Karikatür ve Mizah Dünyası

18/9/2008 · Kategori: Koseyazisi

Karikatür ve Mizah Dünyası

• 25/10/2007 - rıfat ılgaz sempozyumu

BİR 'ADAM'  YARATMAK (*)

 

                Rıfat Ilgaz                            Burhan Solukçu

 

      Bazı kaynaklar Türk Aydınlanması'nın miladını Tanzimat'la başlatsa da,  bu kavramın ülkemizde ete, kemiğe bürünmesi Cumhuriyet Devrimi ile gerçekleşmiştir. Cumhuriyet, kendi modernleşme süreciyle birlikte her alanda yetiştirdiği değerleri ile yeni Türk insanının da oluşumunu sağlamıştır.

      Şair, yazar, eğitimci ve aydınlanma neferi Rıfat Ilgaz sözcüğün tam anlamıyla toplumun öğretmeni, Cumhuriyet aydınlanmasının yılmaz savaşçılarından biriydi. Yazdıkları, yaptıkları ve yaşadıklarıyla topluma bir deniz feneri gibi yol gösterdi; salt kültür-sanat dünyasına kazandırdığı o eşsiz ürünleriyle değil, çevresine saçtığı ışıkla, kendisi gibi toplumcu sanatçıların yeşermesine de olanak sağladı. Bu özelliğiyle de çocukların, gençlerin olduğu kadar, yetişkinlerin de 'hoca'sı oldu.

     Ben bu çalışmamda Rıfat Ilgaz'ın karikatürcü Burhan Solukçu'nun çizerlik serüvenine başlayışı ve Solukçu'nun yaşamının sonuna değin Rıfat Hoca'nın ona nasıl destek olduğu üzerinde duracağım. Dahası topluma, insanlığa yararlı bir 'adam' yaratılması konusunda ortaya koyduğu çabaları somut bir örnekle yansıtmaya çalışacağım. Bu çalışma, öğretmenliğin okulla sınırlı bir meslek olmadığının, toplumun ve her yaştan, her kesimden bireylerin aydınlanmasında nasıl bir işlevi olabileceğinin de açık bir göstergesi olacaktır.

 

    Türk karikatür dünyasında '50 Kuşağı' olarak anılan çizerler arasında adı anılan Burhan Solukçu, çizgi dünyasına Rıfat Ilgaz'ın özendirmesi ve katkısıyla girer.

 

    Rıfat Ilgaz ile Burhan Solukçu'nun tanışıklığı 1952 yılında başlar.  Aynı hastalıktan mustarip iki hemşehrinin bir sanatoryum odasında başlayan dostluklarının başlayışını ve tanışma anını Rıfat Ilgaz'ın Solukçu'nun ölümünden sonra yayımladığı yazıdan okuyalım:

 

     "Bizim Koğuş (Pijamalılar) adlı kitabımın konusunun geçtiği bir verem hastanesi vardı Yedikule'de. Bu hastanenin üçüncü pavyonunda 28 kişilik büyük bir koğuş vardı. Birgün bu koğuşa bir kucak kemik getirip bırakıverdiler. Zonguldak' tan maden ocaklarından geliyordu.

 

     Eline üç beş kuruş verilerek ocaktan uzaklaştırılmıştı. Kendi kaderine terkedilmiş,  son kuruşu da iyileşmesi için harcadıktan sonra benim gibi çürük insan deposuna bırakılıvermişti.

 

    Birkaç gün sonra bu kemik yığınının yatağın içinde kıpırdayıp bir şeyler yazmaya çalıştığını gördüm. Zonguldak'taki eşine mektup yazıyordu. Elinden alıp postaya attırdım. Belki de aldığı antibiyotiklerden olacak kulakları ağır işitiyordu. Halsizlikten zor konuştuğu için de her sabah işaretle hal hatır sormaya başlamıştık."

 

       Solukçu beş kuruş tazminatsız olarak işten çıkarıldığı Zonguldak'taki maden ocaklarından, işte böyle posası çıkmış bir şekilde ayrılmıştı. Evliydi, ailesi Zonguldak'ta, kendisi Yedikule sanatoryumundaydı. Rıfat Ilgaz birkaç gün boyunca yanında cansız, hareketsiz yatan bu genç adamı izledikten sonra, ondaki cevheri fark etmişti. Tanışıklığın devamını aynı yazıdan, yine Rıfat Ilgaz'dan okuyoruz.

 

     "Yattığı yerde hiç boş durmak istemiyordu. Gazetelerimi alıp okuyor, dergilerimi karıştırıyordu. Birgün yanındaki arkadaşının kare kare çizip resmini büyüttüğünü görünce, resme yatkın olduğunu anlamıştım. Marko Paşa havasından henüz sıyrılamadığımız için, bir dergi çıkarırsam yazılarımı resimleyebilir mi diye düşündüm.

 

      Maden ocaklarını çok iyi bildiğine dayanarak:

 

      - Bir madenci resmi çizebilir misin,  dedim.

 

      Belki de ilk kez böyle bir istekle karşılaşıyordu.

 

      - Bilmem ki... dedi.

 

      - Hani.. öyle tam resim gibi olmasın da... kroki gibi... biraz da karikatür gibi...

 

        Çok konuşmaktan hoşlanmazdı. Elindeki kara kalemle tasıyla, feneriyle kendisi gibi cılız bir madenci çiziverdi hemen. Tas bir yana kaymıştı, pantalonu bir yana... Kıçında da kocaman bir yama vardı.

 

     - Sende iş var Burhan, dedim.  Sen karikatür çizeceksin."

 

        Bu yüreklendirme ile Solukçu yıllardır sürdürdüğü karakalem portre çizerliğinden karikatüre yöneldi. Rıfat Ilgaz, yayın dünyasındaki ilişkileri ile onun çeşitli gazete ve reklam ajanslarında çalışması için yardımcı oldu. Maden ocaklarındaki zorlu iş koşullarından sonra, Solukçu, hem ciğerlerini dinlendirebileceği hem de sanatını yapabileceği bir iş sahibi olmuştu. Bir süre reklam ajanslarında ve gazetelerde ressamlık, vinyet çizerliği yaptıktan sonra 1956'da Dolmuş dergisinde ilk karikatürünü yayımladı. Dolmuş dergisi İlhan-Turhan Selçuk kardeşler tarafından çıkarılmakta ve dönemin kalburüstü tüm yazar, çizerleri bu dergide çalışmaktaydı. O günlerin sakıncalı kişilerinden olan Rıfat Ilgaz da bu dergide "Stepne" takma adıyla mizah yazıları yazıyordu. İlhan Selçuk'un önerisiyle ortaya çıkan "Hababam Sınıfı" da ilk kez bu dergide tefrikalar halinde yayımlanmaya başlamıştı.

 

       Dolmuş dergisi Solukçu için müthiş bir ortamdı; her yönüyle onun için bir okul olmuştu. Derginin son günlerine kadar orada çizdi; bu arada Zübük, Akbaba, Amcabey gibi dergilerde de çizgileri görülmeye başladı. İlk kez 60'lı yılların başında çizmeye başladığı Akbaba'daki karikatürlerini 1974 yılına kadar sürdürdü. 1965'te kadrolu olarak çalışmaya başladığı ve 1973'te emekli olduğu Pardon adlı dergide ise usta çizer olarak çalıştı. Karikatür dünyasında görülmeye başladığı ilk yıllardan itibaren çizgisini ustalaştırdı ve sağlam, tutarlı dünya görüşüyle vazgeçilmez bir yer edindi. Ancak sağlık sorunları hiç ara vermeden sürüyordu. Genellikle evde çalışıyor,   dergilere karikatürlerini kızı ya da oğluyla gönderiyordu. Karikatürlerden "parça başı" olarak kazandığı parayla da evini geçindiriyordu. Bu zaman süresince de Rıfat Ilgaz ile sürekli bir aradaydılar. Ya aynı dergide çalışıyorlar ya da başka gerekçelerle bir arada oluyorlardı. Rıfat Ilgaz anlatıyor:

 

       "Her rastlaşmada sorardım kuşkuyla sağlığını: - Nasıl olursam olayım Hocam, derdi Solukçu, ölemem artık, üzerime öyle bir görev yükledin ki benim!"

 

       Bu sözler, Rıfat Ilgaz'ın, Solukçu'nun yalnızca bir iş ya da meslek edinmesine yardımcı olduğunu değil, bu dünyada olan biten her şeyden sorumlu bir aydın olarak önemli bir dava edindiğini de göstermektedir. Burhan Solukçu, yaşamda gördüğü haksızlıkları, yanlışları sorgulamak, eleştirmek için karikatürün ve mizahın gücünü kullandı. Güçsüz, zayıf yanlarını onunla donattı; hastalığı ve umarsızlığı nedeniyle hayata soğuduğu günlerde karikatür sayesinde yaşama yeniden dört elle sarıldı. Gerçekten de, Solukçu, karikatür dünyası içinde yer aldığı yirmi yılı aşkın süre boyunca çizdiği her karikatürüyle aydın namusu üzerine güçlü mesajlar vermiştir. Karikatürleri yakın mercek incelendiğinde görülecektir ki, içinde olduğu toplumsal katmanların sorunlarına duyarlılığı, hep emekten ve emekçiden yana tavrı, sağlam dünya görüşü ve ilkeli sanatçı duruşu onun en belirgin yanlarını oluşturmaktadır.

 

 

Dostluğun İkinci Perdesi: Mektuplar

 

      Rıfat Ilgaz 1974'te emekli olup da Cide'ye yerleşince bu dostluk mektuplarda devam etmeye başladı. Elimizde Rıfat Ilgaz'ın 1976-1978 yılları arasında Solukçu'ya yazdığı mektuplar var. Bu mektuplar daha önce hiçbir yerde yayımlanmadı, ilk kez bu çalışmayla günyüzüne çıkıyor. 17 Aralık 1976'da Cide'den yazdığı mektupta şöyle diyor:

 

      "(…) Turhan Selçuk'u telaşlandırıp eve getirecek kadar hastaysan dostların dostluklarını kontrol etme gerekçesine bağlıyorum davranışını!.. Bana verdiğin sözde duracağında hiç kuşkum olmadığı için söylüyorum, durumunda olağanüstü bir şey olmadığını. Bu hususta hem o kadar aceleye gerek yok!.. Bak, ben altmış altılarda bile oyun bittiği halde acele etmiyorum, şu son oyunun sonunu görmeden gideceklerden değilim. Biliyorum ki, oyunların sonu gelmeyecektir.

 

Selçuk kardeşlerle [ İlhan-Turhan Selçuk] dostluğunun sürdüğüne ayrıca sevindim. Sağlam kardeşlerdir onlar. Birçok şeyler gelip geçici... Dostluklar kalıyor. Sevgiyse törensiz, yürekte süzülüp kalanlardan başkası değil. Deneylerden geçmeyen ilişkiler sevgi olmuyor kolay kolay. (…)"

 

     Şu kısacık satırlarda ne çok şey söylüyor büyük usta. Yaşam sevincini, dostlukları, sevginin değerini oldukça yalın, ama şiirsel bir dil ile ortaya koyuyor. Bunu yaparken de öğretmen edasını hiç yitirmiyor.

 

     5 Ekim 1977'de yine Cide'den yazdığı mektupta bu kez İstanbul'a gelip de, görmeden döndüğü dostunun gönlünü alıyor. Ama nice dersler vererek:

 

    "(…) Son aylarım çok inişli yokuşlu, çok karman karış geçti. Düşün bir kez, seni bile unuttum. İstanbul'a geldim de seni bile göremedim. Bilmem bağışlar mısın beni?  Sen namuslu veremlisin! Sık dişini, ben veremliler raconunu senden çok daha iyi bilen kaşarlanmış veremli Rıfat Ilgaz'ı bağışlama! Biz suçluysak... yasalara göre bile olsa, yani egemen sınıf yasalarına... Boynumuz kıldan incedir, boyun eğeriz... Eğdik de... Suçumuzun ceremesini ödeyelim, kelle de olsa gidecek olan. İşin hem şakası, hem "ciddi"si bu... Suçla beni!

 

    Durum böyleyken bir de kalkıyor, kendinde suç arıyorsun!.. Suç ha sende olmuş, ha bende... "Faili meçhul" olmayan suçlarda birbirimizi suçlamaya değmez... İşte geldik gidiyoruz. Ha bir gün önce, ha bir gün sonra... Ne var ki, gelmişken yaşamanın tadını çıkaracağız. Yatakta da olsak... Kenefe ayağımızı sürüye sürüye gitsek de... Yaşamanın çok güzel olduğunu usta sanatçılar bizden çoook önce bulup çıkarmışlar. Gerçekten öyle... Yaşamak öylesine güzel ki... Hele insan gibi yaşamak. Uğrunda ölmeye değer. Bir soluk, bir soluk daha vereceksin. Bu direniş, kaleyi tuttuğun siperi bir saniye sonra... bir saat, bir gün bir yıl sonra teslim edebilmek için... Bir yıl, beş yıl, on yıl... Benimki on yılları, yirmi yılları da geçti. Demek, oluyormuş... Demek, birçok şeyler insanın elindeymiş. 50'lerden beri bunun sınavını birlikte veriyoruz. Başarmadık mı? Bir de yaşamına büyük bir sanatçılık katmasını bildin, fazladan... Bunu algılaman, bilinçli bir sanatçı olarak, birgün hani 'işte bu yüzden ölemiyorum' demiştin! İşte   bu yüzden bir soluk daha yaşamaya bak!.. Zorla kendini, yaşamanın coşkusu, yaşayabilmenin sevincini hala göstermeye değer...(…) Son sözüm, direnebildiğin kadar diren!.. Siperinde sıkı dur!.. Çocuklarımıza bu yönümüzle de örnek olalım.(…)"

 

      Yaşamı boyunca hastalıklardan olduğu kadar, gözaltılardan, hapislerden, sürgünlerden de çeken Rıfat Ilgaz yaşama sevincini yetmişine yanaştığı o günlerde de yitirmiyor. Üstelik büyük şair Nazım Hikmet'in 'Yaşamaya Dair' adlı şiirinde belirttiği gibi, 'bütün işin gücün yaşamak olacak' diyor. Ve yaşama sevincini kendinden daha genç dostuyla bu satırlarla paylaşıyor. İşte, 'Rıfat Ilgaz Aydınlığı' budur.

 

     Burhan Solukçu, ustasının bu sözlerini hiç yabana atmadı. Son nefesini verinceye dek en büyük kaygısı yaşamak oldu. Ailesi için, dostları için, insanlık için…

 

    Üzerinde tarih bulunmayan, ancak 1977 sonları ya da 1978 başlarında yazıldığını düşündüğüm bu mektupta ise, yıllarca uğradığı zulme, çektiği eziyetlere karşın dimdik duran ve kader dostunu da bu kavgaya davet eden bir insan görüyoruz. Kavganın adı yine yaşam!

 

"(…) Biz nereye gidersek gidelim, sorunlarımızı da birlikte taşıyoruz. Elimize bavul almasak bile bir de bakmışız ki dünyanın yükünü omuzlayıp getirmişiz. Ama gene de derde tasaya bir bağışıklığı oluşmuş, fazla bir zararı dokunmuyor. Dertle tasayla kavrulmuşuz, Sivas leblebisi gibi. Yaşamda en büyük başarımız da bu! Her şeye karşın gene de yaşayabilmek! Her günümüz bu sömürü düzeninden dişlerimizle söküp aldığımız bir avans! Avansı koparınca da borca gitmemek için gene de yaşamamız gerekiyor. Yoksa bizi çoktan kazandan düşürdüler! Geçtiğimiz büyük kanamaları düşündükçe şaşkalıyoruz, değil mi?(…)

 

(…) Ağızdan dolma sosyalist olmaktansa, sendikalı işçi olsun daha iyi! Neyse, bunlar uzun tartışma konusu! Şimdi kitap o kadar bol ki, kim yeni bir kitap okusa, başka bir tip sosyalist olup çıkıyor karşımıza. Her kitap bizleri, daha doğrusu emekçileri birbirine birleştirecek yerde, birbirlerinden uzaklaştırıyor nedense toplumumuzda. Yanlışlıkla yeni çıkan kitaplardan birini okumadın mı devrimciliğinin bir yanını eksik sayıyorlar gençlerimiz. Bilmiyorlar ki, okumadıkları öyle çok kitap var ki... Kitap kadar önemli daha çok şey var, iyi bir devrimci olabilmek için. Bugünlerde daha iyi anlıyoruz devrimcinin sağlam olması gereken yanlarını. Ama gene de devrimci arkadaşımız, -oğlumuz- okumayı bırakmasın! Sanatçı yanı da varsa, geliştirmeyi ihmal etmesin! Neyimiz varsa süreceğiz sonucu görmek için. Sermaye dünyanın hiçbir yanında bu kadar zavallı duruma düşmemiştir bugüne kadar. (…)"

 

      Burhan Solukçu, 26 Mart 1978'e kadar direndi ve otuz yıl boyunca boğuştuğu vereme yenik düştü. Onun ölüm haberini oğlu Turhan, Rıfat Amca'sına bir mektupla bildirmişti. Rıfat Ilgaz, bu kez Turhan Solukçu'ya 10 Nisan 1978'de yazdığı mektupta şöyle diyordu:

 

       "Bu soyadıyla sana seslenirken, babanı dipdiri, umutlu, inançlı olarak -yani her zaman olduğu gibi- karşımda görüyorum. Sizler yaşarken -ölüp ölüp yaşarken- biz ölüm terimini çoktan unuttuk. Ama şunu da açıklamalıyım, babanı ilk tanıyan sanatçı olarak, o şiirimde belirttiğim yalan yanlış da olsa dilinden düşürmediği dizelerimdeki gibi de ölmedi. Savaşa savaşa öldü, halkın sanatçısı olarak öldü. İkinci büyük başarısı da sizleri kendisi gibi yetiştirmek oldu. (…)"  

 

       Rıfat Ilgaz, salt çizgisiyle değil, insanı ve insanlığı ilgilendiren her konuda aldığı tavırla 'halkın sanatçısı' olan Burhan Solukçu'nun yaşamında içi doğruluk, gerçeklik ve güzelliklerle dolu kocaman bir yaşam parantezidir. Solukçu'nun genç yaşlarda yaşamına açılan bu parantez, hiçbir zaman kapanmamış, ışığıyla, sıcaklığıyla bizlerin de önünde dimdik durmaktadır.

 

       Bu çalışmayı Burhan Solukçu'nun dilinden hiç düşürmediği Rıfat Ilgaz dizeleriyle bitirmek istiyorum, konuşmamın başından beri anlatılanların da bir özeti olacağını düşünerek:

 

              "Ölecek misin, ya bir meydanda öl,

               Ya da bir dağ başında kavgan için

               Böyle yatakta miskince ölme!"

 

(*) Bu yazı 10-12 Mayıs 2006 tarihlerinde Kastamonu'da yapılan "Rıfat Ilgaz Sempozyumu"nda bildiri olarak sunulmuştur.

http://kursatcosgun.blogcu.com/4437447


--
 
**************************************************

Rıfat Ilgaz Filmografi

 

 

Karartma Geceleri (1990)
Yönetmen: Yusuf Kurcenli

Senaryo: Rıfat Ilgaz (Kitap)
Yapım: 1990, Türkiye, 105 dk.
Oyuncular: Tarik Akan, Bulent Bilgic, Nurseli Idiz

 

                     

Hababam Sınıfı Güle Güle (1981)
Tür: Komedi/Dram

Yönetmen: Ertem Eğilmez
Senaryo: Rıfat Ilgaz (Kitap)
Yapım: 1981, Türkiye, 78 dk.
Oyuncular: İlyas Salman, Adile Naşit, Mehmet Ali Erbil, Ayşen Gruda, Şevket Altuğ, Yaprak Özdemiroğlu, Savaş Dinçel, Fulya Özcan, Hüseyin Kutman, Osman Cavcı, Özden Özgürdal
 

 

                     

Hababam Sınıfı Dokuz Doğuruyor (1978)
Tür: Komedi/Dram

Yönetmen: Kartal Tibet
Senaryo: Rıfat Ilgaz (Kitap)
Yapım: 1978, Türkiye, 85 dk.
Oyuncular: Münir Özkul, Şener Şen, Adile Naşit, Sevket Altuğ, Ahmet Arıman, İlyas Salman, Muharrem Gürses, Aciz Cem Gürdap, Perran Kutman, Sevda Aktolga

 

                     

Hababam Sınıfı Tatilde (1977)
Tür: Komedi/Dram
Yönetmen: Ertem Eğilmez
Senaryo: Rıfat Ilgaz (Kitap)
Müzik: Melih Kibar
Yapım: 1977, Türkiye
Oyuncular: Münir Özkul, Kemal Sunal, Halit Akçatepe, Feridun Şavlı, Adile Naşit, Şener Şen, Ahmet Arıman, Ergin Orbey, Filiz Bozkurt, Sevda Aktolga, Sevtap Erdemli, Ayşen Gruda

 

                     

Hababam Sınıfı Uyanıyor (1976)
Tür: Komedi/Dram
Yönetmen: Ertem Eğilmez
Senaryo: Rıfat Ilgaz (Kitap)
Müzik: Melih Kibar
Yapım: 1976, Türkiye, 78 dk.
Oyuncular: Münir Özkul, Kemal Sunal, Halit Akçatepe, Şener Şen, Adile Naşit, Muharrem Gürses, Ergin Orbey, Ahmet Sezerel, Şevket Altuğ

 

                     

Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı (1975)
Tür: Komedi/Dram

Yönetmen: Ertem Eğilmez
Senaryo: Rıfat Ilgaz (Kitap)
Müzik: Melih Kibar
Yapım: 1975, Türkiye
Oyuncular: Münir Özkul, Kemal Sunal, Halit Akçatepe, Tarık Akan, Şener Şen, Adile Naşit, Feridun Şavlı, Ergin Orbey, Muharrem Gürses, Semra Özdamar

 

                     

Hababam Sınıfı (1974)
Tür: Komedi/Dram

Yönetmen: Ertem Eğilmez
Senaryo: Rıfat Ilgaz (Kitap), Umur Bugay
Müzik: Melih Kibar
Yapım: 1975, Türkiye
Oyuncular: Münir Özkul, Kemal Sunal, Halit Akçatepe, Tarık Akan, Şener Şen, Adile Naşit, Feridun Şavlı, Ergin Orbey, Muharrem Gürses, Semra Özdamar, Ayşen Gruda, Cem Gürdap, Akil Öztuna

 

Oyunlar

 

•    Hababam Sınıfı Uyanıyor

•   
Hababam Sınıfı Baskında

•    Hababam Sınıfı Sınıfta kaldı

•   
Türk Çocukları Türk Çocukları: Çatalzeytin Festivalinde
      öğrenciler tarafıdan sahnelendi.

•    Çatal Matal Kaç Çatal (1972): Daha sonra Uzun Eşek
     Oyunu olarak yeniden yazıldı. Çatal Matal  1972'de
     Ordu Belediyesi Karadeniz Tiyatrosu tarafından,
     Uzun Eşek ise Cide'de sahnelendi.

•   
Abbas Yola Giden: 1993'de Kartal Rıfat Ilgaz Sahnesi
     Oyuncuları tarafından sahnelendi.

Rıfat Ilgaz Sempozyumu

Tür: Makale
Yazar: Rıfat Ilgaz
Yayınevi: Çınar Yayınları
Yeni çıkan : Evet

Rıfat Ilgaz, 1940'lardan başlayıp aramızdan ayrıldığı 1993 Temmuzuna kadar laik ve etik duruşunu değiştirmemiş; dil, eğitim ve kültürün yozlaşmasına yaşamı ve yapıtlarıyla karşı çıkmıştır. Toplumcu, özgürlükçü, yurtsever savaşımcılığını Anadolu'nun binlerce yıllık kültür kaynağından beslenerek gerçekleştirmiştir. Kültürsüzleştirme konusundaki iç ve dış saldırıların doruğa ulaştığı günümüz Türkiye'sinde, sanatçı, aydın kişiliği ve sorumluluk bilinciyle bizlere güç vermektedir.

1980'lerden başlayarak 1990'larda yaygınlaşan yeni dünya düzeni, 2000'lerin başında kötü meyvelerini vermeye başlamıştır. Bu saldırılar, ülkemizin ekonomik, toplumsal, siyasal ve sanatsal yapısını bozduğu gibi, laik çağdaş bireyi, ulus devleti ve bağımsızlığı yok etmeyi amaçlamaktadır. Bu amacı gerçekleştirmek için de, Türkçemizi bozmaya, geleneksel değerlerimizi yozlaştırmaya yönelik girişimler, her geçen gün giderek yoğunlaşmaktadır. Bu çok yönlü olumsuz gelişmelerin somut örnekleri günümüz edebiyatında, kültüründe ve toplum yaşamında açıkça görülmektedir.

Bütün bu olumsuzluklara edebiyat ve kültür bağlamında karşı çıkmak üzere; Rıfat Ilgaz'ı var eden ve Ulusal Kurtuluş Savaşımızda Anadolu'nun atardamarı olma işlevini üstlenen Kastamonu ilindeki Kastamonu Meslek Yüksekokulu eşgüdümünde 10-11-12 Mayıs 2006 günlerinde Rıfat Ilgaz Sempozyumu gerçekleştirilmiştir.

Etkinliğe bilim ve sanat insanları, yirmi iki ana başlık altında son derece nitelikli doksan altı bildiriyle katkıda bulunmuşlardır. Ayrıca sempozyumdaki oturumlara öğrencilerin ve halkın da katılımı yüksek olmuştur.

Bu kültürel girişimden alınan güçle; ülkemizin toplumsal ve kültürel yaşamına yeni atılımlarla katkı sunulması ve süreklilik kazandırılması gerektiği ortak sonucu çıkarılmıştır.

RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU
YÜRÜTME KURULU

Daha Fazla Bilgi

ISBN: 978-975-348-215-8
Basım tarihi: 2007 Ekim

 

 

Rıfat Ilgaz
Firma: Çınar Yayınları
Kitaplar: 51

www.rifatilgaz.net     

Rıfat llgaz, 1940'ların toplumcu-gerçekçi şairleri arasında başta gelenlerindendir.           
1911 yılında Cide'de doğdu. Şiir yazmaya ortaokul öğrencilik yıllarında başladı. İlk şiiri 27.07.1927'de, günlük Nazikter gazetesinde yayınlandı. Ayrıca; Açıkgöz (Kastamonu), Güzel İnebolu ve Güzel Tosya gazetelerinde şiirleri ve yazıları yayınlanmaya başladı. Lise yıllarında babasının ölümü nedeniyle ayrıldı. Yatılı olarak Kastamonu Muallim Mektebi'nde öğrenim gördü. 1930 yılında mezun oldu. Altı yıl süreyle Gerede, Akçakoca, Hendek ile Düzce arasında Gümüşova'da ilkokul öğretmenliği yaptı. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünü 1938'de bitirdi ve Adapazarı Ortaokulu Türkçe Öğretmenliğine atandı. 1939'da İstanbul Karagümrük Ortaokulunda Türkçe Öğretmenliğine başlayan llgaz'ın, yazı ve şiirleri büyük dergilerde yayınlanmaya başladı. 1940'da Gığır, Oluş, Ulus, Güneş, Yücel, Varlık, Hamle ve Yeni İnsanlık dergilerinde şiirleri çıktı ve aynı yıl Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne girdi. Haşan Tanrıkut, Sabahattin Kudret Aksal, Salah Birsel'le tanıştı. Ömer Faruk Toprak ile 9 Eylül 1942'de Yürüyüş dergisini çıkardılar. Bu dergide Orhan Kemal, Sait Faik, Cahit Irgat, A. Kadir, Nazım Hikmet (İbrahim Sabri) ile birlikte çalıştılar. 1943'de ilk kitabı "Yarenlik"i yayınladı. Şiirleri olağanüstü bir ilgi gördü. Ocak 1944'de "Sınıf" adlı şiir kitabı çıktı. Sıkıyönetim kararı ile toplatıldı. Pertev Naili Boratav "Sınıf" için:
    "Yeni Türk şiirine inanmayanlara, Rıfat llgaz'ın kitabını oku-yup anlamlarını dilemekten başka yapılacak birşey yoktur" diye yazdı.
    1945'de Gün dergisi çıktı. llgaz bu dergide sekreterdi. Bu dergide yazıları yayınlandı. Aziz Nesin'in Cumartesi dergisine ortak oldu. Seçici kurulda çalıştı. 1946'da Esat Adil, Sabahattin Ali ve Aziz Nesin ile birlikte Gerçek gazetesini çıkardılar. 1946 Ekim ayında Yığın dergisini Esat Adil ve Adil Yağcı ile birlikte çıkardılar.
    Öğretmenliğe yeniden döndükten sonra Boğazlayan-Yozgat'a tayini çıktı. Hastalığı nedeniyle Validebağ Sanaturyumunda yattı. Şubat 1947'de Sabahattin Ali, Aziz Nesin ve Mim Uykusuz'un çıkardığı Markopaşa kadrosuna girdi. Sık sık kapatılan bu derginin daha sonraları sorumlu müdürlüğünü üstlendi. Malum Paşa, Merhum Paşa, Hür Markopaşa gibi dergilerin de sık sık adı değişiyordu.
    1950'li yıllarda llgaz gazetecilik yapmaya başladı. Sakıncalı olduğundan, gazeteler ve dergiler imzalarına pek yer vermediler. 1952-1960'daTan gazetesinde dizgici-düzeltmen ve röportaj yazarı olarak çalıştı. Turhan Selçuk ve İlhan Selçuk'un çıkardığı Dolmuş dergisinde "Stepne" takma adıyla yazılar yazdı. Hababam Sınıfı, Pijamalılar (Bizim Koğuş), Don Kişot İstanbul'da bu dergide dizi olarak yayınlandı. Hababam Sınıfı'nı da, isminin sakıncalı olması nedeniyle "Stepne" (Yedek Lastik) takma adıyla yazdı. Ocak 1953'de Devam adlı şiir kitabını çıkardı ve bu kitap da toplatıldı.
    1961 Anayasası yürürlüğe girdikten sonra kendi adıyla yazı ye şiir yayınlayabilme olanağına kavuşan Rıfat llgaz Demokrat İzmir, Akbaba, Vatan, Yeni Gün, Yeni Ulus gibi yayın organların-da ve kimi edebiyat dergilerinde yazı yazabildi. Sınıf yayınlarını kurdu ve kendi kitaplarını yayınlayabildi. 1970'de Basım Şeref Kartını aldı.
    1974'de emekli oldu. Doğum yeri olan Cide'ye yerleşti. 12 Eylül 1980 döneminde gözaltına alındı. 70 yaşında gerekçesiz sorguya çekildi ve gözaltında kaldı. Tutukluluğu sona erince İstanbul'da, oğlu Aydın llgaz ile birlikte ölümüne kadar yaşamaya başladı. Bu olaylar "Kırkyıl Önce Kırk Yıl Sonra" adlı kitabında anlatılır.
    Onu hepimiz Hababam Sınıfı'nın yazarı olarak bildik. Altmış yayınlanmış kitabı olmasına karşın onun şairliğini, romancılığını ve öykü yazarlığını unutmamamız gerekir. Kitaplarında; çağdaş, ileri görüşlü, ulusumuzdan yana birlikteliği önerir.
    Yıllarca kendisini bizden uzaklaştırmaya çalışan yönetimlerden sonra, demokrasi yolunda ülkemizdeki gelişmeler Rıfat IIgaz adını yeniden yücelttiyse de, Sivas olaylarının acısına dayanamayan duyarlılığı 7 Temmuz 1993 günü aramızdan ayrılmasına neden oldu.

ATATÜRK'ÜN ÖĞRETMENE BAKIŞ AÇISI VE GÜNÜMÜZDE DURUM

20/8/2008 · Kategori: Koseyazisi

          ... İsterdim ki çocuk olayım ve sizin ders vermekle ışık saçan çevrenizde bulunayım; sizden feyz alayım, siz beni yetiştiresiniz. O zaman ulusum için daha yararlı olurdum.

 
 
          ... En önemli ve verimli görevlerimiz öğretim ve eğitim işleridir. Bu işlerde ne yapıp yapıp başarıya ulaşmamız gerektir. Bir ulusun gerçek kurtuluşu ancak bu yoldadır...
 
             Türk öğretmenlerine ulusal hükümetimizce, candan ve gönülden istendiği kadar iyi ve rahat yaşama koşullarının sağlanamamış olduğunu bilirim. Ancak ulusumuzu yetiştirmek gibi kutlu bir görevi benimsemiş olan yüce topluluğunuzun, bugünkü koşulları göz önünde bulundurarak her türlü zorluğu göze alarak bu yolda sarsılmadan yürüyeceğine de güvenim vardır. Göreviniz pek önemlidir, ulusun yaşamasıyla yakından ilgilidir. Bunda başarılı olmanızı Tanrı’dan dilerim.
 
         Bayanlar, Baylar!
 
         Ordularımızın kazandığı zafer, sizin eğitim ordularınızın zaferi için yer açtı, yol hazırladı. Gerçek zaferi siz kazanacak, siz koruyup sürdüreceksiniz, bunu başaracağınızdan kuşkum yok. Sarsılmaz bir inançla ben ve bütün arkadaşlarım, sizi gözeteceğiz. Sizin karşılaşacağınız bütün engelleri kıracağız.
 
***
Devletin 4 temel direğini oluşturan eğitim, adalet, güvenlik, sağlık, çalışanlarından –tümü en düşük derecede olmak üzere- işe ilk başlayanların net maaşları :
 
 
8. Dereceden işe ilk başlayan Yargıç ve Savcı           : 1.600 YTL
 
Asteğmen’in Maaşı                                               1.000 YTL
11/1’den işe ilk başlayan Polis Memuru’nun Maaşı       : 1.115 YTL
 
8/1’den işe ilk başlayan Veteriner                           : 1.130 YTL
8/3’ten işe ilk başlayan Pratisyen Hekim                   1.105 YTL
8/1’den işe ilk başlayan Hemşire                              970 YTL
İmam                                                                 : 780 YTL
 
Bütün bunları ve herkesi yetiştiren
 
9/1’den işe ilk başlayan Öğretmenlerin Maaşı : 750 YTL
 
***
 
bazı ülkelerdeki ortalama yıllık öğretmen maaşları :
 
Japonya : 55.000 $
İsviçre : 70.000 $
İspanya : 40.000 $
Belçika : 39.000 $
Fransa : 43.000 $
İtalya : 35.000 $
Almanya : 50.000 $
İngiltere : 45.000 $
Yunanistan : 30.000 $
Güney Kıbrıs Rum Kesimi : 35.000 $
 
KKTC : 17.000 $
----------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu ülkelerin ortalaması : 41.727 $
 
Ve ne yazık ki
Türkiye : 8.000 $
 
***
 
Bir avukatın bir müvekkiliyle görüşmesi 50 YTL
Bir berberin saç-sakal kesimi 15 YTL.
Bir veterinerin inek muayenesi 25 YTL.
Bir hekimin hasta muayenesi 50 YTL
 
 
Bütün bunları ve herkesi yetiştiren bir öğretmenin  1 saatlik emeği ise 5 YTL !
 
Bilmeyenlere de not : Lise öğretmenlerinin çok büyük bir bölümünün ek dersi de ya hiç yoktur ya çok azdır.
 
* * *
 
Artık YETER !
 
Öğretmen yoksa iyi eğitim yok !
 
Öğretmen yoksa iyi adalet yok !
Öğretmen yoksa iyi güvenlik yok !
Öğretmen yoksa iyi sağlık yok !
 
 Öğretmen yoksa VATAN YOK !

Bir Doğa Yazısı / Bekir Coşkun

22/7/2007 · Kategori: Koseyazisi

22 Temmuz 2007

Bekir COŞKUN

 bcoskun@hurriyet.com.tr

Bir doğa yazısı...


SEÇİM yasakları nedeniyle bugün geleneksel doğa-çevre yazılarımı sürdürebilirim:

Dağda özgürce yaşayan bir inek, bir beygir, bir eşek, dağılıp insanların ne yaptıklarını öğrenmeye ve beş yıl sonra buluşmaya karar verdiler. Her biri başka yöne yola çıktılar.


Beş yıl sonra buluşma yerine önce inek ile beygir geldi.

İkisi de perişan bir halde, zayıflamış, dişleri dökülmüş, kamburları çıkmış, adeta çökmüşlerdi.

Beygir sordu: "Nedir bu halin inek?.."

İnek iç çekerek anlattı:

"Bu insanlar merhametsiz. Beni durmadan birbirlerine sattılar. Alan sütümü sağdı. Bir inek daha varmış, onu yanıma koyup çifte koştular, aç bıraktılar. Canımı zor kurtardım be kardeş..."

Sonra beygir anlattı:

"Benim de ağzıma bir demir parçası geçirdiler, ağzımı açamadım. Üzerime bindiler. O indi öbürü bindi, o indi öbürü bindi... Binmedikleri zamanlar zincire vurdular... Belim çöküp de onları taşıyamaz bir hale geldiğimde arkama kocaman bir araba bağladılar, bu sefer birçoğunu birden taşımaya başladım. Ben onları taşıdıkça kırbaçladılar. Canımı zor kurtardım yav inek kardeş..."

*

Ve uzaktan eşek gözüktü.

Eşek; ıslık çala çala, taşlara tekme ata ata geldi. Mutluydu.

Şişmanlamıştı, tüyleri parlıyordu, gözlerinin içi gülüyordu, üzerinde lacivert takımlar vardı.

İnek ile beygir, "Nedir bu halin, neler oldu" diye merakla sordular, eşek anlattı:

"Bir memlekete vardım, birisi bağırdıkça insanlar onu alkışlıyordu. Ben de yüksekçe bir yere çıkıp bağırdım. Benim bağırmamı bilirsiniz, duyan benim yanıma koştu, duyan koştu. Onlar geldikçe ben daha çok bağırdım..."

"Sonra?.."

"Sonra beni başkan seçtiler..."

"Yani sen başkan mı oldun?.."

"Evet... Bir şey yapmama gerek kalmıyordu, ben bağırdıkça onlar ’Memleket seninle gurur duyuyor’ diye alkışladılar. Yiyecek birçok şey vardı. Ben ise yedim ve bağırdım, yedim ve bağırdım..."

"Pekiii... Senin eşek olduğunu anlamadılar mı?..."


Eşek yanıtladı: "Anladılar anlamasına da iş işten geçmişti..."

Türk'ün dumanla imtihanı

29/10/2006 · Kategori: Koseyazisi

siga.gif

 

Türk'ün dumanla imtihanı

Tiryakiliğiyle tanınan Türk milleti sigaraya yavaş yavaş veda mı ediyor? Caydırıcı kampanyalar ve akciğer kanserine bağlı olarak gerçekleşen ölümler sigaranın eskisi kadar rağbet görmemesine neden oluyor


Radikal Cumartesi Eki, 17/09/2005

Seinfeld'in bir bölümünde Jerry, sigara içmenin insanlara kendilerini ne şekilde cool hissettirdiğine dair şu yorumu getirir: "Hey bana bakın, kafamdan dumanlar çıkıyor ve umurumda bile değil..." Mesele şu ki, artık giderek daha çok sayıda içicinin umurunda! Zaten karşıt kampanyalarla, umurunda olmayanların da olması için elden gelen yapılıyor. Eskiden şehir hatları vapur iskelelerinde duran "sigara içerseniz işte böyle olursunuz!" tabelalarındaki pis yeşil akciğer ve Fil Adam gibi sunulan 'üç uzvu kesildiği halde hâlâ içen adam!' görüntülerinden daha kapsamlı bir savaş var ne de olsa sigaraya karşı. Ve işe yarıyor da. Sigaranın hayatımızdaki yeri giderek geriliyor. Barlar, kafeler, içkili kokteyller, önceleri sigarasız düşünülemeyen neresi varsa, sigarayı dışlamaya başladı. Batı ülkelerinde başlayan bu 'dalga', yavaş yavaş ülkemize de yayılıyor. Şimdilerde neredeyse 'İstanbul taksileri'nde bile "Sigara içebilir miyim?" diye sormak icap ediyor. Zaten rakamlar da gösteriyor ki, 1995'te Türkiye'de kişi başına düşen sigara tüketimi 5.5 adet iken bu sayı 2003'te 5 adete inmiş ki, bu da yüzde 10'luk bir azalma demek.
Bir zamanlar sahiplerinin sigara içmediği evlerde de olmak üzere, salon sehpalarının ortasında, kristal kaseler içinde türlü marka sigara sergilenirdi. Zira eve misafir gelen içiciye sigara sunamamak, 'kahve kalmadı' demek gibi bir şeydi. Çoğumuz ilk sigaralarımızı çocuk yaşta bu 'kristal kase'lerin içinden almışızdır. Şimdi ise evlerde sigara içirtilmediğine bile şahit oluyoruz. Ya da sigorta şirketlerinin sigara tiryakilerini bir 'risk' olarak değerlendirdiğini görüyoruz. Kimi sigorta şirketleri tiryakileri Riziko Departmanı'na gönderiyor, gerekirse riskli müşterilere ek prim ödetiyorlar.
Sigara kullanımına yönelik ilk büyük 'darbe'lerden biri, 80'li yıllarda çoğu Batı ülkesinde sigara reklamlarının yasaklanmaya başlaması oldu. Halbuki reklam sektörü 50'ler ve 80'ler arasında sigaradan ziyadesiyle faydalanmıştı. Marlboro Man'in cool'luğuyla taraftar toplama girişimlerini bir kenara bırakın, 60'larda "X marka içicileri sigaralarını değiştirmektense kavga eder!", "Her içtiğinizde serinliği hissedin", "Bu sigarayı içiyorlar, çünkü stilini seviyorlar", "X'i içmeye bağlı tek bir boğaz tahriş olması vakası bile yok" gibi sloganlar fink atıyordu. Şimdi sigaralar giderek yükselen fiyatlarla, üzerlerinde kocaman uyarılarla satılıyor.
Tabii reklam denen şey sadece reklamlarla sınırlı değil. Sinema her türlü reklam konusunda 'çıbanbaşı' alanlardan biri olarak görüldüğünden, yükselen sigara karşıtlığı 90'larla birlikte sinemaya da sıçramaya başladı. Filmlerde öyle pof pof, cool cool sigara içilmesin, millet özenmesin anlayışı, bilhassa Hollywood'da karşılığını bulmaya başladı; Hollywoodlu film karakterleri sigarayı azalttı. Evvel zamanda hastane bile dinlemez, her yerde içerlerdi. Kabul etmek lazım ki, en büyük sinema efsanelerinin bir kısmı, sigaraya teşvikte büyük roller oynamıştır. Bette Davis'i, Steve McQueen'i sigaranın dramatik efekti olmaksızın düşünmek, içerken görünce de özenmemek mümkün mü? Pek değil... İşte tam da bu yüzden, örneğin Mecidiyeköy Odeon sinemalarının fuayesinde Steve McQueen, bir cool'luk timsali yerine, seyirciyi sigara içilen bölüme götüren zebani muamelesi görüyor. McQueen'in fotoğrafının üzerine şunu yapma bunu yapma dendiği halde hepsini yaptığı, sigara içme dendiğinde içmeye devam ettiği yazıyor ve ekleniyor: "Öldü."


Gazetecilerin sigarayı bırakma maceraları
Gazeteci ve yazarların da en büyük dertlerinden biri olabiliyor sigara. Haliyle onların da bu meredi bırakma süreçleri sancılı oluyor. İşte tanınmış köşe yazarlarının, kendi üsluplarıyla anlattıkları sigarayı bırakma maceraları.
Not: Aşağıda, yazarların yazılarından bazı bölümler alınmıştır.

TUĞÇE BARAN


Sigarasız ve içkisiz geçen dördüncü zafer günümdeyim. Bunu daha önce de demiştim biliyorum. Azıttığım her yılbaşında, her bayramda, her resmi tatilde. Fakat bu sefer çok ciddiyim...

Başaracak gibi görünüyorum. Üstelik alçak arkadaşlarıma rağmen! İnsan içkiyi ve sigarayı bırakmaya karar vermiş arkadaşının yanında daha ilk gün şişe şişe şarap, paket paket sigara içer mi yahu! Bir irade bu kadar mı zorlanır?

Kilo da alsam, bir patatese de dönsem sigara içmeyeceğim bundan sonra.

REHA MUHTAR

Açık söyleyeyim. Hayatımda, her zaman yapmaya alıştığım bir şeyin eksikliğini hissediyorum. Ama, bu eksiklik, yaşam dengelerimi bütünüyle alt üst etmiyor...
Sürpriz bir gelişme ama, sigarayı bırakmak beni sinirli yapmadı...

Gerçekte sigaranın, dış dünyada yaşadığın gerginliklerin etkisini, içeride kendinden çıkarmanın bir aracı olduğunu düşünüyorum. O zehirli duman kütlesini, her olay karşısında içine çekmeyi, dıştaki olayların hıncını içeride ciğerlerinden çıkarmayı, mazoşizmin açık bir tezahürü olarak görüyorum. Onun için sigara adındaki, zehirli iç savunma mekanizmam ortadan kalktığından, artık daha sinirli değil ama, daha bir kendim oldum.

KANAT ATKAYA

Bir hafta önce, nedenini hâlâ kestiremediğim bir şekilde sigara içmeyi kesiverdim. Ve sigara içmeyi kestikten sonra anladım ki; sigarayı bırakabilmiş, gözümüzde yüce insan konumundaki herkesin, her söylediği doğru.

Bir de şunun bilinmesini isterim; delikanlı gibi bıraktım sigarayı. Yani öyle 'vivident kısilit' yüklemesi, nikotin bandı uyuzluğu filan yapmadan hort diye bırakıverdim meredi. Şu anda canım istemiyor mu peki? Köpek gibi istiyor tabii ki. Fakat ortalığa lafı yaydıktan sonra yeniden başlayıp -en azından şimdi- karizmayı kurda kuşa yem ettirmem.

HAKKI DEVRİM


Reçetesi: Bıraktıktan sonra kararlı olmaya çalışma. Önce kararını ver, sigarayı ondan sonra bırak!

İSMET BERKAN

İnsanın 27 yıllık arkadaşının arkasından, hem de ayrıldıktan sadece iki hafta sonra, konuşmaya başlaması belki ayıp ama ne yapayım, susup oturamıyorum!

Sigarayı içmemeye başlayalı iki hafta oldu. Geçmişte iki-üç saatlik yoksunluklara bile katlanamayan benim için inanın hayli uzun bir süre.

Sigara içmemenin sağladığı birinci ve en muhteşem şey hayat kalitesinin artması. Nasıl mı artıyor? En basiti şu: Benim için en büyük sıkıntı sabahları sigara yorgunluğuyla uyanmak, saatlerce ağzımı boğazımı temizlemekti. Şimdi bu bitti. Sabahları yüzde yüz enerji ile uyanıyorum.

Bugün, bu yazıyı yazarken değil belki ama yazmaya oturmazdan yarım saat önce bile canım sigara istiyordu. Ama giderek bu istek daha etkisiz oluyor, daha kolay atlatılıyor. Yani ilk günleri geçmek çok önemli.

MANSUR FORUTAN

Bu yazı olağanüstü şartlar altında yazılmıştır. Hayır New Orleans veya Irak'tan bildirmiyorum. Tam aksine Kartal Yuvası adını taktığım kanepemden klavyenin tuşlarına basıyorum. Durumu olağanüstü kılan sigara içmiyor olmam.

Bıraktım demeye maçam yetmiyor çünkü üzerinden çok az süre geçti. Rahat mıyım peki? Sandığımdan çok daha iyiyim aslında. Gerçekten iyiyim ama odaklanma sorunu yaşıyorum.

Sanıyorum Nikotin Tanrıçası kurban istiyor ve hemen istiyor. Dahası çok kızgın. İhanetimden kıllanmış durumda. Nikotin Tanrıçası'nın çok ama çok seksi bir kadın olduğunu söyleyebilirim. İsyanı bastırmak için de yapmadığı orospuluk yok.

Bundan önce de sigara bırakma girişimlerim olmuştu. Bu sefer farklı, oldukça farklı. Daha iyi ve rahat hissediyorsunuz. Çok daha güçlüsünüz. Bunu ben söylüyorsam ciddiye alın derim.

Sonuç: Sigarasız bir gün, saçma sapan bir yazı, kevgir gibi bir konsantrasyon, ama geleceğe umutla bakan bir yazar ve sonu gelmek üzere olan Nikotin Tanrıçası.

Kanser mi, iktidarsızlık mı?
Sigarayla Savaşanlar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Gündüz Öztürk, sigaradan neden uzak durmak gerektiğini anlattı:
Sigaranın içerdiği 4 bin çeşit zehirli madde hücrelerde dejenerasyona yol açarak hücrenin fonksiyonunu bozuyor. Sigara, kalp ve damar hastalıklarından akciğer hastalıklarına kadar 50 çeşit hastalığa neden oluyor. İşte bunlardan bazıları:


Cildi bozar; cilt kararır ve hızla yaşlanır.

Dişler kirli ve pis görünmekle kalmaz, dişeti hastalıkları oluşur.

Ağız ve yutakta tat alma eksikliği başlar ve kanser riski artar.

Gırtlak ve nefes borusunda iltihaplanma görülür ve gırtlak kanseri oluşur.

Kalp ve damarların baş düşmanıdır. Damarda ateroskleroza (damar kireçlenmesi) neden olur. Böylece kan dolaşımı zorlaşır. Kalp krizi, damar tıkanıklığı, yüksek tansiyon, beyinde felç çok sık görülen vakalardır.

Damarlardaki tıkanma kemiklere giden kan miktarını azalttığından kemikler beslenemez ve kemik erimesi meydana gelir.

Dudak tiryakisi olsanız bile fark etmez; dil altından zehirler kan yoluyla tüm vücuda yayılır. Bazı zehirler ağız içinde kalır ve benzenden fare zehirine kadar her türlü zehir midenize iner. Sindirim sisteminin yanı sıra boşaltım sistemi de zarar görür. Zehir idrar yoluyla dışarı atılırken mesaneyi de etkiler. Kanserden korunmak için bol su içmek ve sık sık idrara çıkmak gerekir.

Erkek ve kadın yumurtalık hücreleri hızlı çoğalan, hızlı yenilenen hücrelerdir. Dolayısıyla bunlar zehire daha çok maruz kalır. Erkeklerde iktidarsızlık baş gösterir; penise giden damarlar tıkanınca penise az kan gider ve sertleşme olmaz. Spermin kalitesi ve sayısı azalır. Kadınlarda da kısırlık, çocuk düşürme, erken menopoz ve kanser riski doğar.

Sigaranın yorgunluk, depresyon, stres, antisosyalleşme, performans düşüklüğü gibi etkileri de vardır.

Rakamların anlattıkları
Her yıl dünyada beş milyon, Türkiye'de 110 bin kişi sigara nedeniyle hayatını kaybediyor. Bu ölümlerin yüzde 18'i akciğer kanseri. Akciğer kanserinde pasif içiciler dahil sigaranın etkisi yüzde 97. Mide kanseri oranı bu ölümlerin içinde yüzde 1. Dolayısıyla dünyada 50 bin, Türkiye'de ise bin 100 kişi sigaranın yol açtığı mide kanserinden ölüyor. Mide kanserinde pasif içiciler dahil sigaranın etkisi yüzde 60.
Sigarada 4 bin çeşit zehir var. Bunlardan özellikle Polonyum 210 ve Radon gibi radyoaktif maddeler çok riskli. Sigara içilen kapalı mekânlarda havadaki partiküllerin ana kaynağı sigara ve bu partiküllerin çoğu da kanserojen. Boice ve Lubin yaptıkları çalışmayla akciğer kanserine yakalanma olasılığının, günde 1-9 tane sigara içilmesiyle 4.6 kat, 10-19 sigara içiminde 7.5 kat, 20-39 sigara içiminde 13.1 kat ve 40 sigaranın üzerinde bir tüketimde ise 16.6 kat arttığını ortaya koydular. Yani günde iki paket sigara içen birinin, içmeyene göre 16 kez daha fazla akciğer kanserine yakalanma riski var.
Sigara içiminin kimyasal zehirliliğinden çok radyo-zehirliliğinin daha etkili olduğu saptanmış. Sigaradaki radyasyon içeren maddelerden en zararlısı, sigaranın yaklaşık 600-650 0C'lik alev sıcaklığında tamamen buharlaşan polonyum-210 (Po 210). Filtreli sigaralar ve porositesi yüksek sigara kâğıtları, sigara içilmesi sırasında oksijen miktarını artırır; tütünde tam yanmayı sağlayarak sigaranın alev sıcaklığını artırdığından toryum, uranyum ve potasyum gibi buharlaşma sıcaklığı yüksek diğer maddelerin de buharlaşarak ciğerlerimize alınmasına neden olur. Böylece, katransı maddeleri süzmesi için ilave ettiğimiz filtreler vücuda kanser yapıcı maddelerin girmesine neden olur.


Adım adım arınma
20. dakika: Kan basıncı ve kalp hızı normale döner. Eller ve ayaklar, dolaşım normale döndüğü için ısınmaya başlar.
8. saat: Kanda oksijen düzeyi normale döner. Kalp krizi riski düşmeye başlar.
24. saat: Karbonmonoksit (egzoz gazı) vücuttan atılır. Akciğerlerdeki balgam ve diğer birikimler temizlenmeye başlar.
48. saat: Nikotin vücutta artık saptanamaz. Tat ve koku alma duyusu artmıştır.
72. saat: Solunum yolları gevşediği için nefes almak kolaylaşır. Vücut enerjisi artar.
2-12. hafta: Dolaşım bütün vücutta düzelir. Yürümek kolaylaşır.
3-9. ay: Öksürük, nefes darlığı düzelir. Akciğer işlevi yüzde 5-10 oranında artar.
5. yıl: Kalp krizi riski sigara içenlerin riskinin yarısına iner.
10. yıl: Akciğer kanseri riski sigara içenlerin riskinin yarısına iner. Kalp krizi riski hiç sigara içmemiş biriyle eşit olur


Bir nefeste 4 bin zehir
Sigaradan bir nefes çektiğinizde, vücudunuza 4 bin çeşit zehirli madde hücum eder. Bunlar arasında en tehlikelileri ise arsenik, benzin, kadmiyum, hidrojen siyanid , toluene , amonyak ve propilen glikoldur.
İşte, içinize çektiğiniz zehirlerden bir demet:
Polonyum-210 (kanserojen)
Radon (radyosyon )
Metanol (füzeyakıtı )
Toluen (tiner)
Kadmiyum (akü metali)
Bütan (tüpgaz )
DDT (böcek öldürücü)
Hidrojen Siyanür (gaz odaları zehiri)
Aseton (oje sökücü)
Naftalin (güve kovucu)
Hidrojen Siyanür (gaz odaları zehiri)
Arsenik (fare zehiri )
Amonyak (tuvalet temizleyicisi)
Karbon (eksoz Monoksit gazı)
Nikotin ve 3 bin 885 toksik madde.


Bırakma yöntemleri


Sigarayla Savaşanlar Vakfı'nın kurucusu ve başkanı Ubeyd Korbey , Işınla Tedavi ve diğer sigara bırakma programları hakkında bilgi verdi:
"En sık kullanılan yöntemler nikotin sakızları, nikotin bantları, Bupropion içeren bir ilaç, psikoterapi, hipnoz ve akupunktur. Nikotin sakızları ve cilde yapıştırılan bantlar, özellikle fazla sayıda sigara kullanan kişilerin sigarayı bıraktıklarında yaşadıkları ciddi yoksunluk belirtilerini yatıştırmaya yarıyor.
Biz vakıf olarak dört yıldan beri Işınla Tedavi'yi binlerce kişiye ücretsiz uyguladık. Üç gün üst üste 20'şer dakika uygulanan bu yöntem, 1993'te Fransa'da enfraruj/kızıl ötesi ışınların kullanılmasıyla geliştirilmiş çok özel bir teknik. Kızılötesi ışınları, akupunktur noktaları ile benzerlik gösteren noktalara saniye ile ölçülen sürelerde uygulanıyor.
İnsanlarda serotonin ve endorfin adı verilen iki madde vardır. Bunlar beyinde bulunur ve rahatlık, hoşluk, keyif ve huzur gibi duygulara yol açar. Normalde kahkaha atınca, mutlu olunca ya da güzel bir tatlı yiyince, bir yeriniz acıyınca serotonin ve endorfin düzeyiniz yükselir. Ancak sigara içenlerde serotonin ve endorfin salgılama işini sigara üstlendiği için vücut, otonomisini kaybeder. Sigarayı bırakanlarda ilk hafta beyin endorfin ve serotonin salgılama işini gerçekleştiremediğinden vücut oldukça zor anlar yaşar. Beyin ancak 72 saat sonra eski görevini yapmaya başlar. Bu 72 saatlik süre içinde, tiryakinin yoksunluk belirtileri önlenirse, sigarayı bırakması kolaylaşır. Yukarıda anlatılan yöntemde, kişinin sigara içmemekten dolayı oluşabilecek şikâyetleri ortadan kaldırmasıdır. Böylece sigara içmemeye karar vermiş olan kişi, bunu zorlanmadan başarır. Çünkü ışın uygulaması ile beyni yeniden sigaraya gerek duymadan serotonin ve endorfin salgılaması için uyarır ve bundan sonra da beyin eski otonomisini kazanır. Kızılötesi ışınlar sigara bırakmak isteyenlerin dayanma güçlerini artırır."
Tel: (0212) 216 26 24
www.ssv.org.tr

Akşam gazetesi yazarı Mansur Forutan, 14 Eylül 2005 tarihli yazısını, sigarayı bırakmasının beşinci günü vesilesiyle yazmıştı. Forutan, bu üçüncü denemesinin daha farklı olduğunu söylüyor ve bunun nedeninin katıldığı altı saatlik bir seminer olduğundan bahsediyordu. Bu seminerin verildiği metodun adı 'Allen Carr Sigarayı Bırakmanın Kolay Yolu Metodu'. Bu metodun en önemli özelliği, altı saatlik seminere katılan kişinin, nikotin bağımlılığından ziyade sigaraya karşı duyduğu psikolojik bağımlılığı ortadan kaldırması. Ayrıca metotla tiryakinin, irade gücünü kullanmak zorunda kalmadan ve yoksun kalma duygusu yaşamadan bağımlılıktan kurtulduğu söyleniyor. "Zihin haritanızı yeniden yapılandırmanıza yardım ederek, bir daha hayat boyu sigara içmemenizi sağlıyoruz," deniyor. Seminerlerde 'Neden elimiz sürekli sigaraya gider?' konusunda uzmanlaşılmış. Bu sayede katılımcıya sigarayı çok kolay, rahat, mutlu ve uzun vadede bırakma vaadi veriliyor. Sonuçta sigarayı özlemiyorsunuz, hiçbir ilaç almıyorsunuz ve kilo alma sorunu yaşamıyorsunuz. Seminerlerin başarılı geçmesi için de katılımcıya yanında sadece 'sigarayı bırakma isteği' getirmesi öneriliyor.
Metodun yaratıcısı Allen Carr, uzun yıllar boyu, ciddi rahatsızlıklarına rağmen günde 100 tane sigara içen bir tiryakiymiş. Pek çok kez sigarayı bırakmak istemesine rağmen başaramamış. 1983 yılında ise farklı bir şey denemiş ve bu kez başarılı olmuş. O tarihten sonra da geliştirdiği bu metodu, seminerleri aracılığıyla tüm dünyaya yaymış. Bugün dünyada bu metot 20 ülkede ve 50 merkezde uygulanıyor.
Tel: (0212) 358 53 07
www.allencarrturkiye.com

IQS (Sigarayı Bıraktım) adı verilen ve 1998'de geliştirilen bir yöntem Türkiye'de de uygulanıyor. IQS Türkiye Genel Müdürü İlker İyidoğan, altı ay süren tedavide başarı oranının yüzde 90 olduğunu, bugüne kadar 200 kişiye sigarayı bıraktırdıklarını, başarısız olanlara ise 600 YTL'lik tedavi ücretini iade ettiklerini söylüyor. Dünyada uygulamaya girdiği günden bu yana 25 ülkede 300 bin kişi üzerinde etkili olduğu belirtilen bu yöntem, kulakta belirli refleks noktaların, verilen elektrik akımıyla uyarılması sonucu beta endorfin salgılanması esasına dayanıyor.
10 gün boyunca salgılanan endorfin sayesinde vücutta nikotin yoksunluğu sonucu baş gösteren sıkıntılar hafifliyor. İddiaya göre, 15 gün içinde nikotine fiziksel bağımlılık sona eriyor.
Tel: (0216) 553 22 55
www.ıqsturkey.com

Yeniden başlamamak için 65 neden
Filmleriyle (Pink Flamingos, Female Trouble, Polyester...) normal olan her şeye karşı komik, edepsiz ve abartılı bir savaş yürüten John Waters bile, sigaraya kesin vedasını sunanlar arasında. Ki kendisi, çocukluğundan beri, günde beş pakete varan miktarlarda, hatta yüzerken ve duşta dahi sigara içermiş. Bir zamanların azılı tiryakisi, olayın en dibine kadar gitmiş biri olarak, sigaraya yeniden başlamamak için 65 nedeni sıralıyor...
1. Bir kere bıraktın işte, aptal.
2. Zehirleniyorsun.
3. İlk yakışta hissettiğin o tatlı baş dönmesi aslında mide bulantısı.
4. Kanser.
5. Ağız kokusu.
6. Dişeti iltihabı.
7. Sarı dişler.
8. Seks daha az zevkli.
9. İğrenç kokan giysiler.
10. Cepte şişlik yapan ekstra paket.
11. Kötü kibritler.
12. Çocuk kilidi olan çakmaklar.
13. Para.
14. Evdeki leş adaları, kül tablaları.
15. Diğer bağımlılara benzemek.
16. Kontrolü elinde tutamamak.
17. Suçluluk duygusu.
18. Artık zayıflamıyorsun da.
19. İçine kapanıklık.
20. Başkalarının evlerinin kokusu.
21. Eşyalarda yanık izleri.
22. En güzel giysilerde yanık izleri.
23. Kötü sigara reklamlarındaki gibi, sokağa çıkıp içmek zorunda kalmak.
24. Yiyeceklerin tadını alamıyorsun.
25. Araban leş kokuyor.
26. Habire bırakmaktan söz ederek can sıkıyorsun.
27. Bir filmin sonuna kadar bekleyemiyorsun.
28. Uzun uçuşlar cehennem oluyor.
29. Sigara endüstrisine para kazandırıyorsun.
30. Boğmacaya tutulmuş gibi öksürük nöbetleri.
31. Sağlık sigortası daha pahalıya mal oluyor.
32. Sürekli onu düşünüyorsun.
33. Saklıyorsun.
34. Rüyalarına giriyor.
35. Filmlerdeki sigaralı sahneleri gördükçe kölelikten kurtulduğunu hissediyorsun.
36. Sigara içmek için fazla yaşlı değil misin artık?
37. Nikotin dişetlerine yapışıyor.
38. Akşamdan kaldığın sabahlar çok daha ağır geçiyor.
39. Araba kullanırken kucağına ateş düşürürsen kaza yapabilirsin.
40. Marlboro Man olmayı kim ister?
41. Ya da deve olmayı?
42. Kültablaları.
43. Önemli telefonlarla ya da kahveyle baş başa kalmaktan artık korkmuyorsun.
44. Dilinin tadı pas gibi değil.
45. Paketleri açmak zor.
46. Sigara makineleri küçük düşürücü aletler.
47. Bahçelerde izmaritler.
48. Tatlı tabaklarında iğrenç izmaritler.
49. Sigara içen bir yönetmen çektiği sahneyi mahvedebilir.
50. Kendini cazcı sanmıyorsun, herhalde.
51. Yanlış ucu yakıp, filtreyi içine çekebilirsin.
52. Acil durumlarda izmarit yakıp içmek durumunda kalmak.
53. Sarı parmaklar.
54. Nikotinle kaplı araba camları.
55. Yeni paketlerin grafik tasarımları iğrenç.
56. Doğmamış çocuğunu etkileyebilirsin.
57. Bağışıklık sistemini zayıf düşürürsün.
58. Ağzını açınca dişçinin hayretten dona kalması.
59. Bir hipnotizma uzmanına başvurmak zorunda kalma düşüncesi.
60. Bu işin sonu yok.
61. İnsana yalan da söyletir bu meret.
62. Tanıdığın geri zekâlıların arasında da sigara içenler var.
63. Günün ilk düşüncesinin sigara olmasını kim ister?
64. Havaalanlarındaki gaz odaları.
65. Sigara içenler senin başarısız olmanı dört gözle bekliyor.

Demokrasi ve riyakârlık

29/10/2006 · Kategori: Koseyazisi

Demokrasi ve riyakârlık

Konferans özellikle ikinci gününde, içeride ve dışarıda (sağda) bol bol bölündü, terörist suçlamaları oldu ama...

Bu konferans ile demokratikleşme sürecinde bir eşik geçildi. Bunu paylaşan ve bu birliktelikten heyecan duyan bir akademisyen olarak, akşam eve döndüğümde bireyselliğimin ve eleştirel düşüncemin yerli yerinde durduğundan emindim


02/10/2005 (50 defa okundu)


AYŞE KADIOĞLU (Arşivi)

"İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları" başlıklı konferans, çeşitli engellemelerin ardından Bilgi Üniversitesi Dolapdere kampusunda yapıldı. Konferansı iki gün boyunca izlerken, aklıma sık sık Jonathan Franzen'in yazmış olduğu kısacık bir yazı geldi. ABD'de 2001'de Ulusal Kitap Ödülü'nü alan 'The Corrections' başlıklı romanın yazarı olarak bilinen Franzen'in bu yazısı 2002'de yayımladığı ve yazılarını topladığı 'How To be Alone' başlıklı kitapta yer alıyor. Franzen yazının başlığını, ABD Başkanı Bush'un şaibeli bir seçim başarısının ardından resmi olarak göreve başladığı güne istinaden "Inauguration Day, January 2001" yani "Başkan'ın Resmen Göreve Başlama Günü, Ocak 2001" olarak koymuş. Yazıda da New York'tan Washington'a bugünü protesto etmek için yapılan bir yolculuğun öyküsü var. Franzen bu öyküde aslında "birey" olmanın tadına varmış bir kişinin (muhtemelen kendisinin) "birlikte" yapılan ve şaibeli seçim sonuçlarını protesto etmeyi amaçlayan bir gösteriye katılmaktan ve bu birliktelikten duyduğu heyecanı anlatır.
Kısaca herkesin "Ermeni konferansı" olarak andığı konferansta da bir "birliktelik" ve bundan duyulan bir "heyecan" söz konusuydu. Bu birlikteliğe, yumurta ve domatesli bir kalabalığı yararak adım atan hemen herkes aslında "birey" olmayı önemseyen ve bundan haz alan kişilerdi. Ancak birey olmak ile topluma karşı sorumsuz olmayı bir tutmadıkları ve içinde yaşadıkları topluma karşı bir sorumluluk duydukları için bu adımı atmış oldukları her hallerinden belliydi. Oysa bu insanlara toplandıkları salonun kapısının dışında vatan haini deniyordu. Onlar, konferans boyunca güldüler, ağladılar ve bireyselliklerini muhafaza ederek yalnız olmadıklarını hissetmenin heyecanını yaşadılar. Kısacası şunu söylemek istiyorum: Yaşanılan birliktelik elbette ki siyasal boyutu olan bir duygu idi ancak salonda bireyselliği yok ederek topluluğu militanlaştıran bir kızgınlığın esamesi okunmuyordu.

Akıl korkuyu yendi
Katılımcılar ve davetliler görüşlerini samimiyetle paylaştılar. Zaman zaman düşülen anlaşmazlıklarda bile "saygı"yı muhafaza etmeye gösterilen bir özen vardı. Günlerdir yorgun düşmüş, her türlü badireyi atlatarak konferansı yapılma aşamasına getirmiş hazırlık komitesindeki arkadaşların yemek yemeyi unutmaktan, uykusuzluk ve aşırı yorgunluktan kaynaklanan ve zaman zaman anlaşılır bir biçimde gerilen sinirlerini yatıştıran dostların görüntüsü, bireyselliği yok etmeyen bu birlikteliğin izlerini taşıyordu. Konferansa konuşmacı olarak katılanların aralarında içeriği zengin anlaşmazlıklara düştükleri, yani "bireysel" ve "akademik" özerkliğin muhafaza edildiği bir ortam vardı. Salondaki herkes konferansın bizatihi kendisinin, Sabancı Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Tosun Terzioğlu'nun bence tarihe geçen ifadesiyle, geçilmekte olan bir "eşiği" ifade ettiğinin farkındaydı. Ve eşik geçildiğinde öteki tarafta ejderhalar ve kötü ruhlar olmadığı, aklın korkuyu yenmesinin son kertede her zaman için daha iyi olduğu bir kez daha anlaşıldı. Marmara Üniversitesi'nden Prof. Dr. Ayhan Aktar, milli marşımızın "korkma" diyerek başlamasını bulunduğumuz bağlam içinde hatırlattığında, konferansın yapılması ile aklın korkuyu yenmesi arasındaki bağ açıklık kazanmaya başlamıştı.
Benim gözümden konferansın açılım yaptığı bazı anlar şöyle idi: Bochum Ruhr Üniversitesi'nden Prof. Dr. Fikret Adanır, TC devletinin "soykırım" ifadesini kabul etmemekte direnmesini, ifadenin hukuki boyutu da düşünüldüğünde "anlayabildiğini" söyledi. Ancak "Ben" dedi "Kendi çalışmalarımda bu ifadeyi kullanmayı tercih ediyorum". Adanır'ın sözlerinde bana en çarpıcı gelen, onun bir devletin söylemi ile bir bilim insanının tercihlerinin örtüşmek zorunda olmadığını söylerkenki doğallığı idi. Adanır, bir bilim insanı, devlet söyleminin dışında tercihler yapabilir ve bu doğaldır derken bu konunun normalliğinin ne denli farkında olmadığımızı düşündüm. Aslında bu konferansın önüne dikilen engeller de, devlet söylemi ile bilim insanlarının tercihlerini ille de örtüştürmeye çalışan zihniyetten kaynaklanıyordu. Adanır, devlet söyleminin dış baskılar ile değişmesinin gerçekçi olmadığını, bu söylemin ancak zaman içinde değişebileceğini vurgulayan bir konuşma yaptı. Michigan Üniversitesi'nden Prof. Dr. Fatma Müge Göçek, Türkiye'de sivil toplum içinden gelen Ermeni tehciri konusundaki çalışmaların, Ermeni diaspora söyleminden ayrı kalabilmesinin önündeki tek engelin TC devletinin söylemi olduğunu söylerken, aslında milliyetçiliklerin son kertede birbirine benzediğinin altını çiziyordu. Bu konferans bu uçların arasında ezilmeden yaşamaya çabalayan görüşlerin çoğunlukta olduğu bir konferanstı.


İletişim kol geziyordu
Elif Şafak'ın Zabel Yesayan'ın yaşamından yola çıkan tebliği son derece iyi hazırlanmıştı. Özellikle de ünlü yazar Kurt Vonnegut Jr.'a atıf ile vardığı sonuç, konferansta geçilmekte olan olan eşiğin ne olduğuna işaret ediyordu: Özetle, "Ermeni tehciri sonrası bu topraklar birçok açıdan çoraklaştı, renksizleşti. Bizim bunu buradan sürülen ailelere söylemeye, onların da bunu duymaya ihtiyacı var" dedi. Evet, aslında soykırım mı değil mi tartışmasının çok daha ötesinde başlaması gereken bir iletişimin adımı atılmaya başlanmıştı. Bu adım söyleyerek ve dinleyerek atılacaktı.
Konferansta, kişisel tanıklıklar ve öykülerin öne çıktığı epeyce tebliğ vardı. Sosyal bilimlerde bu tür tebliğlere, zaman zaman yeterince analitik olmadığı, tekil öykülere odaklandığı için "bilimsel" değilmiş muamelesi yapılır. Fazla anı ve gözyaşı ile bilimsel analiz yanyana gelmez diye bir kanı vardır. İtiraf etmeliyim ki, siyaset bilimci formasyonumun etkisi ile olsa gerek benim de genel olarak düşüncem bu yöndedir. Ancak bu konferansta ben de kendi namıma bu tür öykülerin ne denli önemli olabileceğine bizzat şahit oldum. Çünkü ancak anı ve öyküler ile "iletişim" başlayabiliyor. Açılımın anahtarı ise bu iletişimde saklı.
İletişim, yaşadığımız dönemin anahtar sözcüğü. İçinde hem söylemek hem dinlemek var. Herhalde iletişim ile uzaktan yakından alakası olmayan yegâne şey de basın ve medyanın insanları maruz bıraktığı ve futbol karşılaşması şeklinde tasarlanan münazaralar. Oysa iletişimin içinde kazanan ya da kaybeden yok. Bu konferansta dinlediğim biyografi, anı ve şahitlik içeren tebliğler beklenmedik bir açılımın anahtarı oldu. Ben bu konferansta bu tür tekil hikâyelerin gücüne, iletişime olan katkısına şahit oldum. Çünkü iletişimin kopuk olduğu noktalarda, onu yeniden tesis etmenin yolu "insan" olmaktan geçiyor. İçinde siyaset kuramları da içeren analizlerin ise bundan sonraki aşamalarda devreye gireceğinin sinyalleri çok açık görülüyordu. Bu konferansta, aileleri tehcire maruz kalan Ermenilere, Sabancı Üniversitesi'nden Dr. Ayşegül Altınay'ın ifadesiyle "Evine, evimize hoşgeldin" denildi. Agos gazetesinden Hrant Dink, Fransa'dan kalkıp Sivas'ta yaşadığı köye dönüp orada vefat eden bir Ermeni ninenin hikâyesini anlattıktan sonra, "Evet, Ermenilerin bu topraklarda gözü var ama alıp götürmek için değil, gelip de dibine girmek için" dediğinde, artık salonda iletişim ile kastedilen duygunun zirvesine çıkılmıştı.
Konferansın ikinci gününün sonuna doğru, ilk gün konuşmaları sık sık bölerek, konferans katılımcılarını terörist olmakla suçlamaya varan sözler söyleyen ve bu yüzden de gazetelerde bolca fotoğraflarını gördüğümüz davetli hanımefendinin Hrant Dink'e sevgiyle sarıldığını gördüm. İşte iki gündür önyargılar ile geldiği toplantıyı izlemiş ve sonunda o da herhalde havada asılı duran iletişim ağının ucundan yakalamaya karar vermişti. İlginç olan, Hrant Dink ile hanımefendi sarılırken, soru sormak yerine korsan tebliğ sunmaya çalışan muhalif bir beyefendi, "Beni neden konuşturmuyorsunuz" diye bağırıyordu. Oysa bir önceki oturumda, iletişim vanaları doludizgin açılmış iken, iki gündür gözlerini kapılardan ve katılımcılardan ayırmayan ve son derece başarılı bir "koruma" gerçekleştiren güvenlik görevlilerinden biri konuşmacıların dağıttığı bilgi içeren broşürleri eline alıp sahici bir merak ile okumaya başlamıştı. Artık salonda, güvenlik görevlilerini bile içerisine alan bir iletişim kol geziyordu.
Bu konferans ile demokratikleşme sürecinde bir eşik geçildi. Bunu paylaşan ve bu birliktelikten heyecan duyan bir akademisyen olarak, akşam eve döndüğümde bireyselliğimin ve eleştirel düşüncemin yerli yerinde durduğundan emindim. Konferansa katılanlar, sözünü ettiğim Jonathan Franzen'in yazısında yer alan ve Bush'un 2001'de resmen göreve başlamasını protesto edenlerin, Amerikan Yüksek Mahkemesi'nin önünde hep bir ağızdan dile getirdikleri bir sloganı (THIS is what dem-oc-racy looks like, THAT is what hyp-oc-risy looks like) söylüyor gibiydiler. Kısacası, demokrasi BURADA yani konferansın yapıldığı salonda, riyakârlık ise ORADA yani konferansa engel olmaya çalışanların bulundukları yerlerdeydi.

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=5112

Radikal2

Tecavüz!

"Rape of the Sabines", P. Picasso, 1963.

Tecavüze uğrayanın karakteri, sizin ahlâki düzeyinizi tutturmuş olup olmadığı, zekası, kültürü tartılmaz. Çünkü hiçbir koşulda hiçbir insan tecavüze uğramayı, işkenceden geçmeyi hak etmez

25/09/2005 YILDIRIM TÜRKER
Genç bir popüler şöhretin başına gelenler dolayında yeniden toplumumuzun ahlâk örgütlenmesi üstüne tartışmaya durduk. Bu tartışmaya kimlerin, hangi düzey ve düzlemde katıldığını sorarsanız, cevabım biraz karmaşık olacak. Öncelikle gürültüsever mağribilerin açmış olduğu yolun halkımız tarafından yadırganmadığını gördük. Toplumumuzun vicdani harcını karamadığımız 'etik'i, bütün hayatımızın üslubunu belirleyen cemaat güdülerini ve ortak cehennemimizi tartışmaya yanaşanların sesi her zaman olduğu gibi geride ve güçsüz kaldı. Ulaşılabilen yegâne iletişim kanalımız olan medyanın belirlemesiyle, şiddetli bir heyecan içinde bir kez daha konuyu bizden uzağa iterek birer dedektif kesilmeyi yeğledik. Gelişmiş teknolojinin sağladığı imkânları seferber edip yabancı dizilerden aşina olduğumuz adli tıp-delillerin değerlendirilmesi tekniklerini sorguladık. Ne yazık, genç bir kızın uyuşturularak tecavüze uğraması canımızı acıtmadı.
Teknolojiyle ilişkimizin yoğunluklu olarak yaralamak, aleyhine delil toplamak, faka bastırmak, saldırılardan korunmak, saldırmak dolaylarında seyredişinin nedenleri de bu tecavüz olayı karşısında sergilediğimiz ahlâki çatlakla bağlantılı doğal olarak.
İkide bir kendimize ve birbirimize gururla hatırlattığımız Türk insanının, yani Türk ailesinin ahlâki değerleri, bu değerlerin sarsılmazlığı üstüne biraz düşünmenin yeridir. Seküler bir ahlâk geliştirememiş bir toplum olarak, kendimize dair, yaşadığı her şeyi hak eden günahkârlar ve ailesine kayıtsız şartsız teslim olmuş iffet kurbanlarından oluşan bir resim taşıyoruz vicdan boşluğumuzda. Bilginin boşluğunu dedikodunun, etik boşluğunu stratejinin doldurduğu moral düzlemde toplum olarak sürekli sınıfta kalmamızın, yaralarımızı bir türlü saramayıp en babayiğidinden bir linç toplumu olmamızın nedeni bu. Tecavüzün de işkencenin de katliamın da gerekçelendirilebilir olması; hak edenler, hak etmeyenler listesinin her an el altında tutulması, Gamze'yi tecavüz kurbanlığından sanık sandalyesine yolcu ediyor.
Bu toplumun ahlâki düzeyinin kayda değer göstergelerinden gazeteci Nazlı Ilıcak'ın "Su testisi su yolunda kırıldı" açıklamasıyla yetinmeyip Özçelik'in herhalde bulunduğu yere oyunculuğuyla gelmediği şeklindeki imalı saldırganlığı en kaba örneklerden biriydi. Aynı düzeyin şövalyesi Hıncal Uluç'un da tecavüz zanlısına ve dünyanın bütün tecavüz zanlılarına sunduğu savunma örneği de. Tecavüzün asla kanıtlanamayacağını savlayan Uluç'un dahiyane savunma taktikleri eminim bundan sonra birçok tecavüzcüye ışık tutacaktır. (Mağdur, bana uyurken tecavüz edip çek, birlikte seyrederiz, dedi. Fantezisi bu.)
Dikkatinizi çekmiştir, umarım. Olay patlak verdiğinden beri hemen her gün, 'Gamze'nin itirafı' başlığıyla bir ayrıntı ortaya çıkıyor. Burada kullanılan 'itiraf' kelimesini onca basın çalışanından birinin yadırgamamış olması şaşırtıcı mı? Kurbanı suçlu ilan etmek, şikayetten itiraf çıkarmak medyamızın dilinin çok alışık olduğu 'sürçmeler'den değil mi? Gamze Özçelik'i 'itiraf' eden, yani zanlı olarak ilan eden bu dilin bu toplumda karşılığı olmadığını mı düşünüyorsunuz?
Töre cinayetleri konu edildiğinde dehşete kapılan şehirli orta sınıfın derininde nasıl eli tetikte olduğunu görmezden gelmemeliyiz. Tecavüze uğrayan kızını-bacısını-karısını öldürerek temizleyen töre taşıyıcısı erkek karşısında bütün kurumlarıyla birlikte çaresiz kalan bu toplumun nabzında atıyor medyanın dili. Daha düne kadar hukukumuzun 'hafifletici' nedenlere olan inancıyla katledilmiş gencecik kızların ölümünü onayladığını unutmayalım. Bu toplumun dinamiğini açıklayan anahtar kelimelerden biri olan 'tahrik' unsurunu da. Değerlerimiz diye üstüne titrediğimiz ilkel cemaat tabularını inciteceği düşünülen her uyaran karşısında yekvücut kesilen koskoca bir mekanizmadan söz ediyoruz.
Birkaç yıl önce kimi askerlerin karışmış olduğu bir tecavüz olayı üstüne yazdıklarım yüzünden başıma gelmedik kalmamıştı. 'Tecavüzcü sürüsü' adlı o yazıda bütün toplumun giderek bir tecavüzcü sürüsüne dönüşmekte olduğunu söylüyordum. Kendinden çok askerini korumaya adanmışlar, beni ordusuna tecavüzcü sürüsü demekle suçladı. Oysa orada dediğim de şuydu: Tecavüze uğramış, mahremi ve hayatı paramparça edilerek 'rezil' ilan edilmiş gencecik bir kızın hâlâ samimiyetini sorgulayabilenler, göz yumanlar, görmezden gelenler de tecavüzcüdür.
Tecavüze uğrayanın karakteri, sizin ahlâki düzeyinizi tutturmuş olup olmadığı, zekası, kültürü tartılmaz. Çünkü hiçbir koşulda hiçbir insan tecavüze uğramayı, işkenceden geçmeyi hak etmez. İşkence ve tecavüz en büyük insanlık suçlarındandır. Suçluyu kayırabilecek her müdahale, bu suçu paylaşmaktır.
Bu olayda da gördüğümüz gibi, bir etik temel üstünde durmayan bütün tartışmalar, 'toplumsal beceri', 'stratejik konumlanma' üstüne oturtuluyor. Özçelik'in, başında kendi filmi olduğunu reddetmişliği onun affedilmez hatası kabul ediliyor. Kaç yazarın yazısında bu krizi 'iyi yönetemediği'nden dem vuruluyor. Maruz kaldığı saldırı kendi arzusuyla girmiş olduğu bir sınavmış gibi kendisine düşük not veriliyor. Samimiyeti tartılıyor. Hayatının üstüne sallandırılan o kirli nazar, kurbanı güvenilmez ilan ediyor. Büyük bir sarsıntı geçirdiğini tahmin edebileceğimiz bir gencin toparlanıp milyonların önünde hakkını arama konusunda gecikmesini affedemiyoruz. Samimiyeti stratejiyle ölçen, tecavüzün hak edilip edilmediğini merak eden insanlık.
Gamzelerin saçlarını okşayıp yaralarını sarmaya, onlara dünyayı yeniden sevdirmeye çalışacağına salyalı bir tecessüsle uğradıkları saldırıları izleyen, neredeyse bir de oh çeken kalabalığa tecavüzcü sürüsü diye bağırmak geliyor içimden.
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=5090

Atatürk'e Layık Olmak / ATAOL BEHRAMOĞLU

2/9/2006 · Kategori: Koseyazisi

Cumhuriyet 02.09.2006

CUMARTESİ

YAZILARI

ATAOL BEHRAMOĞLU

Atatürk'e Layık Olmak

''Mustafa Suphi Destanı'' nın son bölümünde Mustafa Kemal 'e yönelik bir eleştiri vardır:

''Mustafa Kemal şöyle demişti:

'Biz

bizi mahvetmek isteyen

emperyalizme

ve bizi yutmak isteyen

kapitalizme karşı

heyeti milliyece mücahedeyi

caiz gören bir mesleği

takip eden kimseleriz'

Ekleyecekti.

'Milyonerler

hatta milyarderler

yetiştireceğiz'...''

Atatürk'ün farklı zamanlarda söylediği sözlerdir bunlar. Fakat sonuç olarak onun sözleridir.

Milyonerler hatta milyarderler yetiştirerek emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadele edilebilir miydi?

Bu sorunun yanıtı bir başka sorudadır: O günün koşullarında, bir ulus devlet yaratmak için ulusal burjuvaziyi oluşturmaktan (milyonerler hatta milyarderler yetiştirmekten) başka çare var mıydı?

Bence yoktu...

Tüm sorunlarımıza karşın, bugün yine de önemli, bağımsız, birçok bakımdan da büyük ve örnek bir ülke oluşumuzu ''Kemalist'' uygulamanın (ekonomi alanı da içinde olmak üzere) uygulamalarına borçluyuz...

Yaklaşık otuz yıl önce yazılmış (kurgulanmış) ''dize'' lerimdeki eleştirimin bugün de arkasında oluşum ise başka bir konu...

***

Ankara Ulus'ta, 60'lı yıllarda, bir ara oturduğum tek göz odalı evimi ziyaret eden sevgili Ahmed Arif , bir dergiden kesip duvara iliştirdiğim üniformalı bir Atatürk resmini görerek ''Çok mu seviyorsun'' diye sormuştu... Doğal olarak olumlu yanıtıma karşı da herhangi bir yorumda bulunmamıştı.

Atatürk'ü her zaman ve gerçekten çok sevdim. Yurtsever bir aile ortamında yetişmiş olmam kuşkusuz ki bunda başlıca etkendir. Fakat 1960'lı yılların devrimci bir üniversite öğrencisi ve kimi kez lideri olarak da bu sevgim hiç eksilmedi. Sonraki yıllarda, okuduklarım, düşündüklerim, sevgimi, hayranlığımı daha da arttırdı. Bugün ise onun sadece bir asker, bir devlet adamı, bir aydınlanmacı değil, felsefe üstüne bir yapıt kaleme almamış olsa da, derin bir iç dünyaya sahip özgün bir düşünür olduğunu biliyorum. Başka bir deyişle Mustafa Kemal, sadece ''önder'' olarak değil ''birey'' olarak da, ancak büyük yazarlarda, sanatçılarda, düşünürlerde görülebilen özelliklere sahiptir. Onu Atatürk yapan ise önderlik yetenekleriyle sözünü ettiğim bu özellikleri birleştirebilmiş olmasıdır...

***

Mustafa Balbay , Mustafa Kemal'in tüm yaşamınca okuduğu kitap sayısının 3997 olarak hesaplandığını yazıyordu. Bu sayıyı yaklaşık altmış yıllık bir yaşamın kırk yılına bölersek, yılda yüz, ayda yine yaklaşık 7-8 kitap eder... Büyük çoğunluğun ve bu arada büyük olasılıkla birçok politikacının yılda tek bir kitap okumadığı bir ülkede bu olağanüstü bir rakamdır. Şimdi Prof. Suat Sinanoğlu 'nun, okumamış olan herkese okumalarını önemle önerdiğim (1980, Türk Tarih Kurumu Yayını) ''Türk Hümanizmi'' adlı kitabından, Atatürk'ün 17 Mart 1937'de, bir resmi kabulde, Romanya Dışişleri Bakanı Antonescu 'ya hitaben yaptığı konuşmayı birlikte okuyalım:

''Vaktiyle kitaplar karıştırdım. Hayat hakkında filozofların ne dediklerini anlamak istedim. Bir kısmı her şeyi kara görüyordu. Mademki hiçiz ve sıfıra varacağız, dünyadaki muvakkat ömür esnasında neşe ve saadete yer bulunamaz, diyorlardı. Başka kitaplar okudum, bunları daha akıllı adamlar yazmışlardı. Diyorlardı ki: Mademki sonu nasıl olsa sıfırdır, bari yaşadığımız müddetçe şen ve şatır olalım. Ben kendi karakterim itibariyle ikinci hayat telâkkisini tercih ediyorum, fakat şu kayıtlar içinde... Hayatta tam zevk ve saadet, ancak gelecek nesillerin şerefi, varlığı, saadeti için çalışmakta bulunabilir...''

Prof. Sinanoğlu bu alıntıdan sonra ''Burada Atatürk, laik bir ahlâk anlayışının temellerini atmaktadır'' yorumunu yapmaktadır...

****

Atatürk hem askeri ve siyasal önder, hem bireysel kişilik olarak, bu toprakların, bu tarihin, bu ülkenin yetiştirdiği bir dâhi idi...

Herkesin dâhi olması beklenemez...

Fakat neredeyse hiçlikten bir ülke yaratan, yaşamını bu ülkenin ve şu anda yaşamakta olan bizlerin şerefine, varlığına, mutluluğuna adayan eşsiz bir kişiliği anlamak ve eserini koruyup geliştirerek ona layık olmaya çalışmak ise; insan adına layık olmak isteyen, onurunu ve kimliğini henüz yitirmemiş herkesin görevidir...

ataolb@cumhuriyet.com.tr

Faks: (0212) 343 72 64

« Önceki ::