İran tarihi derslerle dolu / 3

28/9/2008 · Kategori: Inceleme


İran tarihi derslerle dolu / 3

Yazının en başında kesişen kümelere benzettiğim İran ve Türkiye'nin farklı olan yönlerini çok iyi bilmek gerektiğini yazmıştık. Bunlardan birisi olan Şiilik, temeli dine dayanan ancak gelenek/ yaşam/ siyaset biçimi haline gelmiş bir olgu İran tarihinde. Şiiliği anlamadan İran'ı anlamak çok zor.

Gül Atmaca

Cumhuriyet / Yazı Dizisi-

Din uleması laikliğe en büyük engeldi

"Şia" terimi "takipçiler" veya "izdeşler" anlamına gelen bir Arapça kelimeden gelmektedir. Şiilik ise Hz. Ali taraftarlığı demektir. Şii mezhebinin nasıl doğduğunu kısaca anlatmak gerekirse;

Hz. Muhammet 'in vasiyetine rağmen, vefatından hemen sonra kimin halife olacağı kavgası başlar. Önce Ebu Bekir halife seçilir, ondan sonra sırasıyla Ömer, Osman ve Ali gelir. Son üçünün ortak özelliği siyasi suikasta kurban gitmeleri.

Emevi Hanedanı'nın ilk hükümdarı Muaviye , 657 yılında Hz. Ali'ye isyan ederek onunla savaşır. Muaviye, Hz. Ali'nin 661 yılında bir Harici'nin suikastıyla şehit edilmesinden sonra zor kullanarak İslam devletini ele geçirir. Kendisinden sonra halifenin seçimle iş başına getirilmesini kabul etse de ölmeden önce oğlu Yezit 'i halife seçtirir (680). Dönemin ileri gelenleri bu duruma itiraz ederler. Özellikle, Peygamberin torunu Hüseyin , Yezit'in halifeliğini kabul etmez. Yezit ile savaşmaya giden Hz. Hüseyin, 10 Ekim 680 tarihinde, Irak'ta; bugün Kerbela kentinin bulunduğu yerde şehit edilir. Başı kesilen Hüseyin'in vücudunda 33 mızrak, 34 kılıç yarası vardır. Yandaşları, çölde susuz can verirler. Onları Yezit'e karşı savaşması için çağıranlar da yardımlarına gelmemiştir. İşte, hilafetin Hz. Ali'ye sonra da çocuklarına geçmesi gerektiğini ileri sürmeye dayalı siyasi bir taraftarlık olan Şiilik, Hz. Hüseyin'in şehit edilmesinden sonra zümreleşmeye başlar.  

Hz. Hüseyin'in Kerbela'da barbarca şehit edilmesi "Siyasi otoriteyi meşru saymama (Emevi hâkimiyetini kabul etmemek)" ve "Haksızlığa, zulme isyan (Halifelik Hz. Ali'nin hakkıydı ve çocuklarına geçmeliydi)" kültürüne bir de "matem" ve "acı çekme" kültürü ekler. Şehitlik 'kült' haline gelir. Siyah renk simgeleşir.

Örneğin, Humeyni, "...bir müstekbirler İslamiyeti (egemen sınıfların İslamiyeti) vardır, bir de mustazaflar İslamiyeti (ezilenlerin İslamiyeti) vardır..." diyordu. İran devriminin en önemli sloganlarından biri olan "mustazaflar" (ezilenler) çağrısı, böylece Şii İran halkında 14 asırdır sürüp gelen bir duyguyu harekete geçirmişti.

Hz. Hüseyin'e ağıt yakarken

İran'da yas ayı olan Muharrem'in en önemli günleri olan Tasua ve Aşura'da da Tahran'daydım (18-19 Ocak 2008). Sokaktaki törenleri izledim. Başkentin hemen hemen her sokağında binalara yası ifade eden siyah bayrak ve pankartlar asılmıştı. İki sıra olmuş, genç yaşlı erkekler hatta çocuklar, aralarında çalan büyük davullar ve güzel bir erkek sesinin Hz. Hüseyin'e ağlamaklı yaktığı ağıtlar eşliğinde sembolik zincirlerle dövünüyorlardı. Kadınlar ise kenarda onları izliyorlardı. Gözyaşlarını tutamayan çok kişi vardı. Törenlerin bir özelliği zengin-fakir, eğitimli eğitimsiz herkesin dövünenler ya da seyirciler arasında olması. Hemen hemen her sokaktan farklı gruplar bu töreni gerçekleştiriyorlar.

Grupların önünde ise Kerbela'da savaşan ordunun en önündeki gibi tunçtan yapılmış, çeşitli işlemeler, örtüler ve tüylerle süslenmiş "alem" taşınıyor. Burada, çok büyük ve ağır olan alemi tek kişinin taşımaya çalışması ise yine "acı çekme" kültürünün bir parçası. Kadınlar ve genç kızlar ise kenarda durup seyrediyorlar törenleri. Bu arada, sembolik zincirlerle "dövünenler" arasındaki delikanlıların saç stilleri (Tahran'da punk modası yaygın!) ve son moda şıklıkları dikkatimi çekiyor. Bu törenlerin aynı zamanda genç kız ve delikanlıların tanışma yeri olduğunu öğreniyorum. Gençler kendi aralarında bu törenlere "Hussein Party" adını vermişler. Tasua ve Hz. Hüseyin'in Kerbela'da şehit edildiği gün olan Aşura boyunca Tahran'ın her tarafında "ihsan" adı verilen içecek ve yiyecekler dağıtılıyor. Aşura dedikleri ise bizim aşuremizden farklı, kurban eti katılan bir aş. Tahran'da muharrem ayı boyunca camilerde ya da mahalle aralarına kurulan çadırlarda Hz. Hüseyin'e ağıt yakılıyordu.

Bu arada, kanlı törenlerin sadece belirli yerlerde yapıldığını, bahsettiğim törenlerin daha çok sembolik olduğunu bir kez daha belirtmek istiyorum. Törenler sırasında sağ elin kalbe doğru götürüldüğü bir bölüm var ki bu da Hz. Hüseyin'e kalpten olan bağlılığın, sevginin sembolü.

Mollalar gücünü nereden alıyor?

İran ile ilgili klişelerden birisi de mollaların İslam devrimi ile birlikte sahneye çıkmış olması. Oysa onlar Şiilik doğduğundan bu yana varlar ve siyasetin içindeler. Peki, mollalar gücünü nereden alıyor?

* Şiilikte, Sünni mezhebinden farklı olarak, Allah´ın insanlığa rehberlik edecek belirli liderler atadığına inanılıyor .

* Şiilerde iktidar inanç meselesidir ve meşru siyasi lider aynı zamanda ruhani liderliği de elinde bulunduran Hz. Ali ve soyundan gelen imamlara aittir.

* Küçük yaşta gaip (saklı) olan 12. İmam'ın ölmediğine ve halen hayatta olup kurtarıcı (mehdi) olarak tekrar geri döneceğine inanırlar.

* Şiilerin on ikinci imam gelene kadar din adamları ve ruhaniler imam vekili olarak görev yapabileceklerdir.

* Sünni doktrininde itaat edilmesi emredilen halife, padişah ve devlettir. Örneğin Osmanlı'da din kurumu devlet otoritesine bağlıydı. Yani ulema hiçbir zaman devletin karşısına rakip olacak güçte olmamıştı. Şii doktrininde ise itaat edilmesi gereken Hz. Ali ile onun soyundan gelen "12 İmam" ve şimdi onları temsil eden "ayetullah"l ardır. Şii toplumları bu yüzden din adamlarının etrafında örgütlüdür.

* Şii ulema Osmanlı'daki ulemayla kıyaslandığında ruhani otorite olarak daha etkin ve örgütlüydü. Osmanlı ulemasından farklı olarak, tasavvufi tarikatların rekabetine izin vermemekteydi. Ayrıca, gerek gördüğünde siyasi otoritenin meşruiyetini sorgulamakta, toplumun gerçek liderinin siyasi otoriteler değil, dini otoriteler olduğunu ileri sürmekteydi.

Şah neden başaramadı?

Atatürk 'ün izinden giderek İran'da laik bir cumhuriyet kurmak isteyen Rıza Şah Pehlevi bunu neden başaramadı sorusunun yanıtı da yukarıdaki açıklamalarda yatıyor. Yani Şii ulemanın gücü, laik bir cumhuriyet kurulmasının önündeki en büyük engellerden birisiydi. Şah, 1924 yılının başında harbiye nazırlığı ve başbakanlık görevleri sırasında ulemanın kudreti ve halk arasındaki itibarını daha iyi anlamaya başlamıştı. Çeşitli kentlerde (Tahran, Meşhed, İsfahan ve Kum'da) mollaların önayak olduğu gösteriler oldu. Şah, desteklerini kazanmak ya da en azından tepkilerini çekmemek için uzlaşma yoluna gitti. Tahta çıktıktan sonra da ulemaya bazı ayrıcalıklar tanımak zorunda kaldı. Reformlar yapmak için on yıl bekledi.

Vergiler Doğrudan Ulemaya

Şii ulemanın gücünün bir başka kaynağı zekât ve fitreleri doğrudan toplamaları ve dağıtmalarıydı. Esnaf, vergilerini doğrudan ulemaya ödüyordu ve tarihi birliğinden dolayı her zaman onların arkasından yürüyordu. Yani, Şii ulemanın ekonomik ve sosyal gücü, Sünni ulemayla kıyaslandığında kat kat yüksekti. Mollaların hem vakıf hem de kişisel mal varlıkları vardı.

Humeyni'nin 'velayet-i fakih' çözümü

İran'da Dini Konsey, 1969'a kadar "Mehdiyi bekleyelim mi, beklemeyelim mi?" diye tartışıp dururken Humeyni "velayet-i fakih" teorisini ortaya atıyor. Buna göre, uzun yıllar ancak mehdiyle gerçekleştirileceğine inanılan İslami idare için, mehdiyi beklemeye gerek yoktur, bu, yetkili bir fakih (İslam hukukçusu/bilgini) tarafından da gerçekleştirilebilir. Yani, Humeyni fakihlerin doğrudan yönetim tesis etme görevinin bulunduğunu (velayet-i fakih) söyleyip bunu pratiğe dönüştürdü. Baba tarafı, 18. yüzyılda Hindistan'a yerleşmiş olan ve soyu Yedinci İmam Musa el Kazım 'a dayandığı iddia edilen Humeyni böylelikle "mehdi vekili" olarak kabul edildi ve halk üzerindeki gücünü buna dayandırdı.

Bu arada, Humeyni'nin "velayet-i fakih" teorisine Şii dünyasından karşı çıkanlar olduğunu belirtelim. Örneğin, bazı Şiiler on ikinci imam hayatta olduğuna ve günün birinde döneceğine göre ona ait olan 'devlet yönetimi' ne vekil tayin edilmesinin doğru olmadığını savunuyorlar. Irak Şiilerinin büyük çoğunluğu tarafından ruhani lider olarak kabul edilen Ayetullah Sistani de dahil olmak üzere bu ülkedeki Şiilerin büyük kısmı "velayet-i fakih" teorisini kabul etmiyorlar.

Kökeni Zerdüştlükte

Şiilikteki mehdi, Hıristiyanlıktaki mesih inancının kökenini dünyanın en eski tektanrılı dinlerinden birisi olan (MÖ 6. yy.) ve İran'da doğmuş olan Zerdüştlükte bulmak mümkün. Sadece mehdi inanışı değil, peygambere vahiy gelmesi, bakire bir anneden doğma, ahiret, cennet-cehennem, günde beş vakit ibadet Zerdüştlükte var. Günümüzde Zerdüştlüğe bugün dünya çapında inananların sayısının 250 bin civarında olduğu tahmin ediliyor. İran'daki Zerdüştler ise çoğunlukla Yezd ve İsfahan'da yaşıyor. İbadete açık en büyük mabetleri Yezd kentinde. Sayıları ise 150 bin civarında.  

Zerdüşt (Mecusilik ya da yerel dilde Mazdayasna) inancına göre varoluş, kıyamete kadar toplamı on iki bin yıl olan dört dönemden oluşmuştur. Dördüncü devre, ölülerin dirilişi ve son yargılama ile bitecek olan dönemdir. Bu dönemde İran Messianizmi (Mehdilik) söz konusudur. Bu dönemin ilk bin yılın başlangıcında temiz bir bakireden Zerdüşt doğacak. Zerdüştlüğün kutsal kitabı Avesta'da Zerdüşt'ten peygamber diye bahsedilir. Zerdüşt'ten sonra dünyanın genel ahlak durumu kötüleşecektir. Nihayet, Zerdüşt'ten sonra ikinci binyılda, yine Zerdüşt'ün soyundan bir peygamber gelecek ve bu durum üçüncü binyılda tekrar edecektir. Ancak üçüncü binyılda gelen tebliğcinin ismi Saoşyant olacak ve o dünyaya hâkim olarak yeryüzünü şer kuvvetlerden temizleyecek, Zerdüşt'ün tebliğini yenileyecek, dünya Zerdüşt'e inananlarla dolacaktır. Bin yılın sonunda ise o, hâkimiyeti Ahura Mazda 'ya ( Yüce İyilik Tanrısı ) teslim edecek ve bu şekilde dünya son bulacaktır.   

Dünyayı kim kurtaracak?

İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad , 2006'da Şiilerin 12. imamı Mehdi'nin doğum günü dolayısıyla düzenlenen "Uluslararası Mehdi İnancı Doktrini" başlıklı konferansta yaptığı konuşmada, "İmam Mehdi bugün kayıptır. Ama bu kaybolma döneminde de hem imamlığını yapıyor hem de toplumu yönetiyor. Şu anda İmam Mehdi'nin lütfundan mahrumuz. Bu dönemde sadece İmam'ı beklemek yeterli değil. Onu tanımak için ona tabi olmak ve onunla ruhsal bir irtibat kurmak, İmam'a ve onun devletine kavuşmak için koşmak gerekiyor. Gerçek bir bekleyici, İmam'a doğru ve ona ulaşmak için hareket eden kişidir. İmam'ın gelmesi ve adaleti tesis etmesi için dua etmeliyiz" diyordu.

Ahmedinejad Mehdi'yi beklerken Bush boş durur mu? O da dünyayı, özellikle de Ortadoğu'yu kıyamete ve ondan sonra gelecek Mesih'e hazırlıyor. Bush, 9 Ocak 2008'de başladığı ve milyon dolarlık silah anlaşmaları yaptığı bir dokuz günlük Ortadoğu gezisi sırasında, İran'ın terörü destekleyen ülkelerin başında geldiğini ileri sürdü yine.

Yazının sonunu bağlarken, bize akıl ve sağduyunun hâkim olduğu bir dünyada yaşamayı ve asıl kurtarıcının insanlığın kendisinde ve vicdanında olduğunun anlaşılmasını dilemekten başka bir şey kalmıyor.

22 Ağustos 2008

“YEDİ İKLİM DÖRT MEVSİM- TÜRKİYE DESTANI” HAKKINDA ARİFE KALENDER İLE SÖYLEŞİ / KADİR İNCESU

7/10/2007 · Kategori: Inceleme

YEDİ İKLİM DÖRT MEVSİM- TÜRKİYE DESTANI”  HAKKINDA

ARİFE KALENDER İLE SÖYLEŞİ

                                                                                                                      KADİR İNCESU

   cay7ibah.jpgArguvanlı şair Arife Kalender’in yeni kitabı üzerine bir söyleşi… 

                                                                                                                                                                                                                                                             

Kadir İncesu:“Şiir Irmakları”nı inceleme, araştırma olarak ayrı tutarsak, “Yedi İklim Dört Mevsim” sekizinci şiir kitabınız. Bunu diğerlerinden ayıran özellikler neler?..

 

A.Kalender: Bu bir destan, Türkiye Destanı… Deli Bal’ın sonunda “Ağrı Istanbul’a benzer” adlı bir bölüm var. Burada, doğudan batıya süren “göç olgusunu” destansı bir dil kullanarak numaralı şiirler halinde yazmıştım. Her kitaptaki en son çalışma, bir sonraki izleği

gösterirmiş ya, benimki de öyle oldu. “Ağrı İstanbul’a Benzer” de edindiğim söylem ve düşündüğüm içerik, beni üç yıl süren uzun ve çetin bir destan yazımına götürdü. Türkiye’nin yedi bölgesini kent kent, dağ, ova, nehir dolaştım. Öğrendiklerimle şaşırıp heyecanlanırken, şiir birikimimin yardımıyla, söyleyeceklerimi öğretme isteminden, hikayeden ayırdım. Şiiri,

tuzak ve düşmanlarından kaçırmaya çalıştım. Her ne kadar hikâyelerden, masallardan, mitlerden yararlansam da genel doku şiir oldu. Şiir zemini üstüne görüntüleri, anlatıları, her türlü veriyi yerleştirdim.

       Yazının tüm dallarında gezinirken, şiiri hep görünür kılma çabası, gerçekten yorucuydu. Bir koca ülkeyi şiire sığdırma, o dille sunma çılgınlığı zaman zaman ürküttü. Yarıda bırakıp kaçmak istediğim çok oldu. Bir de bu tarz destan çalışması bildiğim kadarıyla yok. Varsa da ben bilmiyorum. Bir kişi, bir olay, bir durum, bir zaman değil… Bu toprak üstünde yaşamış kültürler, yitik kimlikler, onlardan sonra gelenler destanlaşırken, aynı yöredeki dağ, göl, dere söze giriyor. İnsanla birlikte her canlının, her nesnenin konuşmasına izin verdim. Doğum her zaman sevindirici, aşk kuşkucu, ölüm acıydı…

        Hem zaman açısından, hem emek açısından öteki kitaplarımın çok üstünde bir çalışma. Kendine özgü bir kurgusu olduğu için de farklı…

 

Kadir İncesu: Niye destan?.. Yazmak zor ve kaygı vericiydi dediniz. Sizi bu çalışmaya iten neydi?...

A.Kalender: Birçok neden sayılabilir… Son yıllarda şiirin genel görüntüsü, bu ülke çocukları

nın Türkiye tarihine, coğrafyasına, kültürüne yabancılaştırılması, özgürlük için yapılmış savaş

ların unutturulmaya çalışılması, dil ve din öğeleriyle insanların birbirine düşürülmesi v.b… Düşünsel olarak, şiire sığmayanlarla öyküye yaklaşanları destanda buluşturdum.

       Özellikle son on yılın şiirine bakarken; insanın, doğanın, giderek toplumun yok sayılması,

bireyin, yalnızca kendisinin anlayacağı bir mırıltıyla yazdıklarının şiir olarak sunulması, okuyan tarafından anlaşılmayan şiirde gizemli bir bilgelik aranması, yapaylığın en hakiki gerçekmiş gibi gösterilmesi, yani yaşamın her alanında var olan aldatma ve yönlendirmeler beni uzun uzun bu ülkeyle ilgili bir şeyler söylemeye itti. Yeniden Fırat’ı, Dicle’yi, Van’ı dinledim. Yeniden Kaçkar’dan, Toros’lardan, Erciyes’ten inen rüzgârlara kulak verdim. Yeniden kil tabletleri yazan insanları düşündüm. Akınlarda, kıyım ve yokluklarda töre ve törenler yaratarak kendisini korumak isteyen insanı düşündüm. Paranın her zamanki saltanatı beni şaşırtmadı…

       Dil ve inanç kirliliği yaşadığımız şu günlerde unutturulmak istenen çoğu şeyleri yeniden anımsatmak, Kızılırmak’ın, Tuzgölü’nün, Yüksekova’nın yerini çocuklara göstermek, Yunus’u, Pir Sultan’ı, Hacı Bektaş’ı, Mevlana’yı hatta Mahsuni ve Neşet Ertaş’ı anarak Türkçe’nin yardımıyla hoşgörü ırmaklarının, sevgi sellerinin çağlayışını duyumsatmak yazma nedenlerimden bazıları…

        “Küreselleşme” bazılarınca, hazır ve hızlı bilgilenme diye şirinleştirilerek söylense de, özünde bir çok şeyi unutturarak, yerine emperyalizmin kendi verilerini dayatma sistemidir.

Yirmiye yakın kaynaktan yararlanarak bu destanı yazarken, kendim bile unuttuklarıma şaşırdım.  Yaşadığım ülkeye ne denli yabancı kaldığımı duyumsadım… Çıkış noktam bir savaştı belki, yel değirmenleriyle bir savaş… Bazılarına göre gereksiz bir çaba… Ziyan …

Bu ziyanda bir yarar görmeseydim yazmazdım…

 

Kadir İncesu: Yirmiye yakın kaynak dediniz. Kitabınız bir çok özelliği ile belgesel tadı veriyor. Ülkemiz coğrafyasının 1923’e kadar olan yaşam biçimini, gerçekle masal arası bir dil kullanarak vermişsiniz…Yer yer konuya ve toprağına uygun olarak türkülerden, manilerden de yararlanmışsınız. Hep dinlediğimiz ve çoğunlukla da sonu kanlı biten, ayrı dinlerin-dillerin

kavuşamayan aşkları birer kısa film gibi destan aralarında verilmiş. Sanırım bu öyküler, arada

da bir masallar, bazı türkü denemeleri de size ait… Böyle baktığımızda şiir ağırlıkta olmak üzere, bu kitapta Arife Kalender kalemini yazının birçok türüne uzatmış... Şiirde yol alırken

aralarda öykü veya düzyazıya dönmek zorlamadı mı?

 

A.Kalender: Sevgili Kadir, kitabı baştan sona anlattın sayılır… Evet…”Yedi İklim Dört Mev

sim”in ilkin adını koydum, sonra yazdım. Biliyorsun genelde tersi olur. Az önce dediğim gibi

Deli bal’daki “Ağrı Istanbul’a Benzer” bir göç destanı. Onu bitirdikten sonra kendi içimde

“neden tüm Türkiye’yi yazmayayım” gibi bir soru oluşmaya başladı. Günlük yaşamdaki bazı

olumsuzluklar da bu düşünce ve duyuş sürecini hızlandırdı. Dağlarca’nın “Kimi konular yazmadan önce başlar yazarda” dediği gibi, bu da yazmadan bilinç dünyamda oluşumunu tamamladıktan sonra doğdu…

       İlk on sayfaya kadar özgün bir dil yakalayarak, ilk türk boylarının Kars yöresinde çadır kurmalarıyla başlayan destan, aynı sesle sürseydi bıktırabilirdi… O sıkıntıyı gidermek için genel insandan küçük insan aşklarını ayırdım, genel korkuları küçük insanlara verdim. Onların çıkmazları ve yaşamları öyküye dönüştü. Bunlar blok halindeki uzun söylemleri renklendirdi. Soluklanma adacıkları oluşturdu. “Yedi İklim Dört Mevsim”de genel bir yaşam ve genel bir ölüm var. Yedi bölgede, tüm zamanlarda binlerce ırktan, inanıştan, renk ve

cinsten insanlar yaşarken; amaç, tümünde “hayat”tır, hayatı sürdürme çabasıdır. Onu çekici kılan ise ‘aşk’ ve ‘para’dır. Destanın ana izleği bu…

        Küçük Asya üstünde genel anlamda yürüyen bir yaşamı vermeye çalışırken istedim ki söz toprağında duyulsun. Doğu’yu verirken: oranın dağı, taşı, yaşam biçimine özgü ayrıntılar, tanınmış bir türkü, oralarda geçen önemli bir tarihi olay, aynı topraklarda yaşamış başka toplumlar, ırkların ve dinlerin savaşları, yağmalanıp talan edilen yaşamlar, “biz” ve “öteki” arasındaki aşklar, dostluklar, kentlerin tarihçeleri, töreler, gelenekler ve hatta beslenme

çeşitleri destanda yer buldu…Tüm bunları yazarken de söylediklerim bir gerçekten yola koyulsun diye atlaslardan, kültür kitaplarından, antoloji ve ansiklopedilerden, yerel derleme lerden yararlandım…Üç yıl süren bir “dip kazı” oldu benim için. Destanla yola çıkarken, kuru bir anlatıcılığa düşmek, öğretiyi ön planda tutan ders verişe yönelmek, söylediğini unutup aynı imgeleri, temayı yineleyerek tıkanıp kalmak, başlangıçtaki söylemin ucunu kaçırıp yeni bir dille devam etmek v.b..en büyük tuzaklarım olurdu…Yazmaktan çok yazacaklarımı bu engellerden korumak kaygısı yorucuydu. Her ne kadar aralarda soluklanmak niyetine deneme

masal, hikaye, diyalog yazımlarından yararlansam da genel olarak şiiri önde tutan bir kitap olması, dilde ve söylemde titizliği gerektiriyordu. Bu yüzden öğrenip, araştırmaya, şiire

yoğunlaşmaya ayırdığım süre, yazmaya ayırdığım süreden daha fazla oldu.

 

Kadir İncesu: “Dilde yerel olan, ulusal olan ile birlikte eski sözcükleri de kullandım” diyorsunuz.

Biraz bundan söz edelim mi?

 

A.Kalender: Doğrusu kitabın arkasına koyduğum sözlük; bugünkü dile, günlük kullanılan dile bakınca daha çok olmalıydı. Çünkü hepimizin bildiği gibi Türkçe hızla kan kaybetmekte. Çocuklarımızın kullandığı sözcük sayısı neredeyse elliyi aşmıyor. Bunun da çoğu onaylama

sözcükleri… Destanda bölge bölge gezerken, tarihinin anlatıldığı yerde, nesne adlarına, gelenek ve inanışa dair sözcüklere de yer verdim. Örneğin “Avanos’ta küpler, testiler” derken       

bu sözcükleri bile, büyük kentlerdeki çocukların tanımayacaklarını biliyordum. “Kaftan” çok mu eski bir sözcük? Sanmam… Bu ve benzeri sözcükleri kullanırken hep çekincelerim oldu. Bu kitabı gençler nasıl algılayacak! Bağ ile bostanı, ot ile ağacı birbirinden ayıramayacak denli doğadan, yaşamdan ve dilden uzaklaştırılmış kuşaklara bunu sunmak… Bu delilik değil

de ne…

 

Kadir İncesu:  Sunuda ve kapak yazısında: “Yedi İklim Dört Mevsim” bu ülkede var olmuş ve olmayı sürdüren bir çok şeyin unutturulmaya çalışılmasına karşı bir isyan…Suyumuza, ekmeğimize, aşımıza, aşkımıza karışan her şeye ve onları yok sayarak yerine naylon değerler sunan, yaşamı yavanlaştıran her olguya bir karşı duruş.” diyorsunuz. Buradan yola çıkarak,

bir şair olarak sorumluluk duygusu ve görev anlayışıyla yazdığınızı mı söylüyorsunuz?

Şairin böyle bir zorunluluğu var mıdır sizce?..

 

A.Kalender: Bu sorunu Salah Birsel’in “Şiir maydanoz değildir” sözünden yola çıkarak yanıtlamak istiyorum. Az önce beni destan yazmaya iten nedenler üzerinde dururken; görüp yaşadığım olumsuzlukların yazmama neden olduğunu söyledim. Bilindiği gibi sanatta yönelten, “yaz” dedirten nedenler vardır. Benim nedenlerimi de söyledim. Ancak bir koşul

lanmayla, ideolojik savlarla yola çıkmak başka bir şey; imgenin, temanın sanatçıda

özgür ve doğal koşullarda oluşup ürüne dönüşmesi başka bir şey… Bizim gibi gelişimini tamamlayamamış ülkelerde, sanatçının yaşamdaki sorunlara ilgisiz kalması beklenemez. Bu nedenle tüm şiirlerimde insan ve onun halleri belirgindir. Yazma nedenim insana ulaşmaktır.

Gördüğüm, duyumsadığım, algılayıp düşündüğüm şeyleri özgür ve özge bir söyleyişle başkalarıyla paylaşma istemi… Bunu dayatmacı bir anlayışla yapmış olsaydım emir olurdu,

yazdıklarım da görev… Bir yazımda; sanat, sınırların aşıldığı yerde başlar derken, biraz da bunu kastetmiştim. Sanat, görev anlayışı ve sorumluluk duygusuyla yapılmaz, ancak sanat ürününde sanatçının dünyaya ve yaşama bakışı yansır. Ben de “Yedi İklim Dört Mevsim”i

bir savla yola çıkarak yazmadım… Neyi, nasıl görmüşsem onu yazdım.

       Zorunluluk var mı yok mu?... Bu şairin birey olarak öz yapısıyla ilgili. Irak’ta patlayan

bombalar bazı insanları derinden yaralarken, bazılarının  hiç canını acıtmadı. Şairin durduğu yer, baktığı yön, sınıfsal yapısı, kişisel hırs ve hevesleri onun taraftarlığını oluşturur…

Bu yandaşlıkta  önemli olan eserdir, ürünün kendisidir. Bizim gibi ülkelerde yaşamın kendisi sanatçıyı yan tutmaya iter çoğu kez… Ülkenin karanlığa sürüklenişine, ulusal değerlerin yitişine, yaşamın çoraklaşmasına, insanların günden güne yabanlaşmasına sessiz kalanlar da

oluyor, kalamayanlar da… Şairin kişi olarak yaşamdaki duruşu, şiirinin ana yapısını belirler.

Tüm zamanlarda bu ayrım var olmuştur, olacaktır… 

        Ben çevremde ve yaşamda olup bitenlere ilgisiz kalamayan bir şairim. Rahattan çok rahatsızlıkların şiirini yazıyorum. Şiirin, insana en hızlı varan ve onu etkileyen bir sanat dalı olduğunu bildiğim halde; onun her koşulda bir kurtarıcı, bir kahraman gibi görülmesine karşıyım. İçeriği ne olursa olsun, hangi gerekçeyle yazılmış olursa olsun, yazılanın şiir olması ilk koşul…

 

Kadir İncesu: Sayın Kalender, okuyucularınıza destan bölümlerinden örnekler sunabilseydik iyi

olurdu. Ancak söyleşimizin çok uzayacağı ve yanıt almak istediğim soruların dışarıda kalaca

ğı endişesi beni bundan alıkoydu. “Yedi İklim Dört Mevsim” dolu dolu bir çalışma. Sizin deyişinizle uzun bir Türkiye yolculuğu…Bu tür çalışmalarınız sürecek mi?, Neden Cumhu

riyet dönemine kadar getirip orada bıraktınız?, Yeni çalışmalarınız neler?...

 

A.Kalender: Evet, iyi olurdu. Her hangi bir bölümünden kesitler sunmak da bütünlüğü zedelerdi belki. Bu yüzden ilgi duyanların, tümünü okuması daha iyi olur… Başka bir destan hazırlığım şu an için yok, ama bilinmez ki… Gelir bir konu, otur beni yaz! der…

       Cumhuriyet Dönemi’nde bıraktım, çünkü gerek Kurtuluş Savaşı, gerek onun kahraman ları Fazıl Hüsnü gibi, Nazım Hikmet gibi büyük ustalar tarafından baş yapıt özelliğinde yazıldılar. M.Cevdet Anday’ın  mitolojik destanı dışında, A.Behramoğlu da, G. Akın da yakın tarihimizin destanını yazdılar. Cumhuriyeti bir bitiş  ya da başlangıç çizgisi olarak düşünme den, Küçük Asya üstünde yaşayan insan soyunun genel görüntüsünü, doğum-üreme-ölüm üçlemesi içinde değerlendirirken, arka fon olarak; yedi bölgenin tarihi, coğrafi özelliklerinden yararlandım. Bu topraklar üstündeki her şey değişirken; ölümün acısıyla, paranın gücü aynı kaldı. İnsana dair özellikler dün de bugün de aynı. Bütün zamanlarda aşkın sonunda hüzün var. “Bizler” ve “onlar” diye ayrılsa da, ayrı dillerde, ayrı tanrılara yalvarsalar da tüm insanlığın özlemi aynı… Barış içinde, karnı tok YAŞAMAK…

       Şiir çalışmalarım sürüyor. Elimde tamamlanmak üzere olan bir çocuk şiirleri dosyası var.

Uzun yıllardan beri ara ara yazdığım öykülerim kitaplaşma yolunda… Daha ne olsun…

 

Kadir İncesu: Desenize yazmak, sizin için yaşamanın kendisi... Sağlığınız yerinde, gücünüz bol olsun diyerek..

 

 

* Bu söyleşi EVRENSEL KÜLTÜR dergisinin Şubat 2007 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Osmanlı Edebiyatı ve Kuramsal Yaklaşımlar Üzerine / Mehmet Kalpaklı

15/9/2007 · Kategori: Inceleme

Eski Edebiyata
Yeni Yorumlar
Sayı: 107
Temmuz-Ağustos 2007

Osmanlı Edebiyatı ve Kuramsal Yaklaşımlar Üzerine Mehmet Kalpaklı

Hazırlayan: Ahmet Sait Akçay

Osmanlı edebiyatı uzun bir zaman yalnızca fakültelerin Türk dili ve edebiyatı bölümlerinin ilgi alanı olarak kalmış, yapılan akademik çalışmalar da metinlerin yorumlarından çok, nüshalarının tespiti, transkripsiyonu ve kelime listelerinin hazırlanması ile sınırlanmıştır. Edebiyat eleştirisinde en önemli malzeme metnin kendisidir. Bu anlamda, uzun yıllardır yapılagelen ve metinleri yazma kitaplar arasındaki esaretlerinden kurtarıp üzerlerinde araştırmalar yapılmaya hazır hale getiren bu önemli “metin neşri” çabasını takdirle karşılamak gerekir. Metin tenkidi de denilen ve metinlerin yazma nüshalarının karşılaştırmalı olarak değerlendirildiği ve yazarın ya da şairin elinden çıkmış asıl nüshayı (veya ona en yakın metni) ortaya koymayı hedefleyen bu bilimsel uğraş, sanılan ve tahmin edilenin çok ötesinde metodik bir çalışma, araştırma yetisi ve bilgi gerektirir. Osmanlı edebiyat metinlerinin, özellikle Divanların neşri söz konusu olduğunda akla gelen ilk isim Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan’dır. Onun oluşturduğu metin tenkidi metodu öğrencileri tarafından geliştirilip devam ettirilmiştir. Günümüz Türkolojisinin metin neşri metodu, temellerini az çok Ali Nihad Tarlan’ın ortaya koyduğu sistemin bir devamı niteliğindedir. Bununla birlikte, Osmanlı döneminde üretilmiş metinlerin çokluğu ve çeşitliliği, sanki bu metin yayımı faaliyetinin sonunun gelmeyeceği izlenimini vermektedir. Özlemini duyduğumuz, metinler üzerine yapılacak analizler, karşılaştırmalı çalışmalar ve yorumlar adeta metin neşri faaliyetlerinin sona ermesini beklemektedir. Bu yüzden, günümüzde Divan edebiyat araştırmaları maalesef, metinlerin hazırlanması ve neşri safhasında tıkanıp kalmaktadır. Bu metinler üzerine yapılan az sayıdaki çalışmalar da, daha çok metin merkezli eleştiriler olarak, eski şerh geleneğinin devamı niteliğindedir. Osmanlı edebi metinlerinin birbirleriyle olan ilişkilerini ve göndermelerini, kelimelerin anlamlarını ve anlam katmanlarını esas alan bu tahlil metodu, metni yakın okuma, içerden okuma esasına dayanır. Ancak, metinlerin aslında birer bağlamlarının olduğu, her üretilen ve tüketilen metnin güncel, siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik vs. bağlamlarının bulunduğu, dahası metni üreten ile onu okuyarak ya da dinleyerek tüketen kişi/kişilerin bizzat kendileriyle ilgili anlam düzeylerinin var olduğu çoğu kez gözardı edilir.
İşte tam bu noktada, metni açmaktan bahsetmek yerinde olacaktır. Geleneksel yorum metoduna “şerh” yani “açmak” denir. Günümüz kuramlarıyla yapılan da aslında metinleri “açmak”tır. Ya da, daha doğru bir deyişle, metinleri anlamaya giden yeni yolları açmak. Bugün, Osmanlı edebiyatı artık sadece edebiyat çalışmalarının ilgi alanı olmaktan çıkmıştır. Özellikle son yıllarda Osmanlı şiiri ve kültürü üzerine yapılan kuramsal çalışmalar, Osmanlı edebiyatını üniversitelerin eski Türk edebiyatı ana bilim dalı uzmanlarının tekelinden kurtarıp daha geniş bir ilgi alanının merkezine çekmektedir.
Osmanlı’ya dair daha kapsamlı bir bakış için gerekli malzemelerin en önemlileri arasında edebi metinler vardır. İşte, akademik ve kültürel çevrelerde, özellikle son yıllarda artan Osmanlı edebiyatı ve kültürü ilgisinin sebebi burada yatmaktadır.
Karşılaştırmalı edebiyat, kültürel çalışmalar, tarih, antropoloji, edebiyat eleştirisi, siyaset bilimi tarihi, sosyoloji ve felsefe uzmanları da artık Osmanlı edebiyatı ile ilgilenmeye başlamışlardır. Walter G. Andrews’un Osmanlı şiiri çalışmalarına büyük bir açılım getiren, o çok önemli kitabı Şiirin Sesi, Toplumun Şarkısı’nın (İletişim Yayınları, 2000) eski Türk edebiyatı uzmanlarından çok yukarıda sıraladığım alanlarda çalışanlar tarafından ilgi görmesinin asıl sebebi de budur. Nihayet son zamanlarda yapılan (hem bazı Türkologlar hem de alan dışı araştırmacılar tarafından) çalışmalarla Osmanlı edebiyatının kültürel kodları üzerine düşünülmeye ve fikir üretilmeye başlanmıştır. Bu önemli bir gelişme sayesinde bir kuşak önce marjinal sayılan konular ve metinler de gün ışığına çıkmaktadır. Osmanlı kültür ve edebiyatının anlaşılmasında ve yorumlanmasında büyük önem taşıyan bu metinler ve çalışmalar kültürü bir bütün olarak kavrayan yaklaşımlarla daha sahih bir Osmanlı kurgusuna imkân sağlamaktadır.
Günümüzde, Osmanlı edebi metinlerini üretildikleri çağın şartlarında (dönemin edebiyat anlayışı, estetik kuralları, o devrin dünya görüşü vs.) değerlendirebilecek yeterli bilgi birikimine sahip kişiler yok denecek kadar azalmıştır. Dilinin eskiliği ve kapalılığı, beyitlerde ifade edilen anlamdaki çok katmanlılık, kelimeler arası çağrışımların tespitinin zorluğu gibi pek çok sebepten ötürü Divan şiiri metinleri sadece uzmanlarının anlamlandırabileceği bir alan farz edilmektedir. Bununla birlikte, ilk Türkologlar kuşağı ve onların yetiştirdiği günümüz Divan edebiyatı uzmanları, bu metinleri yüzeysel anlamıyla düzyazıya çevirmek, beyitlerde geçen kelimelerin anlamlarını sıralamak, veznini ve edebi sanatlarını göstermek gibi çok basit bir şerh/yorum metodunu kullanmaktan öteye pek geçmemişlerdir. Divan şiiri metinlerinin eleştirisinde Tahir Olgun’un daha 1930’larda uyguladığı şablonu kullanmaktan ileriye gitmeyen, edebiyat kuramlarını sadece Batı edebiyatının malı ve yorum aracı olarak gören bu zihniyetle, kendi içine kapalı, çoğu kez sadece uzmanları tarafından okunan çalışmalar yapmakla, Osmanlı edebiyatının da dünya edebiyatının bir parçası olduğunu anlatmak zordur. Kuramın, edebiyatın içinde üretildiği tarihi ve kültürü doğru yansıtmadığı yolundaki yanlış ve saçma yargıdan vazgeçmemiz ve teorik yaklaşımlardan “işimize geleni”, metnimize uygun gördüğümüzü seçerek Osmanlı edebi metinlerini günümüzün çağdaş okuruna yorumlamamız gerekir. Bu tür yeniden okuma ve teorik temellendirmelerle Osmanlı edebiyatının daha geniş bir perspektif kazanacağı kuşkusuzdur. Böylece bu edebi gelenek de daha kapsamlı ve kavrayıcı bakış açılarıyla ele alınmaya başlanabilir.
Bir metin, yazarının kasdettiğinden bağımsız olarak kendinden önceki metinlere açık ya da kapalı birtakım göndermeler, belli belirsiz alıntılar ve çok çeşitli etkilenmeler ile doludur. Dolayısıyla, hiçbir metnin tek bir anlamı, tek bir doğrusu yoktur. Osmanlı devrinde üretilmiş bir metnin (diyelim bir gazelin) o devrin bir şiir eleştirmeni, bir tezkire yazarı tarafından yorumlanması (mesela 16. yüzyıl tezkire yazarı ve eleştirmeni Âşık Çelebi tarafından) ile bir batılılaşma dönemi aydını, şiir eleştirmeni (diyelim, Namık Kemal) tarafından yorumlanması daha farklı olur. Aynı metnin, Cumhuriyet projesinin önde gelen savunucusu bir edebiyat araştırmacısı (Fuad Köprülü mesela) tarafından yorumlanması çok daha farklı olabilir/olmuştur. Bunun sebebi tek bir metne, farklı kuramsal çerçevelerden (burada kuramsal çerçeve kavramının içinde edebiyat teorisi kadar siyasi yaklaşım da girer) bakıyor olmalarıdır. Aslında, kuram olmadan edebiyat hakkında konuşmak mümkün değildir. Kuram bir metni yorumlarken ayaklarımızın sağlamca yere basmasını sağlar. Burada, kuramsal dilin nasıl olduğu, kaba, kuru bir teorik çerçeveyi okura sunan örneklerin çokluğu yüzünden edebiyat teorisinin suçlanamayacağını da belirtelim. Öte yandan, eleştiri yazılarını kuram şablonundan kurtarmak zorundayız. Öyle ki, günümüz edebiyat eleştirisinde, pek çok edebiyat kuramının birer şablon haline getirilerek uygun olsun olmasın her türlü metne uygulandığına çok sık rastlamaktayız.
Kuram, edebi metni açmak için vardır, içinden çıkılmaz ve anlaşılamaz bir hale getirmek, onu kapatmak için değil. Edebiyat kuramları konusunda pek fikri olmayanların sıkıca sarıldıkları bir konudur, bu anlaşılmazlık meselesi. Nedense bizim edebiyat tarihçilerimiz ve araştırmacılarımız, o çok emek ve zaman harcadıkları klasik eleştiri metodları yanında bir-iki edebiyat kuramı öğrenmeye pek yanaşmazlar. Üstelik günümüzde bu teorik kitapların çoğu Türkçeye çevrilmişken. Aslında, kuram karşıtı edebiyat eleştirmenlerinin bile sonuçta bir kuram üzerinden konuştuğu gerçeği gözardı edilmemeli. Günümüz Divan şiiri uzmanlarının çok sevdikleri ve kullandıkları klasik şerh geleneğinin, Aristo’dan beri kullanılmakta olan hermeneutik (yorumsamacılık) kuramının hemen hemen aynısı olduğunu da ekleyelim.
Aslında kuram, metnin gerçeğini bulmak için bir araç değildir, ona değişik yaklaşımların yolunu gösterir. (Zira, edebi metnin tek bir gerçeği yoktur.) Kuramsal yaklaşımla açılan bu yeni yol, yeni bakışlar, yeni boyutlar, birtakım önyargılardan arınmaya yarayan yeni düşünceler üretmeye yarar.
Bugünün araştırmacıları olarak bizler şanslı sayılırız. Çünkü, bilgisayar teknolojisi emrimizdedir. Bugün biz, eskilerin, metinlerin yorumu için hafızalarından binbir güçlükle bulup çıkardıkları anlamları ve anlam katmanlarını, kelimelerin birbirleriyle olan ilişkilerini bulmak için birkaç düğmeye basıyoruz, sadece. Öte yandan, unutmamamız gereken önemli bir nokta var: incelemek üzere ele aldığımız bu tarihi metinler üretim ve tüketim bağlamlarından neredeyse tamamen soyutlanıp yazma kitapların içine adeta hapsedilmişlerdir. Bir divanda harf sırasına göre dizilmiş gazellerin içinden bir tanesini ele aldığımızı düşünelim. O metnin, o gazelin üreteni olan şair ve tüketeni olan dinleyenlerle/okuyanlarla hiçbir bağı yoktur, artık. Bilemiyoruz, o gazelin hangi şiir meclisinde okunmak için yazıldığını, kimler arasında okunduğunu, nasıl karşılandığını... Şairin, belki de gazelin muhataplarından biri için yaptığı bir imayı, bir göndermeyi asırlar sonra kavramamız, anlamamız olanaksızdır. Artık, bizler, o metnin birincil okuru olamayız. En iyi ihtimalle ikincil okur sayılırız. İşte karşımızda duran bu metinler yığınını bir edebiyat geleneğinin içine oturtabilmek ve bu kapalı metinleri açmak için anahtarlara ihtiyaç duyuyoruz. Bu anahtarlar da metodik yaklaşımlar, kuramsal açılımlardır. Modern çağın bize direttiği kavrayışlarla, Osmanlılar gibi düşünmemiz, onların içinden bir kuram üretmemiz mümkün değildir. Metnin kendi bağlamını bilmemize çoğu kez imkân olmadığına ve sadece o metinler için evrensel bir kuram üretmek olanaksız olduğuna göre, mevcut kuramları orasından burasından bükerek, değiştirerek, gerekirse çarpıtarak, üzerinde çalıştığımız metinlere daha uygun bir okuma aygıtı haline getirmekten başka yolumuz yoktur.
Klasik şerh metodu ile şairinin ne söylediğini bir dereceye kadar anlamak, tahmin etmek mümkün olabilir. Beyit içindeki bilgi, ve hatta bir ölçüde şairin ifade etmeye çalıştığı anlam kavranabilir. Ancak, bir edebiyat metni aynı zamanda bir sanatsal bütünün parçasıdır. Bu metinler büyük bir edebi geleneğin içinde varolmuştur ve o edebi geleneğe yaslanmaktadır. Dolayısıyla, metinlerin şiir sanatındaki ve genel büyük hikâye içindeki yerini, bağlarını, dille ilişkisini ve dahası, benzer metinlerle oluşturduğu bütün bir edebi kanonu görebilmek için kuramsal okumalara ihtiyaç vardır.

Beyitlerin tek tek açıklamasına yönelen günümüz yorum metodu, önce metnin yapısal bir bütün olduğunu sonra da o metnin de içinde yer aldığı edebi geleneğin daha geniş yapısal bütünlüğünü ıskalamaktadır. Bu nedenle, Osmanlı edebiyatı metinlerinin şimdilik birkaç eleştirmenle sınırlı kalan kuramsal okumalarının daha da artmasına şiddetle ihtiyacımız vardır.

Üç yolculu bir yol ve belirsizliğin belirgin hüznü : yolculuklar

31/3/2007 · Kategori: Inceleme

                  Üç yolculu bir yol ve  belirsizliğin belirgin hüznü : yolculuklar

 S. Zeynep Karadağ 

 

      Yola çıkmak …Dönüp ardımıza bakmadan  yolun gittiği ,kimi zamanda bittiği yere doğru  yol almak  .Her insan,  hayatı boyunca  en  az bir kez olsun  çıkmak istemiştir bu yolculuğa. Bazen kaçıp saklanma isteği ,bazen de  kırılma noktası bir isyanın  eyleme dönüşmesidir yolculuk.Gitmek istenilen  yer  ,çıkılan yol mudur aslolan yoksa alınan bir arpa boyu yolun hayal kırıklıkları mı ? Ve beklenen an gelmişse  insan kendi yalnızlığını kuşanıp düşer o kaçınılmaz yola .Nereye mi ?   Susanna Tamoro‘un kitabında olduğu gibi  yüreğinin gittiği yere “ beklide …Kimbilir ? Kendimizi taşıdığımız her yol  içimize uzanan bir yolculuk değil midir çoğu zaman ?

 

      Bu kez   yola çıkan,  attıkları  her adımda kendilerine uzanan bu  hüzünlü yolculuğun seyir defterine düşen  şiirleriyle üç şair.  Resim ve heykel  sanatçısı Ferruh Alışır, Fatih Balcı ve Şinasi Güneş’in  birlikte çıkarttıkları  ilk şiir kitabı.yolculuklar Uzun yıllar  sürdürülen  dostluktan demir almış  , soyutun  somuta  dönüştüğü bir gerçeklik kitabı.

Bir birine yakın ve  bir o kadarda uzak  üç  adam, üç hayat . Sanatı hayatın kendisi  olarak kanıksayan üç ay ışığı taciri. Bu yapıtla birlikte, ilk kez bir ortak kitaba imza atıyor ve üç ayrı yolculuk hikayesini okurla paylaşıyorlar.

    Yolculukların en belirgin özelliği üç şairinde erkil bir yalnızlığı işlemesi diyebiliriz.Erkek egemen söylemine alışık olduğumuz, gündelik hayatta ise hiç alışık olmadığımız bir  yalnızlık bu.Toplumda ki egemen  erkek imajının  bir anlamda  diyetini ödediği bir  içe dönüş ve egemen olanın  tek kalması. Tepetaklak oluveren dünyalara kıstırılmışlık hissiyle  işlenen şiirler.Kendi yaratıcı varlıklarıyla özdeşleşmiş üç ayrı sanatçıdan, erkeğin sosyal yaşamdaki yaralarına üç farklı yorumda demek mümkün.gerçekliğin im ve imgelerinden her bireyin çıkabileceği bir yolculuk ihtimali.

 

   Kitabın  ilk yolcusu  ise

                                               Ağlamak, yaşamaktan  daha cömertçe,

                                                Döksün, tüm ağrılarımı bedenim,

                                                İçindeki, acıya kavuşsun yeniden!”

 

      Dizeleriyle yola düşen Ferruh Alışır.                                                

1968 yılında İstanbul ‘da doğan ve  halen İstanbul’da yaşayan sanatçı .
1987-1992 Marmara Üniversitesi  Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü
nden mezun oldu.1992-1995  yılları arasında da Mimar Sinan Üniversitesi, İçmimari Design Master Programını tamamladı.

     Yazınsal sürecine   Lise yıllarında deneme, öykü,ve şiirleri ile “Kel” dergisinde başlamış ilerleyen zaman içerisinde ise “Cumhuriyet Pazar“ ekinde,”Yeniyüzyıl Gazetesi”nde eleştiri  yazıları yayınlanmıştır.

     Şiirlerini  Lacivert, Mevsimsiz ,Çalakalem, Bireylikler, Mavi Liman, Edebiyat Atölyesi, Mevsimsiz, Andız, Üç Renk, Sunak, Çalı, Berfin Bahar, Mühür, MorTaka dergilerinde okurla buluşturan şair bu kitap ta   şair Ferruh Alışır’ı saklandığı yerden  gün ışığına çıkarır.

     Ferruh Alışır şiirlerinde  ilk göze  çarpan yalnızlık temasıdır diyebiliriz. Toplumda genellikle  kadına biçilen yalnızlığın erkeğinde ruhunda derin yaralar açabildiğini açıkça ortaya koyan şiirler.Şair şiirlerinde  Toplum ve birey arasında ki dengesizliğin o amansız çatışmalarına  değinir ve  özne kimi zaman kendi kimi zamansa   içinde unutulmuş bir çocuktur. Bu yüzdendir ki ağlamaktan korkmaz Ferruh Alışır.Kendi değimiyle ağlamak ona genetik mirastır   ve gözyaşları kadar sevindirici ne olabilir diye bir düşün!”  derken düşünsel açısını ifade etmekten ve gözyaşı dökmekten çekinmez..

 Ferruh Alışır’ın yolculuğu daha çok geçmişe  uzanır .Hatta  Freud’un dediği gibi ”to the womb!” yani döl yatağındaki karanlığa dönüşe kadar inen bir yolculuktur “döl bence bize sunulmuş en titrek ben vedöller…döller ! erkimden arta kalan kurumuş sahte deliller” dizelerinde  olduğu gibi kimi zaman  varoluşun özüne iner ve yer, yer  şimdiki zamanda geçmişi sorgulayan o çocuğa rastlarız yine.”bir anne düşünün verdiği sevgi sancı/ben hep kaçtım” veyavaşlayan zamanın,beni geride bıraktı / geçmişse sadece bir masaldı” .Ferruh alışır  şiir de hayatın görünmeyen yüzüne ayna tutar ve kendine özgü bir analitik açıya ağırlık verir.

 

             geniş kenarlı bir karanlık önerdim

              üstü,battaniyeler ile örtülen gecede.

             Sökülen dişlerim aktı,

              Dar sokaklarında geçmiş kalabalığımız

             Arka farları karanlık bir ev,

             Bizi unutmadı.”

 

  

    Alışır’ın dizelerinde  sıra dışı imgeler ve  ben söyleminin hakim olduğu bir konuşma dili dikkat çekicidir. Sık ,sık sorular sorar   ve yanıtlarsa bazen   sorunun içinde saklıdır . Her yaşanmışlığın soru cevaplarıyla  okuru da bu sorgunun içine dahil eder.İster istemez durup düşünürsünüz ben olsaydım ? .işte şairin bu sorularından bir kaçı: “düşük mü bu ? kaç keder ? kaç  insan eder?”, “geri geliyor yolcular nedense ?/ arkalarında bağlanmış bavullar kimin yükü kimin yarası?”Kendi içselliğinin ön plana çıktığı şiirleri  biçimlendirense , korkuları ve özlemleridir diyebiliriz.Modern bir anlatımın yanı sıra ritmik bir  duygusal ve düşünce dengesi dikkat çekicidir.  Genellikle mistik fenomenler içeren  ironiler yapar ve gerçekle düşün sınırlarını kaldırarak şiire iç içe geçmiş farklı bir boyut katar.Buna en güzel örneklerden biriözgürlük mektuplara pul(küçücük küstah şey)dizesini verebiliriz.Aşk ise koptukça düğümler attığı ve atılan  her düğümün  canını daha da çok yaktığı  hayatla arasındaki o  narin büyülü  bağ.Tıpkı “o kadından gelen kokular,o iğrenç gökyüzü,o sevilmemiş adam!”ve “aşk krizi,kalp krizi fark etmezdediği  gibi ,yansıttığı aşktan arta kalan sancıya ve kırgınlığa yeniden, yeniden  dokunur.

     Ferruh Alışır ,şiiri alışılmış kalıpların dışına dökerken bir bakıma kuralsızlığın kuralını   biçimlendirir , okura zengin imajların ardına gizlenmiş  aşina olduğu çocukluk ve gençlik yıllarının  iniş çıkışlı göçyollarını duyumsatır. Şiirlerinde yollar kimi zaman soluk alıp vermek kadar anlık kimi zamansa asırlık bir kısır döngüde kurşun kadar ağırdır.”esirlerinden en iyisiyim artık / dudaklarım, söylemlerime kararsız / edebiyat üstünden, göç ediyorum ! /bu son zamanım ,/ yırtılmış bacaklarına dolanır elim!/ gecelerin ,geceliğini çıkar vebalı kadın !/ boşalıyorum ona doğru yağmur gibi--- geldin mi ? şairin  aşk, acı, yalnızlık ve kendiyle kavgasında, zaman kavramı  genellikle mekansız yada fludur . Zamanı geçmişten bu güne taşır, ancak mekanlara dair çok fazla  ayrıntı kullanmaz ve yaşanmışlığın duvarlarını koyu renklere boyar.Orada  sadece kendisi vardır ve kapıları kapalıdır ,dışarıya çıkmadığı gibi içeriye de kimseyi almak istemez.  Odalar Evler sokaklar sadece nesnel bir anlam taşırlar ve şairin kuytularıdır bir anlamda. Adını koymaz.”şimdi geçecek zaman? /hani nerden? /vurdumduymaz bir vakit alacak son çay./günlerdir bahçelerdeyim./ve bekliyorum zaman alacak aşk / silmek uğruna çocuklardan / aldığım borç /oynayacak, derinde kalmış sevgiler /acınacak bir haldeyim.”

 

 

      Kitabın ikinci bölümünde bir son dakika yolcusuna rastlıyoruz.Fatih Balcı.

 

                                                    “neyi toplasam geriye her şey kalıyor”

 

    

      Fatih Balcı,Ferruh Alışır’ın  şiirlerinde ki öfkeye  karşın alabildiğine sakin dizeleriyle çıkıyor karşımıza. Çıkılan bu yolculuğun beklide en  içe kapanık yolcusu gitmekle kalmak arasında  kararsız ve  henüz çıkılmayan yolculuktan yorgun beklide.

     Fatih Balcı 1966  Aydın doğumlu. Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Resim Bölümü Resim Anasanat Dalı mezunu .şair Halen Çanakkale  Onsekiz Mart Üniversite’sinde Öğretim üyesi olarak çalışmakta ,Resim ve Güncel Sanat formlarında çalışmaların yanı sıra  sanat eleştirisi yazıları yazmaktadır.  Yolculuklar ise şairin çıktığı ilk şiir yolculuğu.

    Şiirlerinde  romantik bir ben söylemi ve samimi bir serzenişin varlığını hissettiriyor. Ve yine kendi kalabalığında yalnızlığın izleri. “bedenim burada ruhum geçmişte ölüyor”  düne çıkılan bir yolculuğun hazırlıkları ,biraz telaşlı ,biraz şaşkın ve belki de  gitmekle kalmak arasında bocalayan şiirler. Düne öykünürken  geçmişi incitmekten korkuyor ama bir yandan da içinde saklı ne varsa  şiirlerinde gün yüzüne çıkıyor. İmge seçimi ,nesnelere olan bakış açısı  daha geleneksel bir tarzı benimsediğinin  ve modern bir ritmin  izlerini taşıyor.dünya her sabah gebe kalınca güneşten/yaşamak sancıyan bir eylem oluyor bizim için bireyden çok toplumsal bir  yaklaşımı hissettiren Balcı  her ne kadar karamsar bir tablo çiziyorsa da umutsuz olmadığını her fırsatta vurgular.”bense beyaz saçlı bir bahtiyardım / saçlarını karıştırdıkça tavşanlar çıkartandizesinde olduğu gibi yaşama sevincinin  teslimiyetçi memnuniyet anlarının altını de çizer. Ve zamanı her ne kadar eleştirel bir yakınmayla ifade etse de  hayata küskün değildir ”yürüyüp gideyim diyorum hayat bana bitişiyor

 

         “ Dönüşün olanaksız olduğu duygusuna ulaştığınız zaman ,gerçekten sürgünde olduğunuzu duyarsınız”    der Rafael Alberti .Fatih Balcı’ nın şiirlerinde zaman ,zaman bu sürgünlük duygusuna rastlarız ve söyle bana her güzel şeyin ardından /niye tükenesim geliyor” . Dönüşü olmayan bir yolun yorgunluğunu çeker ve hep bir çaresizliğin hüznünü yansıtır. Onun için  birkaç hayat gereklidir insana ,çünkü tek bir hayata gerçekle düş sığmaz .Şiirleri  dünü bu günü ve yarını yaşayabileceği birden çok hayata duyulan özlemdir ve aklımda bir sözcük:iki /iki atlı fırlıyor çünkü göğsümden /biri doğuya gidiyor /öbürü hep size varıyor” ve “ iki yıldız düşüyor çünkü yere/biri omzumu kesiyor /sıcak acılarım oluyor /biri gözleriniz gibi /uzaktan bana yol gösteriyor”.  Hayatın yalanlarına göz yumuşluğun suçluluk hissini anlatır ve dizeleriyle  suçluyu olduğu kadar masumu da ihbar eder .Kimi zaman elinde  Donkişot’un kılıcını görürüz,  sadece kendi yaralarını kanatmak için savurur onu . Şiiri hayatın  aynasıdır ve aynaya baktığında gördüğü bir çok  anıyı hırpalamayı sever  . Anlatmak istediği ana tema  öğrenilmiş çaresizliğin bireyde öğrenilmiş yalnızlığa  dönüştüğü  hayatın şartlı reflekslerine karşı edinilmiş  mutluluk oyunudur   ve  hemen her şiirde bireyin yapabilme ya da yapmış olabilme isteğini,   bir bakıma okurun kendinden beklentilerini  dile getirir.

      bir eczanın çift yüzü gibidir dilim

       ovalasam düzelirdi aynalarda suretimiz

       sözcüklerle oynasam gülümserdi zaman

       temiz elbiseler giyinsem güneşi kandırabilirdim

       ama boşanmıştır gövdemdeki zemberek

       yüzümde gezinen akrep yanlış bir zamana takılmıştır

       bu gün için yalnızca

       huzur kaçıran bir iniltiyim”

    Mekanları soyut bir o kadarda güçlüdür . Evler sokaklar her karşılaştığı obje ona  dünü anımsatır.Şiirlerinde anlam bütünlüğü ve akıcılık  ön plandadır. Her ne kadar modern bir dil kullanmışsa da klasik şiirin  etkilerini görürüz.  İlhan Berk “ her şairin bir kenti olması gerekir” der .Ve her şairin olmasa da biz biliriz ki Fatih Balcı’nın şiirleri   İstanbul  ve Diyarbakır kokar.”bilmiyorum belki tren istasyonunda bilet kesen biriyim /belki gömleklerini Diyarbakır’da yıkayan / şiirine İstanbul batıran bir deliyim”      

     Fatih Balcı’nın şiirlerinde “ alienation “yani kendine yabancılaşmanın  yaşandığı bir süreçden de söz etmek mümkün.Şair kimi zaman  bu yabancıyla  çatışma halindedir ve kimi zamansa sessizce yanından süzülür gider ki ifade tarzındaki sesleniş biçimi  okuru da bu yabancılaşmaya dahil eder .

              “açtığım kapıların ardında bir yabancı gibi duruyorsam

                 merakla araladığım dalların arasında kayboluyorsam

                 vardığım yerde

               göçebe çadırı gibi eğreti duruyorsam

               işte Alfonso 

               böylece açıklıyorum her şeyi

 

     Şi

Nezihe Muhiddin Hanım

29/10/2006 · Kategori: Inceleme




Nezihe Muhiddin Hanım


Cumhuriyet Dergi 11.09.2005

Türk kadınları siyasi hayata atılmalı mıdır?

Kadınlar Birliği tarafından, kadınların da siyasi sahada çalışmak için Cumhuriyet Halk Fırkası'na dahil olması üzerine bir müracaatın vaki olduğu (yapıldığı) yazılmıştı. Dün bu hususta bir muharririmiz daha fazla izahat almak ve meseleyi tenvir etmek (aydınlatmak) maksadıyla Kadınlar Birliği Reisi Nezihe Muhiddin Hanım'la görüşmüştür. Nezihe Muhiddin Hanım bu hususta demiştir ki:

-"Evet, böyle bir müracaat vaki oldu. Hem de doğrudan doğruya fırkanın Ankara'daki merkezine müracaat ettik. Fakat daha henüz bir cevap alınmadı. Müracaatımızın sebeplerine gelince; mademki kadınlar inkılaptan sonra her sahada çalışmaya başladılar, memleketin münevverlerini (aydınlarını) sinesine toplamış olan Halk Fırkası'na girerek siyasi sahada da çalışmaları en sarih (açık) bir haklarıdır. Burada da kadınların rey (oy) ve fikirlerinden istifade edilecek birçok cihetler (yönler) vardır.

Erkekler siyasi hukuktan istifade ediyorlar da kadınlar niçin etmesinler? Bazı cihetlerde kadınlar erkeklerden daha mı aşağı bir mertebededir?

Saka Mehmed Ağa ile çamaşırcı Fatma Hanım arasında siyasi hukuk nokta-i nazarından (açısından) ne gibi bir hak üstünlüğü aranmalıdır? Türk kadınında hiçbir meziyet göremiyor muyuz?

- Peki hanımefendi, Fırka'ya dahil olununca arzu edilen siyasi hukuk tamamen elde edilebilecek midir?

- Bu tabii derhal mümkün olmaz. Bendeniz tetkik ettim (inceledim). Böyle siyasi hukuk verilmeden de siyasi fırkalara kadınların kabul edildiği memleketler vardır.

- Bir fırka herhalde en çok siyasi bir gaye için teşekkül etmiştir. Siyasi hukuku olmadan fırkaya giren kadınların ne gibi bir gayesi olabilir?

- Bu hususta gayemiz birdir. Bu gaye de, sırf memleket gayesidir. Erkeklerle kadınların burada ayrıldıkları cihet yoktur. Fırkada da kadınların çalışabilecekleri sahalar vardır. Sonra arz ettiğim gibi tedricen siyasi hukuk da kadınlara verilebilir.

- Siyasi hukuk pek az memleketlerde kadınlara bahşedilmiştir. Avrupa'nın en medeni memleketlerinin bazılarında da kadınların yalnız intihab etmek (seçmek) salahiyeti (yetkisi) vardır. Orada kadınlar intihab edilemezler (seçilemezler). Binaenaleyh siyasi sahadaki hakları yalnız seçme hakkıyla sınırlıdır. Bu husustaki fikirleriniz nedir? Kadınlara evvela seçme hakkı mı verilmelidir?

- Benim fikrime kalırsa kadınlar bizde evvela seçilmek hakkına sahip olmalıdırlar. Evvela seçilsin, sonra seçsin. Çünkü kadınlarda bugün münevver kısım çok azdır. Bununla birlikte bir derece ile bunları belirlemek mümkündür. Mesela ibtidai (ilk) mekteplerden mezun olan kadınlar seçme hakkına sahip olabilirler. Ne ise bu mesele feri (ikincil) bir meseledir. Kadınlar her halde siyasi sahada çalışmalıdırlar. Çünkü kadın erkeğin işini tamamlar. Ama bazen erkek önde kadın arkada, bazen kadın önde erkek arkada yürür. Gaye hep birdir; memleket gayesi...

Muharririmiz, Nezihe Muhiddin Hanım'la bu mülakatı yaparken orada bulunan Darülelhan sanatkârlarından Mutahhara Hanım da Nezihe Hanım'ın nokta-i nazarını (bakış açısını) müdafaa etmiş ve kadınlara siyasi hukukun verilmesi arzusunu göstermiştir.

10 Ocak 1926



Nezihe Muhiddin Hanım

OĞUZ TANSEL'İN MASAL VE ŞİİRLERİNDE MAVİNİN GİZEMİ / ALİ OSMAN ÖZTÜRK

21/10/2006 · Kategori: Inceleme

Oğuz Tansel'in masal ve şiirlerinde mavinin gizemi

ALİ OSMAN ÖZTÜRK
______________________________________________

GİRİŞ

Oğuz Tansel'i tanımlamam gerekseydi, onu ''mavi sesli şair'' diye nitelemek isterdim. Nuri Taner de bir yazısında, ''suyun mavi sesi, ormanın yeşil sesine Tansel'in mavi sesi karışınca...'' diyerek aynı görüşü paylaşır (1). Mavi rengin halk kültürümüzde herhangi simgesel bir anlamı var mı? Bu konuda bir araştırma bilmiyorum. Bir araştırmamda Mavilim mavişilim türküsünü dikkate alarak, mavi rengin sabrı, sadakati simgeleyebileceğini düşünmüştüm (2).

Mavilim mavişilim
Tenhada buluşalım, mavilim
Kurban olduğum Allah,
Tez günde kavuşalım, mavilim

Ancak, mavi, burada ayrıca umutla da bağlantılı görünüyor. Diğer yandan mavi ''boncuk''un simgesel anlamı da bunu destekliyor. Bunu, 70'li yıllarda bir siyasal partinin genel başkanının giydiği mavi gömleği, siyasal söylemimi ve bunun kitleler üzerinde yaptığı etkiyi düşününce kabul etmemek olası değil. Ayrıca halk kültürümüzde mavi rengin, nazara karşı koruyucu olduğuna inanılır.

Bu yazımızda, Oğuz Tansel'in masal ve şiirlerine yansıyan mavi rengin işlevselliğini araştırmaya çalışacağız. Bu arada, mavinin masal ve şiirlerde kullanılış biçimini, daha doğrusu yerine getirdiği işlevi dikkate alarak, metin bağlamından yola çıkacağız.

MASAL-ŞİİRLER

Oğuz Tansel'in masalları ile şiirlerini, aslında eşdeğerde görmek yanlış olmaz. Bazı araştırıcılar, onun masallarını ''masalşiir'' olarak görürler (3). Çünkü onun masalları bir şiir gibi dokunmuştur. Her şeyden önce belirtmeliyim ki, ben, Oğuz Tansel'in masallarının, tamamen olmasa da, büyük ölçüde halk masalı özelliğini yitirdiğini düşünüyorum (4). Bu metinleri, ham maddesi halk masalı olan, ancak bir ozan-yazar eliyle belirli bir dünya görüşü ve ilkeler (5) doğrultusunda biçimlenmiş edebiyat ürünleri olarak görüyorum. Amacı, kısaca belirtmek gerekirse, Ece Temelkuran'ın belirttiği gibi (6), uyutmak değil, uyandırmak olan ve masal sonlarında özellikle vurgulanan anlamlı değişiklikleri yazar, kitabına eklediği açıklamalarında tüm içtenliğiyle açıklamaktadır. İşte ben bu değişiklikleri yalnızca didaktik değil, aynı zamanda şiirsel buluyorum.

Bu noktayı daha belirginleştirmek için, tekerlemelere değinmek istiyorum. Oğuz Tansel'in yapmış olduğu şiirsel değişikliklerin başında tekerlemeler gelir: ''Masallarımı (...) tekerlemelere, yuvarlamalara boğmadım (...) Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, vaktin birinde kalıp sözleri yerine, bazı masallarda 'ilksiz mavi urunda, mavi vaktın birinde' sözlerini kullandım. Yöresel ağız özelliklerinden kurtarırken bazı sözcüklerde halk deyişini korudum: 'vaktin yerine vaktın, padişah yerine padışah... gibi' '' (7)

Özellikle tekerlemeler yerine kullanılan mavi Tansel'ce kalıplar (kalıp diyorum, çünkü Tansel masallarının çoğunda yinelenir; ya da Şinasi Özdenoğlu'nun onun şiiri için dediği ''Tansel'ce bir 'söylem düzeni' '') (8), tekerlemelerin işlevini üstlenmektedir, çünkü Barbara Pflegerl'in değerlendirmesine göre ''Tekerlemeler, geleneksel söz kalıplarını muhafaza etmekle birlikte, gerek üslûp gerekse muhteva bakımından serbest ve fantastik bir anlayışla alışılagelmiş sınırları aşmaktadır. Bu yönüyle, tekerlemelerde modern şiir kabullerine erişilmiş olmaktadır.'' (9) Gerçekçilik ile hayal arasındaki belirsizliği dile getiren tekerlemeler yerine, yine belirsizliği ve gizemi içeren söz gelimi 'ilksiz mavi urunda, mavi vaktın birinde' kalıbını kullanan ozan, aynı işlevi yerine getirmiş olur.

1. Zaman Nitelemesi Olarak Mavi
Oğuz Tansel maviyi, masallarının özellikle girişine oturtmuştur. Gerçekliğin terk edilip, yeni bir evrenin kapısının aralandığını imleyen bu betimlemeli kalıplarda, maviye yoğun biçimde yer verilir. ''Mavi zaman içinde, mavi vaktın birinde'' (10). Burada mavi ve zaman kavramları özellikle bağlantılı kılınmıştır; hem zamanın mavi olduğu, hem de anlatılacak masalın mavi vakitlerin birinde geçtiği belirtilir böylece. Dolayısıyla hem geçmiş bir zaman, hem de gizemli bir zaman imlenmiş olur.

Peri kızıyla evlenen masal kişisinin yaşamında zaman ''geçmez'', ''akar'': ''Bir süre aktı mavi zaman'' (s.16) Mutlu anların, güzel günlerin betimlenmesi mavi renkle yapılır. Ya da Peri kızıyla aynı yatağı paylaşmaya başlayan delikanlının ''mavi günler(i), alaca günleri kovalar'' (s.17) Peri kızıyla evlenenin yaşamında ''günler maviş maviş ak(ar)'' (s.19), dokuz ay on gün dolunca bebek doğar. O halde mavi sözcüğünde aynı zamanda mutluluğu da buluruz. Bu masalda masal kişilerinin mutluluğu için çabalayan, onları muradına erdiren Keloğlan, sonra uçup gider, ''mutlu insanlar ülkesini arar (...) Periler konağından üç mavi elma almıştı, üçü de çocuklara.'' (s.22) Masal böyle biter, mutluluğu, murada ermeyi, dileğin gerçekleşmesi de ''mavi elma'' ile simgelenmiştir.

Bu masalda maviyle nitelenen bir başka şey de gökyüzü. Peri kızları ''altın zembil içinde, mavi gökten süzülüp'' (s.17) inerler. Bu mavilik hem gökyüzünü, hem de kızların güzelliğini pekiştirir.

II. Uyanıklık ve Çalışkanlık Özü Olarak Mavi
Külkedisi (Sinderella) masalının paraleli olan Al'lı ile Fırfırı'da da mavi, benzer bir işlevle karşımıza çıkar. Fırfırı, padişah oğlunun karşısına törende önce mavi bir at, mavi bir giyit, eldiven, ayakkabıyla çıkar (bkz. s.28). Oğlan da mavi atlı, mavi giyitli kızı bir daha aklından çıkaramaz. Yürekli ve uyanık bir kişilik imgesi geliştirmeye yönelik bir metin-dışı işlevi olan bu masalda, insanların uyanıklık özleri, mavi kanatlı sinekler biçimine konulup, bir kavanoza kapatılır. Fırfırı, insanları bir türlü uyandıramamanın çaresizliği içinde dönüp dolaşırken gözüne bu kavanoz ilişir ve hapsolunmuş, bunalmış mavi kanatlı sinekleri özgür bırakınca, konakta uyuyanların tümü uyanır. Böylece uyutulan insanların gerçekleri görebilmek için yürekli insanlara gereksinme olduğu vurgulanmış olur. Anlatıcı şu sözlerle bitirir masalı: ''Bütün kızlar, gelinler Fırfırı yürekli olsunlar. Dünyamız kötülüklerden kurtulsun. O ülkedekiler birlik, mutluluk içindeydiler. Oradan geliyorum, armağanlar gönderdiler hepinize'' (s.31)

Dirliğin düzenin, birliğin ve zenginliğin kökünü, kökenini anlayacak bilginin ve yeteneğin öğretilmesi, geliştirilmesi gereğine inanır Oğuz Tansel. Bunu Oduncunun Karısı masalında vurgular: Bir bey konağının yakınında yaşayan oduncunun karısı, tembel haliyle karşı konaktakilere imrenir, ama bulamaz bunun nedenini. Tembelliği ve bilgisizliği yüzünden, şaşkınlığından başkalarınca aldatılması yüzünden, yaşamlarının daha güzelleşmesine katkıda bulunmadığı gibi, çalışkan ve temiz yürekli kocasının kazancını da gerektiği gibi değerlendirmeyi beceremez. Oduncu sonuçta, karısının aldatıldığını öğrenince, ancak ''boşa giden yaşamına yanar. Geç de olsa, neden yoksul olduklarını, soyulmayı, sömürülmeyi öğrenirler. Ve gökten üç mavi elma'' düşer, üçü de çalışanlaradır. (s.37)

III. Yeni Bir Dünya Düzeni Olarak Mavi
Mavi Benekli Firik masalında, Mavi Benekli, sünepe, beceriksiz bir kadının kümesinde kesilip yenme sırası gelen son tavuktur. Kadın onun kesilmesini istemez, nihayet sofra artığı, ekmek kırıntılarıyla da doyabileceğini düşünür. Gezmelere giden kadının ardından suya giren firik bir kız oluverir ve evin işini üstlenir. Bunun metin-dışı işlevini Tansel masal sonunda şöyle dile getirir: ''... herkes işinde, gücünde; halk mutluluk içinde.'' (s.45)

Mavi renge dönüşme, Tansel'in masallarında handiyse bir başka evrene geçişin habercisidir. Mavi Gelin'de padişah oğlu, kandırıldığını anlayıp zor bela, ölmeden kurtulduğu dağın tepesinden yuvarlanarak indikten sonra, üstünü başını temizler, elini yüzünü yıkayınca ''mavi bir delikanlı oluyor. Suyun aynasında kendisini görüp gözlerine inanamıyor. Böylece bambaşka bir ülkeye geldiğini anlıyor'' (11). Bu ülkede birlikte yaşamaya başladığı ihtiyarın, ona girmeyi yasakladığı odanın kapısını açınca gördüğü binbir renk çiçekle donanmış bahçenin ortasında bir havuz görür: ''O sırada gökten üç ak güvercin iniyor, havuzun öbür kenarına konuyor. Silkelenip birbirinden güzel üç mavi kız oluyorlar. Başlıyorlar havuzun mavi sularında çimmeye. Oğlanın gönlü sondan giren kıza düşüyor'' (a.y., s. 80). Böylece, bu masalda da ''mavi urunda günler ayları kovalıyor, üç ak güvercin mavi gökten süzülüp iniyor, mavi oğlanla mavi gelin'' en sonunda kavuşuyorlar.

Oğuz Tansel, derlediği metinlere bu denli mavi tonu kendisi vermiştir. Bununla masallarında bir şiir evreni yaratmıştır. Bu evreni bizzat kaleme aldığı Konuşan Balıkla Yalnız Kız başlıklı sanat masalında (12) görmek olasıdır. Burada mavilik adeta katmerleşir: ''İlksiz mavi urunda, masmaviliğin ortasında, mavi yılların birinde, bir güneş ülkesi vardı'' (s.53) diye başlar masal. Derken, işler bozulur bu ülkede. ''Mavi saçlı, mavi bıyıklı bir adam'' çıkagelir. Bu masalcı baba, Oğuz Tansel'in ta kendisidir. Balıkçıyı, yani maviliklerde yaşayan balık dilini konuşur. Karaya vurmuş, çocuk başlı, mavi kanatlı, mercan kuyruklu bir balığı kurtarır ve çocuklara şunu önerir: ''İyilik etmek yüce bir erdemdir. Siz siz olun çocuklar, elinizden gelen iyiliği esirgemeyin kimseden.'' (s.54) Mavi saçlı, Mavi Bıyıklı Masalcı'dan da ancak böylesi güzel bir öğüt gelecektir. Mavi kanatlı balığın mektubundan aktardığı öğütler bununla bitmez. Özetle: 1. Çocukların kardeşleri olsun diye anneler babalar çok çocuk yapmalı, 2. Çocuklar, kötülükleri kovabilmek amacıyla çabucak büyümek için yemek ve uyumak konusunda analarını, babalarını hiç üzmemeli, 3. Gerçek barışı çocuklar kurmalı yeryüzünde, kimse kimseye haksızlık etmemelidir. (s.58-59) ''Ancak o zaman dirlik düzenlik bulutları mavi tüllerce kaplar yeryüzünü.'' (s.59)

Tansel'in Savrulmayı Bekleyen Harman'ında (13) mavi renk ilk 20 şiirde hiç, ama hiç görülmez. 21. şiir olan YOL II'de mavi aynı dizede hem bir yer adı, hem de simgesel olarak kullanılır: MAVİBOĞAZ'da dilekler mavileşir (s.45). Sonra MASAL DÜNYASI'nda, masallardaki güvercinlerin maviliklerde yıkanmasından söz edilir (s.50); burada mavi, suyu simgelemektedir, ama bu kullanılış, Tansel şiiri ile masallarının mavi bakımından geçiş noktasını saptamada bir ipucu da verir. Bu şiirlerde mavi, henüz sistematik, dizgesel bir işlev üstlenmemiştir; çünkü örneğin, UYANIŞ'ta Umut yeşil yeşil gülüyor tende (s.55) denirken, bir sonraki DÜNYA HALİNDE'de Umut kapısı aralık maviden (s.57) dizesi yer alır. O halde, mavi, daha çok bir gök rengi (TABİAT ÜSTÜNE; s. 64), sabah rengi (s.65) olarak karşımıza çıkar SAVRULMAYI BEKLEYEN HARMAN'da.

GÖZÜNÜ SEVDİĞİM'de mavinin kullanılışı birkaç anlamda gerçekleşir:

1. Nesnel Mavi: Bu anlamda kişi, yer, gök vs. betimlemelerinde görürüz maviyi. ''Mavi bir ışık burgu burgu deler karanlıkları'' (s.72) (Atatürk II, ''Boğazlar masmavi ipek (s.75) (Yurdum II), ''Gök süt mavi kesildi'' (s.86) (Yayla II), ''Tıka basa mavi doldurdum içime'' (s.90) (Mayku II), ''Kuşların, çiçeklerin dünyası ışık/ Balıkların mavi/ (...) Binlerce ağızda bir türkü gür/ Gökleri denizleri masmavi eden (s.119, 120) (Güneşe Türkü), Masmavisinde, büyüler, efsaneler boy atar (s.126) (Yeni Dünyalı Yerli Halklar) gibi dizeler buna örnek. Ancak burada göz, göl, deniz, ırmak ve gökyüzü nesnel anlamları dışında ozan için ayrıca simgesel çağrışımları içerir; bunlar bir anlamda ölümsüzlüğün yeşerdiği uzamlardır. Oğuz Tansel, ölümünden sonra yayımlanan bir yazısında şöyle der; ''Ölenin külü esintili bir günde topraklara, ırmaklara, göllere, denizlere savrulmalı. Böylece havaya, toprağa, suya karışan kişioğlu; bitkilerde çiçek, ağaçlarda meyve, yaprak olur. Balıklara, kuşlara her türlü canlıya besin olup yaşamaya yeniden onüstü otuziki gücünde boyalı başlar, ışıklı devam eder.'' (14)

2. Simgesel Mavi: Bu anlamda mavi sevgi, umut, dostluk, sevinç, soyluluk, bağımsızlık gibi anlamlar yüklenir. Örneğin ''Maviş güvercinler çimerdi dağ gölünde sevi kanatlı'' (s.129) (Yeni Dünyalı Yerli Halklar), ''Kınalı kuşlar, ak, mavi pamukta gülen sevinci (...) Bağımsızlık güneşleri doğar halk denizinden'' (s.128), ''Yankılanır Balıkçı'nın masmavi merhabası'' (s.141) (Gökova), ''Temmuzlu mavim tükenmez, denizce'' (s.143) (Keler Göz), ''Göknarın tepesinde mavileşir umut'' (s.138) (Kındam II), ''Bu ateş tükenmez YANAR kalır/ Kurumaz yaratkan mavi soylu'' (s.147) (Metin Kardeşim Bir Yapayalnız), ''Saçıver bahçene, maviş seğereğim ben'' (s.150) (Kındam'ın Öfkesi).
Oğuz Tansel'in Mavi Gelin ve Mavi Benekli Firik'te olduğu gibi, Mavi Türküler başlığı altında topladığı bir öbek şiiri var. Bu şiirlerin maviliği, içeriklerinden ötürü, Selam'da düşünen başlar, yaratan eller, dünyayı güzelleştiren kollar, özgürlük isteyen yürekler, dünyanın herhangi bir yerinde çile çeken, ter döken, özgürlük için savaşan insanlar mavidir (s.88); Mayku II'de tıka basa mavi doldurmuştur içine ozan, yuvaların sıcaklığı buram buram, adamlara dağıtacaktır masallar boyu (s.90); Mayku III'de ''tomurur kupkuru iğde dalları'' (s.91); Düğüm'de ''kavuşan ellerde ışık'' ve ''... anılar dünyası'' (s.93); Güvercinler'de ''İri Selçuk çinisi gök (...) Bir güneş sevinci kanatlarında'' (s.94) Yorumlayabilirsiniz'de ''Dünya böylesine bir dünya/ Seversin yine de'' (s.96); Gencek'te Düşündüm'de sevdiklerine el etmek, dağları yanına çağırmak (s.97); ''Deliye her gün bayram/ Çocuklara göre biçilmiş kaftan/ Yaşamanın böylesi güzel/ Sevince aklını yitirmeli insan'' ve ''... masaldaki Keloğlan'' mavidir. Bu öbek şiirden biri olup, maviyi başlığa taşıyan Mavi Boğaz'a (s.92) gelince. Bu şiirde, denilebilir ki, ozan maviyi yukarıda örneklediğimiz tüm anlamlarında kullanır. Karakol hariç, kendini çepeçevre saran ''ya mavileşmiş(tir) burda'':

Kuşça Dağları'nın eteklerinde
Toprağa denize benziyor sabah
Irmak mavi köy mavidir
Siyah Karakol mavi kanal
Orman yol köprü mavi
Yolcular maviymiş eskiden
Zulme karşı dağa çıkan
Erkinlik için yol kesen
Mavi eşkiyalar olmuş bir zaman
Kuş mavi ağaç mavi
Dağ mavi, aşk mavi
Dünya mavileşmiş burda
Mavi türküler aklımda.

''Mavi deniz''e benzeyen ''mavi sabah'', ''mavi ırmak'' nesnel anlamdaysa, ''mavi köy, kanal, orman, köprü, yolcular, eşkiyalar, kuş, ağaç, dağ, aşk, dünya ve türküler'' simgesel anlamlarıyla karşımızdadır; mutluluk, esenlik, sağlamlık, özgürlük, gürlük, sevecenlik vs. dile gelmektedir maviyle; maviye yüklenen bunca anlam, Tansel şiirinde gizemli, özenilecek bir evren yaratma amacına yönelik, en az söylemle en çok şeyi içeren bir biçem özelliğidir. En azla kurulan bu yoğunluk, Tansel şiirinin yineleme biçiminde de görülür: bu biçemi mavinin henüz keşfedilmediği ilk şiirlerinde buluyor olmamız ilginçtir. ''alınları, elleri çizgi çizgi'' (s.14), ''Gölgeler... Gölgeler toprak kokar çizgi çizgi/ Sarar yürekleri içten içe/ ... dizi dizi'' (s.16), ''Öbek öbek, renk renk herkesin önü'' (s.18), ''Rüzgârların dilinden yaprak yaprak anlarsın (...) Işıl ışıl türkü söyler toprağa gölgen'' (s.20), ''Adam bir deri bir kemik harıl harıl'' (s.22), ''Dalga dalga, özgürlüğün kökü, anası (...) ayaklar yaprak yaprak (...) Dal, dal çiçek, al kınalı (...) yıldız yıldız ayaklar...'' (s.23) ''Esmerin elleri dermiş kök, kök (...) Gürül gürül gücünüz çağlar'' (s.25), ''ışıl ışıl konuşur, kavaklar burda;/ Salkım salkım gölgeler yatak, yorgan;/ mışıl mışıl koyunlar gibi uyuyan/ Küme küme, dizi dizi çakıl taşları'' (s.27) vs.

SONUÇ

Metin Turan, ''Yaşadığı koşulların onca acımasızlığına karşın, Tansel'in şiiri yoğun bir yumuşaklık taşır'' der (15); ben bu yumuşaklığı sevecenlik olarak yorumlamak istiyorum. Onun şiir ve masal evreninin oluşumunda önemli rol oynadığını düşündüğüm mavinin, bu sevecenliğe katkısı küçümsenemez. Oğuz Tansel'de anlam yelpazesi nesnelden simgesele uzanan mavinin serüveni, en çok da ''Karanlığı Ağartmak'' başlıklı yazısında bizzat belirttiği dizgeyi oluşturan en önemli kavramlar arasında geçiyor (16); Zaman, sevgi, dostluk, bilgelik ve düşkurma gücü. Oğuz Tansel, karanlığı ağartmak için şiirlerinde, tıpkı beyazlatmak amacıyla çamaşırı ''çivite yatırmak''ta olduğu gibi, ''kındam'lı'' renk maviyi kullanıyor, ya da Kındam'a giden yolu maviyle döşüyor. Bu mavi, kısaca KINDAM'lı SARIKIZ YOLU başlıklı şiirden (s.134) yapacağımız alıntıyla, insanların hiç ''Bıkmadan söyledikleri binbir söylence (...)
İnsanla görkemli bu şaşırtan güzellik (...)
Dağı bağı yapar seninle bu çatal yürek
Söylence üretir Sarıkız'lı dağlar sultanı''dır.

DİPNOTLAR

(1) Taner, Nuri: ''Oğuz Tansel ile Sarıkızyolundaki Yolculuğumuz''. Üç Kanatlı Masal Kuşu: Oğuz Tansel. Haz. Metin Turan. Ürün Yayınları: 10, Ankara 1996, s.101.

(2) Öztürk, Ali Osman: Das türkische Volkslied als sprachliches Kunstwerk. Studien zur Volksliedforschung. Bd. 15, Bern 1994. s.83.

(3) Bkz. örn. Uysal, Halil, Halkoyu, Sayı: 6 (119), Eylül 1976'dan Paksoy, Abdülkadir: ''Ekmek Kokulu Sevgi Nerde?''. Üç Kanatlı Masal Kuşu: Oğuz Tansel, Haz. Metin Turan. Ürün Yayınları: 10, Ankara 1996, s.31.

(4) Barbara Pflegerl, Es war einmal, es war keinmal Türkische Volksmµarchen (Bir Varmış, Bir Yokmuş, Türk Halk Masalları) (Eren Yayıncılık, İstanbul 1992) adlı kitabında çevirdiği 11, 30, 29 nolu masalların, Ziya Gökalp ve Naki Tezel gibi derleyicilerin, metinlerin içeriğinde ve biçiminde değişiklik yapmaları veya ideolojik ve ahlâkî görüşler eklemeleri nedeniyle otantik kabul edilemeyeceğini, ancak sözlü kültürden yazılı kültüre geçişte, metinlerde minimum düzeyde kullanılan dil araçlarıyla ulaşılan dolaysızlık ve canlılığın nasıl gittiğini göstermek bakımından önemli olduğunu belirtir.

(5) Bu ilkeler için bkz. Tansel, Oğuz: Yaşantıma Karışan Halk Masalları''. Cumhuriyet, 21 Kasım 1976; ayrıca: Konuşan Balıkla Yalnız Kız. masallar 2. Yaz Yayınları. Ankara 1985, s. 125-129.

(6) Temelkuran, Ece: ''Masalları, 'Uyandırmak' İçin Yazmıştı''. Cumhuriyet, 5 Şubat 1996.

(7) Tansel, O.: Konuşan Balıkla Yalnız Kız. Masallar 2, s.128.

(8) Özdenoğlu, Şinasi: Dursun Özden, Ali F. Bilir ve Oğuz Tansel'den Üç Güzel Kitap...''. Cumhuriyet Kitap, Sayı: 357, 19 Aralık 1996, s.6

(9) Pflegerl, B., a.g.e., s.2.

(10) Tansel, O.: Çobanla Bey Kızı. Masallar 1. Yaz Yayınları, Ankara 1985, s. 15 ''Üç Peri Kızı'', (Bundan sonraki sayfa numaraları buradandır.)

(11) Tansel, O.: Konuşan Balıkla Yalnız Kız. Masallar 2, s.79. (Bundan sonraki sayfa numaraları buradandır.)

(12) Bkz. a.g.e., s.134.

(13) Tansel, O.: Sarıkız Yolu. Toplu Şiirler. Yaz Yayınları, Ankara 1986. (Bundan sonraki sayfa numaraları buradandır.)

(14) Tansel, O., ''Karanlığı Ağartmak''. Kendi 2 (7), Nisan 1996, s.4.

(15) Turan, Metin: ''Oğuz Tansel ve Şiiri''. Littera. Edebiyat Yazıları 6, 1995, s.65

(16) Tansel, O.: Bkz. dipnot 12. a.g.y.

Cumhuriyet Kitap, 31.01.2002

« Önceki :: Sonraki »