gitmiş, kendi insanına kan kusturmuş, susturulmuş toplumların içinden çıkan büyük yaratıcılar, büyük yazarlar, bilim adamları o kirli tarihi az buçuk temizleyebilirler. Nobel bir hediye değildir; hele bir topluma duyulan öfkenin aracı hiç değildir.
Orhan Pamuk, bugün dünyanın belli başlı bütün dillerinde ''Türkiye’den yükselen bir yıldız'' olarak selamlanıyorsa, ''1 milyon Ermeni’yi kestik, 30 bin de Kürt öldürdük'' dediği için değil, tarihi barbarlıkla özdeş olarak bilinen bir halkın içindeki yaratıcı dürtüyü, Batı macerasını, eşyayla ilişkisini, tarihiyle yüzleşmesini, bireyleşme macerasını, dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan İstanbul’u dünyaya tanıttığı içindir. Türk edebiyatının kanonlarını oluşturan temel eserlerine, birbirinden kıymetli 7 dev eser kazandırdığı içindir. Bugün onu ‘vatan haini’ ilan edenlerin, yarın hiçbir yerde esamisi bile okunmayacak. Ama dünyanın en uzak köşesinde dahi onun bir romanını yüzlerce yıl sonra eline alan, adını hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz biri, onu büyük bir Türk yazarı olarak selamlayacak!
Sözü yine Nobel’e getirelim ve Çetin Altan’dan bir alıntıyla bitirelim:
''1901’den bu yana bilimsel alanlardaki Nobel ödüllerinin, dünya üniversiteleri arasındaki paylaşım tablosu, bebeklerin süt emme döneminde asılmalı odalarının duvarlarına... Annelerinin memeleri gibi, biberonları gibi, dünyaya geldikleri ortamın doğal bir parçası olarak görmeliler, duvardaki Nobel listelerini...''
Orhan Pamuk Nobel alsa, biz ondan kurtulmayacağız, belki de o bizi kurtaracak

!http://www.milliyet.com.tr/ozel/kitap/080305/04.html

"'Bu lüferler AB'ye girer!'

29/10/2006 · Kategori: Deneme

Radikal2

HALKIN ARASINDA-1

"Yaratıcılığına hayran oldum: 'Balık depresyondan çıkarır.' Aynı vurguyla bağırarak bunu halka duyurdu".

"'Bu lüferler AB'ye girer!' diye gürledi balıkçı. Neden bilmem, Vehbi Koç'un bir dönem bakkallık yaptığını anımsadım. 'Biz girelim de hele' dedi müşteri, bana dönüp göz kırparak"

02/10/2005 ŞEBNEM İŞİGÜZEL

"Bu lüferler AB'ye girer!"
Karaköy'e indim. Balık aldım. Palamut. Epey ucuzlamış. Dalmış, balıklara bakakalmışken bir kadın daha geldi. "Taze mi?" diye sordu. "Taze" dedi balıkçı. Kadın dudak büktü. "Görmüyor musunuz gül gibi açmış kanatlarını..." dedi balıkçı. Gür sesiyle slogan atar gibi söyledi bunu. Anasının eteğine yapışmış çocuk, "Kanatları değil, solungaçları" diye düzeltti. "Sen bilmiyorsun bunlar Boğaz'ı uçarak geçiyor..." dedi balıkçı yine slogan atar gibi. Epey gürdü sesi. Ana oğul gittiler.
Bir an kadının balıktan anladığını, bana takma solungaçlı ya da kanatlı palamutların kakalandığını düşündüm. Benim açımdan da taze balık yemenin hassasiyetine vurgu yapmak için, "Çocuk yiyecek ha!" dedim. "Afiyet olsun" dedi balıkçı. Telefon numaralarının yazılı olduğu kartviziti uzatırken, "Çok yesin ama çabuk büyümesin" dedi. "Benimki üniversiteyi bitirdi ama işsiz. Depresyonda." Sonra aklına yeni bir slogan daha geldi. Yaratıcılığına hayran oldum: "Balık depresyondan çıkarır." Aynı vurguyla bağırarak bunu halka duyurdu. Kartviziti elime almışken, "Arayın" dedi. "Zehirlenirsek mi?" dedim. Ayıp ettin der gibi gülümsedi. Başka bir müşteri geldi lüferleri sordu, almaya karar verdi.
"Bu lüferler AB'ye girer!" diye gürledi balıkçı. Neden bilmem, Vehbi Koç'un bir dönem bakkallık yaptığını anımsadım. "Biz girelim de hele" dedi müşteri bana dönüp göz kırparak. Ayaküstü tanımadığı kadına göz kırpmasından da anlamış olacağınız üzere yaşlı ve sevimli bir adamdı. "Avrupa'ya önce bu denizleri, bu lüferleri almalılar!" dedi bizim şahane balıkçı. "Sus valla dava açarlar sana" dedi sevimli müşteri. Temizlenmiş, takoz takoz doğranmış palamutlarımı, paramın üstünü almıştım, ama balıkçının gösterisini izlemekten kendimi alamıyor, oradan ayrılamıyordum. Roka demetlerini, maydanozları yerleştirmeye koyuldum ağırdan. "Avrupa hak-hukuk diyecek, birileri de gak guk edecek" dedi lüferlerinin fazla hırpalanmamasını rica eden müşteri. "Usulü biliyorsunuz" dedi balıkçı. Lüferlere istinaden söylemişti bunu. Ama müşteri üzerine alındı. "Emekli hukukçuyum" dedi. "Avrupa Birliği'ne girmemiz şart. Yoksa bu denizlerde balık bırakmazsınız siz" diye de ekledi. "Balık en basit örnek pek tabii" dedi bana dönerek. Muhabbetin devamı gelmeyince AB'ye girmesi muhtemel lüferlerin yanından ayrıldım.
Niyetim metroyla Tünel'e çıkıp eve kadar yürümekti. Karaköy meydanını aşarken İstanbul'da meydanların çok yorucu düzenlendiğini düşündüm. Sonra acıktığımı düşündüm. Simit almak istedim ama çocukken elimizde yiyeceklerle yollarda yürümek ayıptır, bayağılıktır, "açııım, açııım" diye bağırsan daha iyidir türünden garip bir terbiyeden geçtiğimiz için vazgeçtim. Sonra önümsıra bu semtin yabancısı iğne topuklar gördüm. 'Bayan İğne Topuklar'ın kol çantasının koyu kahvesinden bende de vardı. Halam taklitçiden almıştı. Öyle ki kendisi bu taklit çantayla Fransız gümrüğünden geçmeyi başarmıştı. Benim de ne bu hikâye ne de çanta umrumda olmamıştı. Neyse, önümsıra giden kadın pat diye dönüverdi, "Ay biz karşıya nasıl geçeceğiz?" dedi. Şaşkınlıktan hemen cevap veremedim. Zira kadın yanındaki arkadaşıyla birlikte simit yiyiyordu ve dudağının üstündeki susam parçasını bir illüzyonist gibi yok edivermişti. Tarabya'dan geliyor, Kapalıçarşı'ya gidiyorlardı. Taksi şöförüyle kavga etmiş burada inmişlerdi. Kadının cep telefonu çaldı. Kulak kesildim: Kapalıçarşı'daki taklitçi, Longchamp'in geçen yılki Tracy Emin imzalı yazılı çantalarından küçük bir parti daha üretmişti. Üniversiteli kızını taklit bir çantayla sevindirecek olmaktan dolayı mutluydu. "Koş koş" diyordu telefondakine, "Gel, gel! Sen de al! Gelemezsen ben alayım seninkine. Ama bizimkiler aynı bölümde. Yok benimkisi ekonomide değil. Nereden çıkarıyorsun, uluslararası ilişkilerde..." Bu arada Bayan İğne Topuklular, Karaköy'ün yeraltı dehlizlerinde kaybolmamak için peşimsıra geliyorlardı. Telefon konuşmasını bu kadar iyi duyabilmemin sebebi buydu. Telefonu kapatınca yanındakine dönüp, "Kalbini kırdım ama" dedi. Vicdanının sesini çabucak keserek ekledi: "Olacak şey mi canım? Aynı üniversitenin uluslararası ilişkiler bölümündeki iki genç kızın aynı taklit çantayı kullanması..." İki kadının ağızlarından çıkacak "cık cık cık" sesi topuklarından çıktı.
"Taklitçiler ve kullanıcılar cezalandırılacaklar" dedim. "AB süreci başlar başlamaz". Bunu söylemem inandırıcı oldu. AB'yi yani. Halk arasında AB herşeye inandırıcılık katıyor. Kadınlar kendi aralarında bunu tartıştılar: Zaten yerüstündeki dükkân yerin dibine girmiş, randevusuz müşteri kabul edilmez olmuştu. "Sanki akla ziyan bir şey alıyormuş gibi" dedi diğeri. "Polis bile bekliyor olabilir" dedim kadınlarla hayatım boyunca karşılaşmayacağımızı varsayıp saçmalamakta ve zırvalamakta beis görmeden. Üstüne üstlük kadınlara kendi irademle yanlış çıkışı gösterdim.
Bir uluslararası ilişkiler öğrencisinin bugünlerde kafa yorması gereken önemli bir mevzuuyu Karaköy-Tünel metrosunda yaşlı bir çift tartışıyordu. Mevzuu şuydu: Devlet vaktiyle azınlık mallarına el koymuştu. Koymakla kalmayıp bunları satmış, kiralamış ne istiyorsa yapmıştı. Durum Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gitmişti. Dışişleri uzlaşmaktan yanaydı ama Vakıflar Genel Müdürlüğü ayak sürüyordu. Belli ki yaşlı çiftin bir yakını devlete güvenip böyle bir gayrimenkule yatırım yapmıştı. Şimdi ne olacaktı? AİHM kararı bir ay sonra açıklayacaktı. Muhtemelen azınlık malları iade edilecekti. Ben halkın düşünce ve hislerini aktarıyorum. Ciddi bir yazar tarafından ele alınması gereken bir konu esasında. Kadın, "Varını yoğunu harcadı" dedi. "Muslukları bile değiştirdi". Adam soğukkanlıydı: "Devletin adının geçtiği yerde bir usülsüzlük olabileceğini nereden bilsin" dedi. Benimle gözgöze gelmese daha başka şeyler de söyleyecekti ama vazgeçti. Bizi Avrupa'ya istemeyen Fransızlar gibi "İkinin üçü vardır" deyip tekrar AB hayaleti olabilir, "AB süreci zartı zurtu olmasa Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün yaptığı yanına kâr kalır, hak hukuk işlemezdi" diyebilirdim ama bu kadarı fazla olurdu. Ayrıca adam elimdeki torbadan baş vermiş yeşillik demetini görünce benim maydonozları birkaç kere sudan geçirmekte ısrarlı masum bir ev kadını olduğuma kanaat getirip devam etti: "Evet oğlumuz mağdur oldu ama işin evveliyatını da düşünmek lazım. Bizden daha mağdurları var, varmış" dedi. Ama aldığı cevap, "Başkalarını düşünemem efendim" oldu.
"Artık düşüneceksiniz" dedim. Böyle zamanlarda bir yanım, "Roman yazmıyorsun, hayattasın, yaşıyorsun, kafana çantayı yersen ne yapacaksın?" der. Ama o yanım hep geç kalır. Neyse hanımefendi bu münasebetsiz çıkışıma o kadar şaşırdı ki sustu. Avrupa'nın ilk metrosundan indiğimizde AB sürecinin halkın, toplumun tıpkı bir puzzle gibi eksilmiş parçalarını tamamlayabileceğini düşündüm. Bana kalırsa eksik parçalar şunlar: Başkalarının haklarına saygılı olmak, sorumluluk, hak, hukuk, adalet duygusu, bir toplum içinde yaşadığını unutmamak, eğitim, bilinç, şuur, hafıza, medya ahlâkı, toplum ahlâkı, iş ahlâkı, vicdan, kendini başkalarının yerine koyma, haber bültenlerinde cıvımamak, gazetelerde yorumsuz haber okumak, magazinin magazin, haberin haber olması, ikisinin karışmaması, popüler kültür vanasını zehirlenecek kadar açmamak, diğerlerini ötekileri, başkalarını da sevmek, herkesin bir annesi, seveni olduğunu düşünmek, farklı olanı aşağılamamak, tarihi doğru bilmek, iyi mantık yürütmek, sözünde durmak, okumak ama edebiyat da okumak.
Tıpkı benim beş tane parası ödeyip aldığım palamut parçalarından üç buçuk palamutu zar zor çıkarmam gibi toplumsal puzzle'ın da neredeyse bütün parçaları eksik. Avrupa düşüncesi kafamıza yerleştiğinde satın aldığımız balıklar eksiksiz, güven telkin eden kartvizitlerin üzerindeki numaralar kullanılır olacak, devlet vatandaşına kusur etmeyecek, uluslararası ilişkiler öğrencisi taklit çanta arzusunun içine kendisini damardan öğrenci yapacak fikirleri de koyacak.
Evet bana kalırsa da lüferler AB'ye girer. Çünkü onlar bütün.

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=5121

Radikal2

"Türklük" üzerine serbest çağrışımlar
"Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlılar tarihi düşmanlarımızdır. Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Rumenler yeni düşmanlarımızdır"

25/09/2005 AYŞE HÜR

MHP Genel Başkanı Dr. Bahçeli'nin Türkiye'nin farklı renklerde, kokularda ve boylarda çiçeklerden oluşan bir çiçek bahçesi, Türklüğün de sadece vatandaşlık bağı olduğu yolundaki gayet makul tezi, gayet anlaşılır nedenlerle, ülkücü hareket içinde ciddi tartışmalar yarattı. Radikal kanattan Ümit Özdağ'a göre bu sözler ve MHP Genel Başkan Başdanışmanı Gürcan Dağdaş'ın aylık bir dergide yayınlanan "Genom Projesi, Milliyetçilik ve Vatandaşlık" başlıklı makalesi, Türk milliyetçiliği ideolojisini kökten değiştirme teşebbüsü idi, dahası milliyetçi hareket için bir yüzkarasıydı. Makaleye konu olan proje, National Geographic Derneği ve IBM tarafından desteklenen İnsan Genom Projesi (HUGO) çerçevesinde, 13 Nisan'da başlatılan gen taraması çalışması idi. İddialara göre, çalışmalar sonunda Anadolu'da Türk dili ve kültürünün yayılmasına rağmen, Selçuklu ile Orta Asya'dan gelen Türk geninin Anadolu'da fazla yayılmadığının ortaya çıkacağını düşündüğünü söyleyen proje yöneticisi Dr. Wells "Türkiye çok heterojen. Kendinizi Türk sayabilirsiniz. Ama kökleriniz başka yere uzanabilir" diyor, MHP yönetimi de bu görüşlere itiraz etmek yerine, bunu yeni milliyetçilik anlayışına dayanak yapmaya çalışıyordu.
Irkçı kanadın parlak ismi Ümit Özdağ, "Dr. Bahçeli'nin dediği gibi Kürtlerle sadece 1000 seneden beri mi birlikte yaşıyoruz? Türkiye farklı çiçeklerden (mozaiklerden) oluşan bir bahçe mi? Ve Avrasya'ya 4000 sene hükmetmiş Türk milletine sadece hukuki bir belge ile mi mensup olunuyor?" diye öfke içinde sorarken, Nazan Maksudyan adlı genç bir akademisyenin "Türklüğü Ölçmek: Bilimkurgusal Antropoloji ve Türk Milliyetçiliğinin Irkçı Çehresi 1925-1939" adlı bir kitabı da liberal sol çevrelerde epey tepki yarattı. Söz konusu dönemde 22 sayı yayımlanmış Türk Antropoloji Mecmuası'nın ayrıntılı bir analizini yapan Maksudyan'ın tezi, ırkçılığın Türk milliyetçiliğine sonradan dahil olmuş, onu bozunduran bir sapma ya da istisna olmadığı yolunda idi. Yazara göre Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra, milli kültürel kimliğin ayırdına varan hakim ideoloji, ihtiyaç duyulan etnik mitleri, hatıraları, değer ve sembolleri Orta Asya'dan gelen köklere, Oğuz Kağan'a kadar uzanan bir soya ve Türk dilinin eskiliğine dayanarak tedarik etmeye çalıştı. Böylelikle Cumhuriyet'in farklı halkları arasında saf Türk kanına sahip soylar lehine ırkçı bir ayrım yapıldı. Bu tez hakkında yorum yapmadan bir parantez açmak istiyorum. Kitapla ilgili eleştiri yazılarını okuduğum Ayhan Aktar ve Umut Özkırımlı'nın kullandıkları dil ve üslup pek çok açıdan Pierre Bourdieu'nun tanımladığı türden bir "sembolik şiddet" içeriyordu. Sanki akadimyanın erkek üyeleri, tabiri caizse, destursuz bağa girmeye kalkışan genç ve kadın akademisyene haddini bildiriyorlardı. Dahası yazarın soyadı, derinlerde bir çeşit Türk istisnacılığı da olabilir mi sorusunu sorduruyor. Hani "eğer Kemalist ideoloji hakkında bir şey söylenmesi gerekirse, bunu biz söyleriz" demeye getirmek gibi. (Sözü edilen yazılar için: 15 Temmuz ve 5 Ağustos 2005 tarihli Radikal Kitap ekleri) Parantezi kapatıp konuya dönelim.

Yağmur oğlum!
1930'ların Türkiye'sinde yaşananların Maksudyan'ın iddia ettiği gibi yapısal bir duruma mı işaret ettiği, yoksa uluslararası koşulların rüzgarı ile, Recep Peker tipi aşırıların empoze etmeye çalıştığı bir anomali mi olduğu konusu gerçekten üzerinde durmaya değer sorular. Bazıları Kemalizm'in Faşizm, Nazizm veya Stalinizm gibi sert çekirdekli bir teoriye sahip olmadığı, daha çok ampirist-pragmatist olduğu için popülist demagojiye ve kitlesel eylemlere yönelmediğini, sonuç olarak rejimi faşist olarak nitelemenin nüansları kaçırmak olduğunu ileri sürüyor. Bazıları rejimin faşist değil Bonapartist eğilimler taşıdığını söylerken, kimi araştırmacılar da o yıllarda parti ile devletin kaynaştığı bir modelin arayışı içinde olmanın geçici faşizan eğilimlerin kaynağı olduğunu iddia ediyor. Aslında 1929 Büyük Buhranı'nda liberalizmin çökmesi, demokrasi geleneği güçlü olmayan bütün Avrupa devletlerinde faşist rejimlerin ve diktatörlüklerin doğmasına neden olmuştu. Bu eğilimler bir anlamda 1980 sonrasının neo-liberal rüzgarın tüm dünyayı etkilemesine benzetilebilir. Türkiye'de epey sert esen faşizan rüzgarın, Almanların savaşı kaybedeceğinin ortaya çıktığı 1944'te nasıl söndüğünü Turancılar Davası'ndan anımsıyoruz. Yine de son yıllarda yaşananlar, ırkçı-Türkçü hareketin ideoloğu Nihal Atsız'ın 1941'de yazdığı "Yağmur Oğlum! Bugün tam birbuçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim, kapatıyorum. Sana bir resmimi yadigar olarak bırakıyorum. Öğütlerimi iyi tut, iyi bir Türk ol. Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlılar tarihi düşmanlarımızdır. Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Rumenler yeni düşmanlarımızdır. Japonlar, Afganlılar ve Amerikalılar yarınki düşmanlarımızdır. Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler içerideki düşmanlarımızdır. Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı. Tanrı yardımcın olsun!" şeklindeki sembolik vasiyetin boşa gitmediğini düşündüren pek çok olay yaşıyoruz.


İyisi olmaz
Bu konuda en yeni ipucu, Milliyet gazetesinin Türk Sosyal Bilimler Derneği çatısı altında, AB desteğiyle yürüttüğü bir çalışmayla ortaya çıktı. Çalışmada, Türkiye'yi temsilen 12 ilde, 4 bin 545 lise son sınıf öğrencisine farklı gruplara karşı önyargıları, Türkiye'nin en önemli sorunu olarak gördükleri konular ve bu sorunların çözümlerinde güvendikleri kurumlarla ilgili sorular yöneltmiş. Ankette etnik, dinsel, siyasal, cinsel, ulusal ve sınıfsal olarak farklı 24 gruptan oluşan bir listeye yer verilmiş ve liselilerden her grup ile ile ilgili olarak "1- İyisi olmaz, 2- Bazıları iyidir, 3- Çoğu iyidir, 4- Kötüsü olmaz" seçeneklerinden birisini işaretlemesi istemiş.
Anketin bulgularına göre, liselilerin büyük çoğunluğu sadece Müslümanlar ve Türklere karşı olumlu yargılar taşıyor. Araplar, siyahlar, ülkücüler, Avrupalılar, zenginler, Aleviler ve Almanlar'ın ortalama değerleri "bazıları iyidir" seçeneğinin üstünde çıkarken, dinsizler (yüzde 50,8), Ermeniler (46,5) ve Yahudiler (37,6) skalanın "iyisi olmaz" ucunda yer alıyor. Bunları eşcinseller, komünistler, hayat kadınları ve Çingeneler izliyor. İmam hatipli öğrencilerin en büyük alerjisi yüzde 60,8 ile dinsizlere karşı iken, bunu eşcinseller, hayat kadınları, komünistler, Yahudiler ve Ermeniler takip ediyor. Meslek liseliler ve düz liseliler, en çok Çingenelere karşı önyargılı görünüyorlar, buna karşılık Yahudilere ve Ermenilere karşı olumsuz duyguları ortalamanın altında. Müslümanlık dairesi içinde olan Araplara karşı önyargılı olanların oranı genelde yüzde 12,5 iken Kürtlere karşı önyargı, yüzde 29,4 civarında. Kürtlere antipati duyanlar düz liselilerde yüzde 32'ye, meslek liselilerde yüzde 35'e kadar çıkıyor. 12 Eylül deneyimini de gözönüne alarak, gençler arasındaki bu yabancı düşmanlığının farklı dinamiklerin sonucu olduğunu söylemek mümkün ama, bence ırkçılığın Türk milliyetçiliğindeki yerini daha iyi irdelemek gerekiyor.
Bu iç karartıcı yazıyı Aksiyon'un 209. sayısında Hakan Aydın'ın haberinde yer alan şu traji-komik anekdotla noktalayalım: Yıl 1935'dir. Atatürk, Türk tarih kuramının temelini oluşturan 'Türk Kavminin Ana Hatları' isimli kitabın ayakları yere basmayan bazı bölümlerinin yeniden hazırlanmasını emreder. Osmanlı mimarisi bölümü Sedat Hakkı Eldem'e havale edilir. Atatürk'ün başkanlığında Dolmabahçe Sarayı'nda toplanan Türk Tarih Kurumu Heyeti huzurunda, Eldem'in Mimar Sinan'ın büyük bir dahi olmakla beraber Osmanlı kültürü içerisinde eserlerini ortaya koyduğunu söylemesi TTK Asbaşkanı Prof. Dr. Afet İnan'ı rahatsız eder. (O sıralar Sokollu ve Mimar Sinan gibi kişilerin Rum ya da Ermeni olduğuna dair dedikodular epey yaygındır.) İnan, Mimar Sinan hakkında etraflı bir çalışmanın yapılmasını ister. Etraflı çalışmadan kastedilen, ırk konusunda en güvenilir ölçü olduğu kabul edilen kafatasının ölçülmesidir. 1 Ağustos 1935'te Mimar Sinan'ın Süleymaniye'deki mezarı açılır. Heyette yer alan Şevket Aziz Kansu, Sinan'ın kafatasının 89-90 ölçülerinde, yani Hiper-Brakisefal olduğunu rapor eder. Çıkan sonuç memnuniyetle karşılanır. Yani Mimar Sinan Ermeni veya Rum değildir, Türk'tür! Kafatası Antropoloji Müzesi'nde muhafaza edilmek üzere alıkonulur ve mezar kapatılır. Peki Sinan'ın kafatası şimdi nerededir? Daha önce de belirtildiği gibi Antropoloji Müzesi'ne kaldırılmıştır. Peki Antropoloji Müzesi nerededir? Böyle bir müze hiç olmamıştır ki...

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=5091

« Önceki :: Sonraki »