Tutkunluk

29/10/2006 · Kategori: Oyku

Tutkunluk

Memduh Şevket Esendal (1883-1952)

Bu gözlükçü dükkânının yanında eskiden bir muhallebici, tatlıcı dükkânı vardı. Tavuk suyuna çorba, tavuklu pilav da pişirir, satardı. O yıllarda ben de şu karşıki sokağın içinde, köşeden üçüncü dükkânda zeytin salatası yemekten usandığım günler muhallebicide karın doyururdum. Yetmiş seksen kuruşa doyuyordum. İstanbul gibi yerde, Beyoğlu'nun göbeğinde bundan temiz, bundan ucuz yer bulunamaz.Nesim'in çoluğu çocuğu çok olduğu için o benimle beraber gelmez: evden yemek getirir yahut zeytin ekmekle gününü geçirirdi.Benim kimsem yoktu. Geçiniyor, para da biriktiriyordum.Gidip geldikçe muhallebicinin müşterilerini de tanımaya başladım. Hepsi benim gibi esnaf, yahut işçi adamlar. Her yaştan insanlar. Akşama kadar Lüksemburg Kahvesi'nin camı önünde yıllardan beri oturan emekli binbaşılardan adamlar bile var.Bunların arasında bir kız, yahut kadınla tanışıklığımız da oldu. Belli ki işçi bir kadın. Her gün geliyor, boş bulursa her gün oturduğu yere oturuyor, kimseyle ilgilenmiyor, sonra da kalkıp gidiyor. Dükkân olmasa belki arkasına düşerdim. Güzel değil; ama, benim hoşuma giden bir kadın. Arkasından gitmedim; ama bu dükkâna da her gün gitmeye başladım. Müşterinin çok olduğu bir gün de gidip karşısına oturdum. Hoşuma gittiğini anlatacak hiçbir şey yapmadım. Ancak o hiçbir şey anlamadı, diyemem. Nasıl oldu da bir şeyler anladı, onu da bilmem. O gün öyle geçti. Kadın olur ki adam kolayca yılışabilir, kadın olur ki adamın hoşuna gider de yılışmak içinden gelmez.Bir başka gün de yan yana düştük. Bir tuzluk yüzünden de konuşmaya başladık. Tuzluk onun önünde duruyordu. Ben hizmet eden çocuğa.- Tuz yok mu? Bir tuzluk versene! dedim. O tuzluğu alıp bana uzattı.- Buyurun! dedi.Aldım, sonra da tanışmış gibi konuşmaya başladım.- Sulu yemeklere sonradan tuz konur, dedim. Ancak pilav gibi, dolma gibi şeylere tuz konmaz. Bunu bu adamlara anlatamazsın!Kadın yüzüme bakmayarak, ''Evet'', dedi. Söz de kesildi.Ben yemeğimi daha önce bitirmiştim, kalkıp giderken. ''Afiyet olsun'' dedim. o da, ''Güle güle'' dedi.Bir gün başka boş yerler de varken, aramızda boş bir sandalye bırakıp yanına oturdum. Sonra da ellerimi ovuşturup ''Bu yıl kış tez bastırdı'' dedim. Başını çevirip sokağa baktı. Dışarda kar yağıyordu. ''Belli olmaz, daha pastırma yazı vardır'' dedi. Konuşmaya başladık. Aradan biraz daha geçince, yanımda boş yer varsa, gelip oturmaya başladı. Boş yer yoksa, uzaktan bir göz aşinalığı ediyordu.Kışın soğuk günlerinden birinde yüzü bağlı geldi. Yemekten sonra yanına gidip, ''- Geçmiş olsun!'' dedim. ''- Aman sormayın, akşamdan beri bana rahat vermedi, dişim ağrıyor'', dedi. Bir hekime gidip gitmediğini sordum. ''- Korkuyorum'' dedi. ''- Benim burada tanıdığım bir dişçi var, isterseniz sizi götüreyim'' dedim. ''- Yok, dedi, korkuyorum.'' ''- Çıkartmayız, yalnız ilaç koysun. Bu da böyle çekilir mi?'' dedim.İlaçlatmaya aklı yatar gibi oldu, kalktı. Kalkarken de. ''- Çıkartmam, korkuyorum,'' dedi. ''- Korkma, dedim, bu herif diş çekmekten hoşlanmaz. Gel bak, gör. İstemezsen çıkarız!'' Geldi. Doktor dişi çekmedi: ilaç verdi. Sonra bu adama alıştı. Diş de çıkarttı, diş de yaptırdı. Böylece aramızda arkadaşlık başlamış oldu. Bu arada benim kim olduğumu, ne iş yaptığımı öğrendi. Dükkâna da geldi. Ben de adının Ülker olduğunu, bir ara dükkânlardan birinde satıcı olarak çalıştığını, şimdi de Sıraselviler'de bir evde ortalık hizmeti görüp öğleden sonre evine gittiğini, ev sahibi olan bir evde, bir odası olduğunu öğrendim. ''- Evin nerede? Kocan var mı? Sıraselviler'de kimin evinde çalışıyorsun?'' diye sormadım. O bana sordu. Evli olup olmadığımı, oturduğum odanın yerini bile öğrendi. O sıralarda ben Firuzağa'da bir oda tutmuştum. Benim yaşayışımla onun yaşayışı arasında bir benzerlik var. Yalnız o güne kadar ben hiç evlenmemiş idim, o ise iki kocaya varmış, ikisinden de boşanmış. Bunu sonradan öğrendim. Kendisinden hiçbir şey sormadığım, hiçbir şey öğrenmek istemediğim gözünden kaçmadı. Günün birinde bana, bilmem nasıl bir söz sırası geldi de,''- Sen çok korkulu adamsın!'' dedi.Ne demek istediğini sordum, söylemedi. Ben ise doğrusu ondan hoşlanıyordum; ama, onun için hiç korkulu değildim. Düşük bir kadına benzemiyordu. Ona bağlanmak, onunla evlenmek de istemiyordum. Ondan umduğum bir şey varsa bile, bunu elde etmek için çıkmağa karar vermiş değildim. Muhallebicide buluştukça konuşuyoruz, ara sıra da dükkâna uğruyor.Nesim bir kaç kere sordu. ''- Bu nedir böyle?'' dedi. ''- Haa, dedim, bu benim kokana!'' Nesim, alay ettiğimi anladı. ''- Bırak kokanayı; ama sakatlık çıkmasın...'' dedi, ''Rahat başını belaya sokma!''''- E, o da olur'' dedim.Böyle arkadaşlık edip giderken yılbaşı geldi. Bizim dükkâna gelmişti. ''- Yılbaşı gecesi ne yapacaksın?'' dedim. "- Ne yapacağım, eve gidip yatacağım, dedi, üşüyorum." ''- Ben de sanıyordum ki bir masa tutup beni Maksim'e götüreceksin!'' Güldü. ''- Onu kadınlar çağırmaz, erkekler çağırır!'' dedi. ''- Peki, öyle istiyorsan öyle olsun, dedim, buyur, çağırıyorum.'' - ''- Eksik olma, dedi, ben donuyorum. Bir yere gidecek değilim. Sen git eğlen. Ben eve gidip yatacağım.'' - ''- Sen bilirsin, dedim, ben de gider bir masa tutar, bu Nesim'i de götürür, senin sağlığına ona zilzurna sarhoş ederim.'' Nesim lafa karıştı: ''- Harcedeceğin paranın yarısını bana ver, bacağıma bir don alayım!'' dedi. ''- Don ile yılbaşı yapılır mı?'' dedim. -''Bu bizim yılbaşımız değil, dedi, bizim yılbaşı yeni donla olur.'' - ''- Neden sizin yılbaşı olmuyor, İsa Yahudi değil mi?'' dedim. ''- Yahudi çok, dedi, her Yahudi'ye yılbaşı tutarsak asıl o zaman donsuz kalırız..''Biz konuşurken Ülker gitmeye hazırlandı. ''- Ne o, gidiyor musun? dedim, demek bu gece Maksim'e beni yalnız yollayacaksın!'' - ''- Sinemaya götürürsen, giderim.'' dedi. Nesim de, ''- Hah, dedi, olacak lakırdı konuşalım!''
Cumhuriyet Kitap, 25.08.2005

Yüksek Gerilim / Öykü / Adalet Ağaoğlu

19/10/2006 · Kategori: Oyku

Adalet Ağaoğlu
Yüksek Gerilim

Yağmurlar dindi. Ovanın böğründeki hafif eğimli toprak kanallar taralarda biriken fazla suyu denize akıttı; akıntı, kıyılarında sivrisineklerini ve kurbağalarını çoğalttı. Tarlalar da kanalların toprakta bıraktığı nemi sakladı, pamuğunu büyüttü.

Tek pervaneli uçaklar mayıs sonu ovanın üstünde dolaşmaya başladılar. Sonra artık tarlaların üstünde sık sık uçtular, ovaya ilaç püskürttüler. Siyolan kokusu, bir yol ayrımındaki çilek tarlasında olgunlaşan çiçeklerin tadına sindi. Ardından sırayla ekmeğin, etin, sebzenin tadına sindi. Çevredeki hüsnüyusufların, morsalkımların, ıtırların özsuyuna yürüdü; şantiyelerdeki araçların dişlilerine, çimento ve çakıla, battaniyelerle karavanalara; işinden göçenlerin ve iş aramaya gelenlerin yatağına, yorganına, poturlarına, mintanlarına sindi.

Tek pervaneli uçakların attığı ilaç, pamuk fidanları üstünde kurudu. Damarlı yüzlerinde benek benek beyaz lekeler bıraktı. Dümdüz ovayı yer yer kesen çitler arasındaki otlar, önceleri pamuk tarlalarına dolan fazla suyu bir uçtan çaldı, emdi, azıp gelişti. Kanallar suyun fazlasını denize attıkça otların payına düşen nem de azaldı. Yaz boyu azaldı bu pay ve otlar kurudu, dikene sardı. Dikenleşen sürgünlerde gövdeler, yolun tozuyla havanın ilacını tuttu; beyaza yakın bir kül rengine buladı. Bu kirli beyaz öbekler arasında kurumamakta direnen ince mor çiçekli ılgınlarla süpürgeotları ve çavşırlar güneşten renklerini attılar. Atılan rengin yerini hemen ilacın beyazlığı aldı.

Kuru pamuklar eylülde toplanmaya başlandı. Sulanan ekim pamukları daha dolup gürbüzleşerek, yağmurlara kalmadan toplanacakları günleri beklediler. Yaprakları genişti. Üstlerinde daha çok ilaç lekesi biriktirdiler.

Güneş, bütün yaz denizin üstünü kaynattı. Kaynatıp buharını aldı. Getirip taa ötelerden, ovanın üstüne saldı. Buhar tabakası, uçakların püskürttüğü ilacın pek az kısmını kaptı. Yine de yoğunlaşıp kalın bir sis bulutu yaptı. Uçaklar yeniden ilaç püskürtmeye geldiklerinde ovaya doğru biraz daha alçaldılar. Sisin altından uçup her seferinde biraz daha alçaldılar ve artık son ilaçlarını püskürtecekleri zaman, yoğun buhar tabakasıyla benekli bitki örtüsü arasında kalan ensiz bir koridorda uçtular.

Hafif eğimli kanallardan akan suyu yüzü hareketsiz ince, kahverengi, tahıl kabuğunu andıran nesnelerle örtüldü. Böylece kanallar, ovadan çektikleri fazla suyun yüklediği sivrisinek ölülerini de denize akıttılar. Ama kanalların nemli karanlığında kurbağalar yaşamlarını sürdürdüler. Kanalların içinde siyonlardan korunup büyüdüler. Gece ay, yoğun buhar tabakasını delip de tarlaları aydınlattığında tedirginleşip daha çok bağırdılar.

Yukarda, kuzeyde baraj, nehrin bahar suyunu biriktirdi. Biriktirip güçlü çarklarında döndürdü, ağdırdı. Ağdırıp ağdırıp bu suyu elektrik gücüne dönüştürdü ve yüksek gerilim hattına akıttı. Durmadan akıttı. Yüksek gerilim hattı, direkler üstünde ovaya uzandı. Tarlalarda, yol kıyılarında dura dikile; sulama kanallarının ve bu kanal yavrularının döşenme çizgilerini şurda burda kese atlaya daha güneye, kalabalığın toplaştığı yerlere uzandı. Uzanıp, yüklendiği öldürücü ve diriltici gücü bu yerlere taşıdı. Geçtiği her yerde kendisiyle kesişen her şeye ve herkese güçlü adını kazdı, bıraktı. Ama oralara uzanmadan önce bu yüksek gerilim hattı, geçtiği yerlerde hiç bir katı cismin kendisine elli santimden daha yakın gelmesine izin vermedi. Yağışlı havalarda çevresini daha geniş tuttu; yüz elli santimlik bir çapın çizdiği daire içinde egemenliğini kurdu. Dokunulmazlığını koruyarak yürüdü, gitti ve milyarda bir gücünden daha çok, ama çok daha azını vinç operatörü Kadir Çiçek'in ot-sap tavanından sarkan yirmi beş mumluk ampulüne boşalttı.

Ampul, Kadir Çiçek'in tavanında bir saat kadar ışıdı. Karısı çocukları yatırdı, bulâşıkları yıkadı, ekşimiş yoğurt artığının üstüne tel kasnağı iyice örttü; öylece getirip pencere önüne bıraktı. Cansız pencereye ince naylon bir gergi gerdi; dışarı, avluya çıktı.
Kadir Çiçek, yirmi beş mumluk ampulün kapı önüne vuran aydınlığında tuzlu su kabını önüne çekti. Kabaran avuçlarını tuzlu suyun içine soktu. "Çok erken varmalı şantiyeye. Vinvin makarasını yağlatmalı. Doğru sürmeli kanaletlerin başına. Hava kararmadan ne kadar çoğunu oturtursak eğerlerine, o kadar iyi."
Ellerini tuzlu sudan çıkardı, üstündeki atlet fanilaya sildi. Kapıdan süzülen ölü aydınlıkta baktı ellerine:

"-Dürzünün vinci!" dedi. Güldü yine de.

Karısı tuzlu su dolu kaba uzandı:

"-Oldu mu?" dedi.

"-Oldu, oldu" dedi Kadir Çiçek. "Götür dök"

Sakine çiçek, tası aldı, avlunun karanlığına daldı. Kocası bir sigara yaktı. Duvar dibindeki peykede yatan kardeşi Hasan'a baktı: "Aferin ülen" dedi nerdeyse yüksek sesle. "Dünün çocuğu... Şaka maka, kıvırdın gitti bu işi... Çabuk öğrendin orta halat yardımcılığını..."

Hasan uykusunda mırıldandı. Sonra bir bağırdı ve peykeden aşağı sarkan sol bacağı seğirdi. Bacağını çekti yukarı. Yan döndü. Derin uyuyordu.

Damın üstünde Hasan'ın küçüğü Sefer'le kendi büyük oğlu Kemal yatıyorlar. Uyumadıkları, cibinlik bezinin altında itişip kakıştıkları duyuluyordu. Kemal, neye gülüyorsa, kikir kikir gülüyordu. Sefer:

"-Sus be, uyu artık!" diye bağırdı.

Kadir Çiçek başını yukarı kaldırdı. Sefer'le Kemal'i görecekmiş gibi baktı. Oysa dam, ensesinin üstünde kalıyordu.

"-Seslen şuna. Rahat versin. Her akşam bir oyun bulur. Uyutmaz küçük amcasını it".

Karısı, dama çıkan merdiven başına vardı. Yıkarı seslendi:

"-Kemal! Baban yanına varıyor ha!"

Kemal'in zorla sindirmeye çalıştığı sesi yine de bıcır bıcır duyuluyordu aşağıdan.

"-İşin bittiyse söndür ışığı" dedi Kadir Çiçek karısına.

"-Yatacaksan yatağını açayım mı?"

Sakine Çiçek, yeniden içeri yöneldi.

"-Açma daha. Çok sıcak. Uyunacak gibi değil. Işığı söndür. Sivriler dolmasın içeri".

Kapıdan dışarı süzülen sarı ışık birden yitti. Kadir Çiçek, kapının önünde ak bir leke olup kaldı.

Uzaklarda kurbağalar durmadan haykırıyorlar. Bütün kanalların, derelerin, su birikintilerinin içinde yükseliyor bu haykırışlar ve yankılanıp geliyor: Kadir Çiçek'in avlusundaki bütün sesleri, Kemal'in gülüşlerini falan bastırıyordu.

Sakine usulca çıktı içerden. Usulca konuştu:

"-Sivriler pek eskisi kadar değil artık. Azaldılar".

"-Uyumuş mu kızlar?"

"-Uyumuşlar. Oğlan da uyusun iyice, alıcam yanıma".

Kocasının soluna bir sandık çekti. Üstüne ilişti. Karanlıkta onun yüzünü seçmeye çalıştı. Daha otuzuna varmadan yaşlı bir ağaç gibi kalın kabuklu, yol yol çizgiliydi kocasının yüzü. "Bütün gün vincin üstünde. Ha babam, de babam. Ovanın güneşi üç yılda çökertti onu da".

İçini çekti:

"-Nasıl avuçların?"

Kadir Çiçek dizlerine sürttü avuçlarını. Ses vermedi.

"-Düşünme Kadir. Ne düşünüyorsun anam? Borçlarımız tükendi oldu işte. De işine bak. Kışa pencereleri camlarız".

Kocası başını çevirip baktı ona. "Yine de kurban olduğum güneş. Yaz boyu Kadir'imin gözlerine dolmuş dolmuş da şimdi, gece ortasında gelmiş ordan şavkıyor". Böyle geçti Sakine Çiçek'in içinden. Kocasının gözlerindeki parıltıdan hoşlanıp eğdi başını.

Peykede bir kıpırdanma oldu. Hasan doğrulup kalktı.

"-Uyunmuyor be yenge. Çok sıcak..."

Genç irisi gövdesiyle dikildi peykenin önüne. Ayak alışkanlığı gitti, avlunun bir köşesindeki musluklu tenekeden su çarptı yüzüne. Kollarını iyice ıslattı. Çizgili pijama altlığını çekerek şöyle bir dolandı avlunun ortasında. Abisi bir kibrit çaktı. Bir sigara daha ateşledi:

"-Hasan..." dedi sonra, "demin uykunda konuşuyordun düdük..."

Hasan, kötü şaşırdı:

"-Yok yahu abi?... Ne diyordum ki?..."

(Vinç operatörü treylerin üstündeki Hasan'ı gördü şimdi. Bütün gün gözü onun gözlerindeydi. İki yardımcı da treylerin üstünde, yan halatları bir kanaletin iki ucuna geçiriyorlar, kancalarına takıyorlar, onlar kancaları takar takmaz Hasan abisine "vinç askısını indir" işareti veriyor, sonra acele çelik halatı döndürüyor, vinç askısını çelik halata geçiriyor, yeniden abisine bakıyor, tam zamanında "kaldır" işareti veriyor.

Önceleri bu iş sesli sürüyordu. Giderek iki kardeş gözleriyle anlaştılar. Hasan'ın işi çok dikkat istiyordu. Orta halatı döndürmekte, anında "indir" ya da "kaldır" işaretini vermekte ustalaşıyordu. Bakışları hep öyle çocuksu bir ciddiyeti, çocuksu bir önemsemeyi barındırıyordu. İşini öğrenmekte gösterdiği tükenmez çaba; o, kollarını oyuna çıkmış gibi gerişi; o, boynunu balıkçıl kuşu gibi dikişi, hep bir kıvırmayla, bir gülme duygusunu da birlikte getiriyordu Kadir'in yüreğine).

"-Söyleyim mi?" dedi, Hasan'ın ürkek gözlerine bakıp.

"-Söyle..."

"-Yengenin yanında?"

Durdu Hasan. Uykusunda olmadık sözler ettiyse yengesinden çok abisinden utanacak.

"-Olan olmuş zaten. Duymuşsun ya" dedi.

Pijamasının altlığını az daha çekti yukarı. Gidip yeniden musluklu tenekenin önüne çöktü. Ağzına bir lokma su alıp çalkaladı, tükürdü. Arkasını dönmedi hiç. Öyle çömeldiği yerden:

"-Yengem de duysun, n'olacak" dedi, isteksiz.

"-Hadi Kadir, deyiver neyse..."

"-Ah oğlum, kız adı sayaydın daha iyi olurdu ya..."

"-Eee, ne saymışım?"

"-Kaldır, kaldııır!.. İndir, indiiir!.."

Hep birlikte güldüler. Geniş bir soluk aldı Hasan. Gelip abisinin dizi dibine çöktü:

"-Başka?"

"-Ne olsun başka?"

"-Pek bir sevdin sen bu işi Hasan... Pek bir sevdin... Etmemeydiniz... Askere gideydin daha iyiydi ya, askerden gelmiş gibi yapacağınıza..."

Sakine, bitirmedi sözünü. Gülmeler durdu. Uzun sustular. Olmadı. Sakine, başka yerden aldı sözü:

"-İşte, öyle istedin, öyle oldu; ne deyim?..."

"-Aman be yenge! Der der aynı şeyi dersin. Bitirmişim ortaokulumu sayesinde abimin. Yarın bitirir Sefer de ortaokulunu acık benim sayemde... Derken Kemal, derken Gülten, derken Ayten ve dahi girer sıraya Orhan... Birbirimize dayanacağız demedik mi?"

"-Yapsaydın askerliğini önden..."

Kocasının kıpırdandığını, yüreğinin daraldığını bildi; kesin sustu. Yetmedi, koydu parmaklarını dudaklarının üstüne, kitledi onları. Kadir Çiçek, dibe eren sigarayı yere attı, tokyosuyla bastı üstüne.
"-Kaç metre döşedik bu ay?"

Hasan okulda derse kaldırılma korkusuna benzer bir korkuyu atlatmış gibiydi. Öğretmenin gözleri bir değip geçmişti kendisine, işte o kadar. Şimdilik. Şimdilik yine iyiydi her şey.

"-Bugün yüz yetmiş metre geçtik abi... Öyle ya, eğere son monte ettiğimiz kanaletle yüz yetmiş metre geçtik... Yarın beşyüz metre fazlayı doldurursak primimiz üç bin lira tutar, değil mi?"

"-Doldurursak tutar" dedi, Kadir Çiçek.

"-Üç bini de pay ettin mi dördümüze..."

Kafasında hesabını kurdu.

"-Kadir Usta..." dedi sonra, "Kadir Usta... Yevmiyelerle, iki saat fazlalıkla birlik bu ay sade benim elime ne geçiyor biliyor musun? Tam bin dörtyüz elli lira geçiyor. İlk bu kadar çok olacak, biliyor musun? Şimdiye kadar en çok dokuz yüz elli olmuştu... İlk bin dört yüz elli lira. Para bu be!... Gidip hemen bir buzdolabı alıcam şuraya... Taksitle maksitle... Konduracam avluya... Çekecem bir de elektrik hattı içeri ampule giren hattan buraya.. Artık buz gibi içeriz suyumuzu... Ayranımızı da soğuturuz..."

Göz kırptı abisine:

"-Rakını da soğuturuz. Dolabın rakısı benden haa! Her zaman... Çocukların kitabı, kalemi, defteri de benden... Her zaman..."

Abisi sevinmeye çalıştı ama, gelmedi içinden sevinmek.

Sakine, Hasan'ın coşkusu çözülmesin diye çözdü parmaklarını dudaklarından, güldü:

"-amanın şuna bakın!... Büyümüş, adam olmuş da..."

Olmadı. Oturmadı bir şeyler yine yerine. Bu konu ne zaman açılsa bir söz ye fazla, ya eksik söylenmiş oluyor.

"-Sağol Hasan... Sağol yine de..."

"-Bir de Almanyalara gitmeye kalktındı abi. Hepimizi böylece döküm saçım bırakıp buralarda... Şimdi yani, kötü mü oldu?..."

"-Amma öttün be sümüklü!" dedi Kadir.

Yüreği hopladı Sakine'nin. Ama baktı ki, karanlıkta güzel parlamakta kocasının gözleri. Güzel, yumuşak. Hasan da baktı. Baktı ki, alay değil abisinin gözlerindeki. Öfke değil. Horlama değil. Sarıldı ona:

"-Baba Kadir... Kadir Usta... Baba kadir Usta abim benim be..." dedi; kardı karıştırdı bu adları-sıfatları birbirine.

Yüksek gerilim hattı yukarlardan dolandı, alçaklara indi. Yine döndü, dolandı ve gecenin ortasında kararmış bakır telleriyle gücünün milyarda birinden çok daha, çok daha azını, bir gün Kadir Çiçek'in avlusuna yerleşecek soğutucuya da aktarmak üzere hazır etti; bekledi.

Yirmi altı beton kanaletle yüklü treyler, akşama doğru yükünden hafiflemiş olarak birkaç metre daha ilerledi. Kanalet hattına çapraz durdu, bekledi.

Vinç operatörü Kadir Çiçek, boynuna bağladığı turuncu mendili çözdü; vincin üstündeki yerinde kımıldadı; alnının terini havalandırdı; parmaklarını büktü, açtı, levyeyi kavradı ve vinci, yirmi dördüncü kanaleti yerine oturtmak üzere treylerin ilerleyip durduğu yere sürdü; vinç askısını doğrultup bekledi.

Az önce yirmi üçüncü kanaleti yerine oturtmak üzere, ellerinde katranlı iple eğerlerin başına koşmuş olan iki yan yardımcı, boşalan vinç halatlarının kancalarını çözmüşler, yirmi dördüncü kanaleti vince takmak için yeniden treylerin üstüne çıkmışlardı. Hasan Çiçek, katranlı iplerin eğerlerinden tam yerine konulup konulmadığına bakmış, abisine "tamam" işareti vermiş, yirmi üçüncü kanalet eğerlerindeki yerine oturduktan sonra o da dönmüş; treylere, yirmi dördüncü kanaletin ortasına çıkıp durmuştu. Vinç burnundan sarkan çelik askı halatını yakalayıp bekledi.

Sağ yardımcı Bilal ile sol yardımcı Osman, yirmi dördüncü kanaletin iki ucundaki yerlerini aldılar, beklediler. Hasan orta halatı öptü. Orta halattan sarkan iki yan askıyı ayırıp birini Osman'a, ötekini Bilal'e attı. Vincin üstünde, gözlerini kendisinden ayırmayan, her hareketini hoşgörmez bir usta dikkatiyle izleyen abisine gülümsedi. Vinç motorunun büyük gürültüsünü bastırarak:

"-Varan yirmi dört!" diye bağırdı ona.

Sesini daha çok yükseltti:

"-Geçtik! Dokuz kilometreyi tam dört yüz doksan metre geçtik şimdi!"

Kadir Çiçek, yeniden önündeki kola uzandı. Kolu çekti. Çatırtı büyüdü.

"-Kes hesabı! İşi bitirelim!.." diye haykırdı kardeşine. Çenesinde bir damar seğirdi. Hasan'ın o anda derin bir utanç ve saygıyı yükleniveren bakışlarını görmemek için gözlerini uzak denizle ova arasına kalın bir perde çeken yoğun sis tabakasına çevirdi.

Güneş iyice alçalmış, şeklini iyice dağıtmıştı. Bir buzlu camın ardından yansıtıyordu kendini. Nerdeyse, haşlanmış, haşlanıp diriliğini itirmiş püskül püskül radika otları gibi, radika otlarının renksiz kökleri gibi buharlar saçarak ve artık her an biraz daha biçimini dağıtarak ovayı tarıyordu. Buharını koyveren ova mı, buzlu bir cam gerisinden yansıyan ışınlar mı, ayırdetmek her an güçleşiyordu.

Taa uzaklarda, büyük kentin güneye bakan salkım saçak dış mahallesinde bu kereste bıçkısının cızırtılı sesi bütün gün Sakine Çiçek'in dişlerini kamaştırdı. Gürültüye alışkın kulakları, duyarlığını ağzına, dişetlerine aktarmıştı. Küçük bütan gaz ocağını avluya çıkardı. Tüpün düğmesini çevirdi, kibriti çaktı. Hışırtıyı duydu ve ocağın yanmış olduğunu bu güçlü hışırtıdan bildi. Yanmış gazın deliklerden fışkıran parıltısı, alçaldıkça aydınlığı yayvanlaşan ova güneşin parıltısını yine de bastıramıyordu.

Sakine Çiçek, avluda çok eski bir bisiklete düşe kalka alışmaya çalışan Kemal'e:

"-Koş anam, Sefer abine söyle, bir paket de Sana alıversin gelirken" dedi.

Bütan gaz ocağının üstüne bir tencere su kodu. Kemal, annesini duymamış gibi bisikleti yalpalatarak bir kez daha döndü avlunun içinde. Gaz ocağına sürtünerek geçti. Sakine'nin içinde bir şey sıçrayıp indi. Dışarıdan avluya dolan bıçkı sesine arkasını dönüp yeniden seslendi:

"-Sağır mısın Kemal? Sana söylüyorum!"

"-Duydum" dedi, Kemal. Bisikletin cantını duvara sürttü.

Sakine'nin dişleri daha bir derin kamaştı. Dilini dişetlerinin üstünde gezdirdi. Tükrüğünü yuttu.

"-Duydunsa koşuversene. Gelirler nerdeyse. Hazır edelim yemeklerini ..."

"-Erken daha".

"-Erken... Sana erken. Bana her şey geç, baksana... Koş hadi!"

Kemal isteksiz, bisikleti duvara dayadı. Camsız pencere önünde duran plastik sürahiyi ağzına dikti, içti.

"-Ilık. Kan gibi" dedi.

"-Buzdolabı alacak Hasan Amcan. Akşam söyledi. Babanla bir olup alırlar..."

"-Ne zaman?"

"-Bu ay başında".

"-Yarından sonra yani?".

"-Yarından sonra belki. Belki birkaç gün daha sonra... Hesaplarını bir yapsınlar hele... Borç-harç ne kalmış, görsünler de..."

"-Fruko da koyalım içine anne. Şişe şişe, her çeşidinden koyalım".

"-Bakalım. Belki. Bir gün koyarız belki".

"-Keşke yaz başında alsaydık be anne!"

"-Sana konuşması kolay. Fırla hadi!.. Yağ lazım bana. Koşuver Sefer Abin dönmeden..."

Orhan, peykenin üstünde bir mısır koçanıyla oynuyordu. Koçanı ağzına, yeni çıkan diş yerlerine sürtüyor, salyasını akıtıyordu. Ayten'le Gülten, musluklu tenekenin başında bez bebeklerinin çamaşırlarını yıkıyorlardı. Kemal, avlu kapısından çıktı. Sakine Çiçek, kızların yanında yanına koştu; çekip aldı onları ordan.

"-Bütün suyumu harcadınız yine!... Su nerede?..."

Beton sulama kanallarının içi kuruydu. Çeşmeler çoktan kurumuştu. Eğimli kanallar, yaz başı pamuk tarlalarından artan suyu denize akıttıktan sonra, şimdi bu kanalların içbükey toprak duvarlarında dağınık tebeşir tozunu andıran ince, beyaz, iplik iplik, düzensiz bir çizgi kalmıştı. Çizgiler kendilerini yenileyerek dibe indikçe iç bükey duvarlarda da ince çatlaklar açılmıştı.

Ovanın pamuğunu ilerde daha uyumlu sulayacak kanalet yapım tasarısı kağıtlar üstünden kalkıp her gün biraz daha genişleyerek, büyüyerek, uzayıp oranlarını çoğaltarak ovayı örtmeye başlamıştı. Bütün yaz ovaya ilaç püskürten küçük uçak pilotları, mat sedef renkli kalın çizgilerin ovayı düzgün parçalara bölerek toprakta yürüdüğünü görmüşlerdi.

Güneyde iki büyük kenti birleştiren asfalt yol üstündeki kanalet fabrikası her gün biraz daha çok sayıda kanalet üretti. Fabrikanın önündeki yapım şantiyesinde, duvara asılı ova haritasına bir mühendis, her akşam daha çok sayıda renkli topluiğneler batırdı. Topluiğneler arasındaki uzaklığı gözüyle birleştirdi; her santimini iki binle çarptı; şantiye muhasebecisi, bu çarpımdan çıkan metre ve kilometre fazlalarını paraya dönüştürüp yevmiyelere böldü. Şirket mühendisi her akşam, yerleştirilen kanaletlerin en son ucuna gitti; işçilerin kaç eğere kaç kanalet oturttuklarına baktı. Devlet kontrol mühendisi, her ay sonuna doğru gidip, yerlerine oturtulan kanaletlere ayağının üçüyle vurdu ve dönüp masasının başına, şirketin devlet alacağını hesabetti. Akşamları şirket mühendisleri devlet mühendislerini içkili, serin lokantalarda ağırladılar. Ağırlamadıkları zaman, devletin şirkete sunduğu aylık payı alabilmek için beklemek zorunda kaldılar. Böyle zamanlarda işçiler, bakkal ve fırınlardaki veresiye hesaplarını, bankalar ise kredi faizlerindeki toplamları çoğalttılar. Ama bütün bu, çok sayıda insanı içine alıp döndüren geniş çember, ovanın az sayılı sahipleri adına her gün biraz daha hızlı devindi ve ova, pamuğunu her gün biraz daha onlar için büyüttü. Şantiye mühendislerinden biri "bankalar için" dedi. Kontrol mühendislerinden biri "ovayı bölüşenler için" dedi. Kuşkulandılar birbirlerinden; küstüler ve ayrı adlı partilere oy verdiler. Durup seçim sonuçlarını beklediler.

Güneş biraz daha dağıtıp yaydı ışığını.

Vinç bumunun gerisinde, eli levyenin üstünde oturup bekleyen vinç operatörü Kadir Çiçek, gölgesini ardına düşürdü. Orta halat yardımcısı Hasan Çiçek, sağına baktı; sağ halat yardımcısı Bilal, yirmi beşinci kanaletin sağ altından ipi geçirirken o da hızla sola döndü. Sol halat yardımcısı Osman'ın da kanaletin sol alt ucundan halatı geçirdiğini gördü. İki yanına yeniden baktı. İki uçtan sarkan çelik halatların askı halkalarına geçirilmesini bekledi. Vinç askısından sarkan orta halatı eliyle tarttı. Dengeyi duydu avuçlarında. Çelik halatı büktü, vinç askısının ağır ağır dönmesini sağladı. Kadir Çiçek, gözüyle izledi dönüşü ve bakışlarını çevirip kardeşinin gözlerine dikti. İşin bu en önemli, en çok dikkat isteyen anını kaçıncı kez yine gözleriyle paylaştılar. Hasan'ın gözünde Kadir'in artık ezbere tanıdığı ışık parladı: "Kaldır!"

Kadir, işaret parıltısını yakalar yakalamaz vinci çalıştırdı. Vinç bumunu ağır ağır kaldırıp döndürmeye başladı. Bilal ve Osman bir sıçrayışta treylerden indiler. Ellerinde katranlı halatlar, ovada birkaç metre aralıkla çifter çifter ve çatal ağızlarıyla açılıp duran beton kanalet eğerlerinden en yakındaki çiftin başına kondular. Katranlı İplerini eğerlerin üstüne serdiler. Onlar bu serme işini yaparken Hasan, sürekli olarak abisine işaret verdi. Vinç bumunun ucunda askıya alınmış ağır beton kanalet, tam eğerlerin üstüne oturacak biçimde geldi, orada bekledi.

Hasan, treylerin üstünden yer atladı. Bilal'le Osman'ın yanına koştu. Katranlı iplerin eğerler üstüne uygun serilip serilmediğine baktı. İpler güzel serilmişti. Başını kaldırdı, abisine baktı:
"-İndir!" dedi, bu kez sesli olarak.

Kadir Çiçek, kolu çekti. Vinç bumu ağır ağır indi eğerlere. Eğerlerdeki katranlı ipler üstüne. Hasan, kanalet iki uçtan iki eğer üstüne tam oturana dek işaret verdi abisine. Bu arada treyler hareket etti ve bir sonra konulacak kanalet yerine ilerledi. Hasan:
"-Tamam!" diye haykırdı.

Sağ ve sol yardımcılar, gevşeyip boşalan çelik askı halatlarını büyük bir çabuklukla kancalarından çözdüler, vinci serbest bıraktılar. Hasan'la birlik yeniden treylerin üstüne çıktılar. Kadir Çiçek, vinci, bir sonraki ve en sonuncu kanaleti kaldırıp yerine oturtmak üzere, treylerin şimdi bulunduğu yere sürdü. Orada bekledi.

Yukarlardan inip gelen yüksek gerilim hattı, ekibin ulaştığı kilometre noktasının az ötesinde kanalet hattını kesiyordu. Treylerde kalan son kanalet de az sonra yüksek gerilim hattının toprakta bıraktığı yayvan gölgeyi bıçkı gibi kesecek. Kesip taa ötelere uzanacak. Uzanan her fazla metresi, kanalet döşeme ekibinin her bir i için birer öğün demek olacak.

Sakine Çiçek, duvar dibindeki ıtırlarla sardunyalara, camsız pencere dibinde ağır ağır boy veren mor çiçekli hüsnüyusufa su verdi. Diplerini serinletti. Plastik ibrikte kalan suyu avlunun içinde acele gezdirdi. Avlu taşları önce halka halka esmerleşti, sonra hemen kayboldu esmer, kıvrık çizgiler. Avluya çizgilerin cılızlığında ince bir serinlik dokunup geçti.

Çapraz ayaklı masayı ıtırların yanına taşıdı Sakine. açtı. Masanın yeşil-beyaz muşambası üstüne cacığı koydu. Cacığın yoğurdu, yüzeyinde, henüz gözle seçilemeyen hafif bir fışırdamayı gizledi.

Sakine Çiçek, bütan gaz ocağının başında durdu. Kaynayan suya evde kesilmiş makarna saldı. Boynunu dikip gökyüzüne baktı yine. Zamanı anlamaya çalıştı. Ay çıkıyordu. Buzlu cam gerisinde irin renkli bir ışık, şimdi maviye çalan beyaz bir ışıkla kavgaya başlıyordu. "Vakittir" dedi Sakine Çiçek. Peykenin üstünde yüzükoyun sızıldanan Orhan'ı doyurmaya koyuldu. Bıçkı sesi dinmişti.

Vincin bumu askısını sarkıttı. Hasan, çelik halatı yakaladı. Aşağıdan gelen soluk yeşil renkli bir pikap kızını yavaşlattı. Şantiye mühendisi Nazif, pikabını yolun kıyısına bıraktı, indi. Bir hendeği atlayıp ekibin yanına vardı. Eliyle "durun" işareti yaptı. Durdular. Kadir Çiçek'in canı sıkıldı. Hasan Çiçek, orta halatı gevşetti avucunda, ama bırakmadı. Kadir Çiçek levyeyi boşa aldı, kalktı, başını Nazif beye uzattı.

"-Elektrik hattını görüyorsun değil mi usta?"

"-Biliyorum" dedi Kadir Çiçek.

"-Dikkatli olmak gerek. Bumu uzak tut. Yaklaştırma".

"-Evet, evet" dedi Kadir Usta.

"-Kötü bir saat. Geç. Uzaklıklar yanıltır şimdi..."

Hasan Çiçek atıldı:

"-Tek kanalet kaldı!" dedi.

"-Olsun. En iyisi bırakın işi artık. Sabah yerleştirirsiniz".

(Yaşını on sekizden büyük ve askerliğini yapmış gösteren bir sahte kimlik kartıyla abisinin karşısına dikildiği günden bu yana altı ay geçmişti. O sabah abisi kendisini kovalamıştı. Akşam, evde dövmüştü. "-Kaç kişi girdi bu yoldan işe. Şantiye anlamıyor. Anlasa da anlamazlığa geliyor. Bilal nasıl çalışıyor sanıyorsun?" diye karşı durmuştu Hasan yine de. Yumuşamadı abisi. "-Sıkıntıdasın... Çok sıkıntıdasın. Bilmiyor muyum ben?" dedi Hasan. O zaman iki tokat daha yedi abisinden. "-Sana ne ulan? Benim bileceğim iş! Okula gideceksin. İşte bu kadar!.."

İlk büyük çatışmalarıydı abisiyle. Çocuklar yadırgadılar. Hepsi korktular, ağladılar. Kadir Çiçek, fırlayıp kahveye gitti. Gece çok geç döndü. Konuyu açtırmadı bir daha. Hasan'la konuşmadı. Evin kereste borcu hesabını ona değil, Kemal'e yazdırdı. Üçüncü gün, memleketlisi Avni'den biraz daha borç para istemek için de Sefer'i gönderdi. Sefer, eli boş döndü. Dördüncü gün, Osman'ın beşiğini götürdü. Beşik bir daha geri gelmedi, ama Kadir Çiçek, akşam Sefer'le eve üç ekmek ve bir takım ciğer gönderdi. Kendi gelmedi. Beşinci gün yevmiye dağıtma günüydü. Sakine Çiçek, gözünü avlu kapısından ayırmadı. Bütan gaz ocağını yakmak için kocasının dönmesini bekledi. "Kıyma getirirse patatesi vururum ocağa..."

Yağışlar dinmemişti daha. Bütün ay vinç de, treyler de araziye çok seyrek girebilmişti. Fazla çalışma, prim söz konusu değildi. İş günleri bile sayılıydı. "-Hepsi hepsi yediyüz tutar bu ay. Fazla tutmaz" demişti Kadir Çiçek. Karısı, bütün bir ayı nasıl geçireceklerini düşünmeyi çoktan unutmuştu. En yakın akşamı ve en yakın sabahı düşünebiliyordu o. Hasan, damın üstüne çıkmış, akan yerine bir çinko parçası çakıyordu. Damın üstünde eğilip doğruldukça yengesini görüyordu. Yengesinin işi her gün biraz daha azalmıştı. Her gün biraz daha az tencere ovuyordu. Çamaşırı biriktiriyordu. Biriktirmeye olanak kalmayınca, düz suda çalkalıyordu. Terden kayışa dönmüş gömlek yakalarını bir tutam kille ovuyordu.

Hasan, elini cebine sokmuştu. Sahte kimlik kartını çıkarmıştı. Karta, herkese iyi gelecek bir iksir gibi bakmıştı. Damdan indi sonra. Yengesinin, yeşil lastik ayakkabılarının ucuyla bir su birikintisini incitmeden dürtüklediğini gördü. "-Ne inat bu benim abim!.. Ne inat..." dedi. Sakine Çiçek, kocasını savunmak istedi. Ama şu an savunacak belli bir ipucu yakalayamadı. "-Seni düşündüğünden..." dedi sadece. "-Bu yaz çalışsam... İlerde yine okurum..."

Hasan sözünü tamamlamadan avlu kapısı gıcırdadı. O yana fırladı Sakine. Baktı, kocasının elleri bomboş değil. Eski gazete kağıtlarına sarılmış paketlere uzandı. "-Al. Götür ocağa bir şeyler koy". Kadir Çiçek'in sesi başka bir adamın sesiydi. Yüzü başka bir adamın yüzüydü. "-Hasta mısın Kadir?"

Kadir, karşılık vermedi. Kaç gündür tek söz etmediği, yüzüne bakmadığı hasan'a doğru yürüdü. Hasan, abisi yeniden tokatlarsa diye kendini hazır etti. Söyleyeceklerini bir bir dizdi içinden. Abisi yanından geçti. Peykenin ucuna ilişti. Ellerine baktı. Parmaklarını kenetleyip şıklattı. "-Sen git, ocağa bir şeyler koy" dedi yine karısına. Hasanelindeki çekici toprak duvara sürttü. Kabaran toprak hemen döküldü yere.

"-Hasan..." dedi Kadir Çiçek, "yanıma gel".

Hasan, yanına gitti abisinin. Ama çok yakınına değil.

"-yarın birlikte gidelim şantiyeye. Kağıtlarına bakacaklar. Uygunsa iş verecekler sana."

Hasan'ın yutkunma bezleri sızlamıştı. Göz çevrelerinde bir yanma olmuştu. "-Sağol abi" demişti, sızlama ve yanmaları bastırıp.

"-Doğramacı yevmiyelerimi kestirmiş. Şantiye şefi haberliydi. Kesmiş. Bu ay öderim demiştim".

Başka bir açıklama yapmamıştı Kadir Çiçek. Sadece sözü bağlamıştı: "-Yanıma alacağım seni. Belki ilerde iyi bir vinç ustası olursun sen de". "-Olurun" demişti Hasan da. "Senin borçların var, keserler. Benim borçlarım yok kesemezler" demişti, dili ağzına dolaşarak. "yani diyeceğim... bir yandan kesilirsek, bir yandan damlarız hiç değilse... Öyle değil mi abi?)

Mühendis Nazif, kararsız duruyordu.

"-En iyisi boşaltın treyleri. O gitsin. Bilal vincin başında kalsı", dedi. "Gerçi evet... tek kanalet için... Yine de, boşaltın".

Kadir Çiçek, kararlı konuştu:

"-Çift iş olur bey. Şimdi oturturuz onu biz. Yerleştiririz geçeriz".

Mühendis Nazif, artık bir şey demedi. Bütün gün yerlerine oturtulmuş kanaletlerin simdi iyice belirginleşen aklığına baka baka yürüdü. Bir boydan bir boya geçti döşenmiş kanalet hattının yanından ve çatlayan eğerlerden birini kafasına not ederek pikabına döndü.

"-Yine de dikkatli olun" diye bağırdı ekibe; bindi, gaza bastı, doğu yönünde sürdü pikabını.

Vincin bumu son kanaleti kavradı, kaldırdı.

Hasan çelik orta halatı büktü.

Bum ağır ağır döndü, yüksek gerilim hattının altına özenle girdi. Operatörün gözüyle ayarladığı sınırı bir milim aşmadan girdi hattın altına; kanaleti hizaladı, eğere yakın yere indi ve orada başı eğik bekledi.

Kadir Çiçek de sabırsız bekledi. Hasan'ın bakışları seçilmez olmuştu. Sesini duymayı bekledi. O, her gün biraz daha erkekleşen, artık neredeyse tam kendisi olmaya aday sesin "boşalt" demesini bekledi. Ama Osman, kendi payına düşen katranlı ipi aceleden kötü sermişti. Halat tam yerinde değildi. Hasan, çelik orta halatı bırakmadan sol yardımcıya seslendi:

"-Düzelt ipi! İpi düzelt!.. Oturt yerine Osman!.."

Sol yardımcı, ipi düzletmek için askıda kanaleti usulca itti; itip yer açmak istedi. Açtığı yerden eğere doğru eğildi, sığmadı. Az daha itti kanaletin ucunu. Kadir Çiçek, vincin gürültüsünü bastırmak, bastırıp sesini duyurmak ve:

"-Oyun mu oynuyorsunuz be? diye bağırmak için soluğunun hepsini topladı, ağzını açtı ve:

"-Oy..." diyebildi.

Kanaleti taşıyan askılardan biri kaymış ve kanaletin bir ucu yere vurmuştu. Bozulan denge, o anda ağırlığından kurtulan vinç bumunu yukarı doğru esnetti. Yukarı doğru esneyen bum, yüksek gerilim hattının egemenlik alanına girdi; gücünün milyarda birinden pek azını kapıp, elinde hâlâ çelik halatı tutmakta olan Hasan'ın gövdesine akıttı. Çelik halat ucunda iri, siyah bir kömür asılıp kaldı.

İş erken başlamıştı. Şimdi ay, kalın buhar tabakası ardında, az önceki kavgadan yorgun, erin soluyarak, derin soluyup durmadan terleyerek ovaya çiseliyordu. Islak ışık vincin ucundaki iri kömür parçasında ince cızırdıyordu.

Sakine Çiçek, cacık yoğurdunun yüzeyinde giderek çoğalan fışırdamayı gördü. Daha bekledi. Fışırtı derine, dibe indi. O zaman, artık beklemedi. Çocukları Sefer'e bıraktı. Başına bir örtü örttü, yanına Kemal'i aldı; siyolanlı pamuk tarlalarının kıyıcıklarında dura dikile, yüksek gerilim hattı direklerinin koyduğu işaretleri izleye ede, bir kalabalığın toplaştığı, resmi araçların mavi ve kırmızı ve sarı ışıklarını durmadan yakıp söndürdükleri bir yere doğru yürüdü. Ama Sakine Çiçek daha oraya varamadan, asfalt yoldan sirenlerini öttürerek bir polis aracı geçti. Ters yönde, kente gitti. Polis aracının içinde biri:

"-Kardeşim ha?" dedi, Kadir Çiçek'e.

Kadir Çiçek bumun ucundaki kömür parçasından daha kara görünüyordu. Bir kömür parçası nasıl ses vermezse, o da öyle ses vermedi.

"-Demek iş kazası?" dedi, aracın içindeki öbür polis. "Sigortanız vardır. Kaz ise iyi. Kardeşininki sana kalır".

Kuşkuyla baktı Kadir Çiçek'e.

"-Yaşı uygun ki çalıştı. Vardır sigortası kardeşinin de". dedi beriki.

Hasetle baktı Kadir Çiçek'e

Yağmurlar yeniden başladı. Ovanın böğrüne sokulmuş hafif eğimli toprak kanallar, pamuk tarlalarının fazla suyunu denize akıtmaya yetişemedi. Tarlalarda küçük, durgun göller oluştu.

Kuzeyde baraj, daha çok elektrik gücü üretti. Ve bu gücü yüksek gerilim hattına akıttı. Durmadan akıttı.

Yüksek gerilim hattı, direkler üstünden ovaya uzandı. Dokunulmazlığını koruyarak, büyük kentlerin kapılarında bölünüp kollara ayrılarak, caddelerde yeniden kollara ayrılarak, dış mahallelerde daha ince kollara ayrılarak, ayrılan en ince kollarından birini Kadir Çiçek'in ot-sap tavanından aşırtarak gitti; gücünün milyarda birinden daha çok azını bir kez daha parçalara böldü ve böldüğü daha küçük çaplı güçleri cezaevlerinde durmadan çoğalan koğuşlara, o koğuşların tepelerindeki en küçük ampullere boşalttı. Çoğalan koğuşlarda ampuller, en uzak yıldızların ışıltıları kadar ölü bir ışıkla sabahlara dek yandı.

Kadir Çiçek, koğuşta gözünü bu soluk ışıktan hiç ayırmadı. Üşenmesiz, uzun baktı. Aylarca baktı: Işığı iyice tanıdı. Tanıyıp beynine akıttı; gerildi. Her sabah daha yüksek gerildi.

Kitap Katili

19/10/2006 · Kategori: Oyku

Kitap Katili
'Agatha'nın Anahtarı' kitabından

Başkomiser Nevzat ile yardımcısı Ali gözlerini dikmiş, pür dikkat beni izliyorlar. Sigara dumanına boğulmuş bu küçük odaya girdiğimizden beri üçüncü kez uyarıyor Başkomiser Nevzat,

"Cumartesi saat 17:30 ile 19:00 arasında nerede olduğunuzu söylemezseniz, sizi gözaltına almak zorunda kalırız."

"Anlamıyorum," diyorum, şaşkınlıkla, "O eleştirmeni neden öldüreyim ki?"

"Son romanınızı, yerin dibine batırmış," diyerek lafa karışıyor Ali. Şık giysileri, ukala davranışlarıyla polisten çok genç bir brokerı andırıyor.

"Bunun için adam öldürülür mü?"

"Ne diyorsun sen," diyor, "adam yan baktı diye cinayet işleyenler var bu memlekette."

"Ben onlardan değilim."

"Bundan emin olamayız," diyor Nevzat.

"Üstelik bize yalan söylemişken," diyerek taşı gediğine koyuyor Ali. "Güya Cumartesi günü Eskişehir'de imza gününde olacakmışsınız."

"Ben size yalan söylemedim... İmza işi son anda iptal oldu."

"Bize değil ama karınıza söylediniz," diyor Ali, karınız sözcüğünün üstüne basa basa. "Karısına yalan söylemekten çekinmeyen biri kim bilir bize ne masallar anlatır."

Durum sandığımdan ciddi görünüyor. Galiba gerçeği anlatmaktan başka çarem yok.

"Bakın," diyorum alttan alarak, "sizin de başınıza gelmiştir... evlilik zamanla monotonlaşıyor, insan heyecan arıyor."

Lafın nereye varacağını anlayan Ali kıkırdarken, Başkomiserin kaşları çatılıyor.

"Lütfen daha açık konuşur musunuz?" diyor.

"Peki," diyerek açıklıyorum... "Cumartesi günü bir bayan arkadaşımla birlikteydim. Kaktüs Kafe'de buluştuk, Beyoğlu'nda. Öğleden sonra saat beş buçuk sularında."

Ben anlatırken, Ali de önündeki küçük deftere notlar almaya başlıyor.

"Kafede söylediklerini doğrulayacak kimse var mı?"

"Barmen İhsan beni tanır," diyorum. "Ona sorabilirsiniz."

"Peki sonra ne yaptınız?"

"Ortaköy'e indik, bir restoranda yemek yedik, oradan da kızın evine gittik," diyorum.

"Kız kimdi?"

"Adı Nermin, genç bir şair."

"Telefonu var mı?"

Numarayı ezberden söylüyorum. Nevzat, rakamları kaydeden yardımcısına dönüyor:

"Hadi şu Kaktüs Kafe'deki garsonla, kızı bir ara."

"Baş üstüne amirim," diyerek kalkıyor Ali.

Yardımcısı çıkmadan Başkomiser yeni bir direktif daha veriyor:

"Çocuklara da sor, kapıcıyı getirmişler mi? Yayınevinin sahibiyle yüzleştireceğiz."

Bir de yayınevi sahibi var! Kim acaba? Yoksa benim yayıncı mı? Ama bu çok saçma!

"Şu yayıncı," diyorum, Ali odadan çıktıktan sonra, "Aytuğ Gökçe mi?"

Nevzat biraz şaşırmış ama soğukkanlılığını yitirmeden yüzüme bakıyor.

"Nereden biliyorsunuz?"

"Kitabımı eleştirdi diye, beni Süleyman Sami'nin katili yaptığınıza göre yayıncımı haydi haydi suçlu sayarsınız. Aytuğ Abi'yi de sorguladınız mı?"

Sorumu yanıtlamak yerine masanın üzerindeki 2000 paketine uzanıyor. Bir sigara çıkarıp dudaklarına götürecekken gözleri bana takılıyor,

"İçer misiniz?" diyerek uzatıyor. Alıyorum, sigaralarımız bitene kadar pek konuşmuyoruz. Aslında konuyu açmak için bir iki denemede bulunuyorum ama Başkomiser ketum davranıyor. Bu ketumluk, Ali gelip anlattıklarımın garson ve Nermin tarafından doğrulandığını açıklamasına kadar sürüyor. Bu konuşmadan sonra Başkomiser yumuşuyor. Köşeli suratındaki sert çizgiler gevşiyor, bakışlarına babacan bir ifade gelip oturuyor.

"Aytuğ Gökçe'yi iyi tanır mısınız?" diye soruyor.

"Tanırım. Onun suçlu olduğunu mu düşünüyorsunuz?"

"Süleyman Sami'nin eleştirdiği son üç kitap onun yayınevinden çıkmış."

Gülmeye başlıyorum.

"Çok mu komik?" diyor Nevzat.

"Komik," diyorum, "rahmetlinin yerdiği kitaplar, övdüklerinden daha çok satardı."

İki polis şaşkınlıkla birbirlerini süzüyor. Önce Nevzat topluyor kendini.

"Ama," diyor, "yayıncınız cumartesi maktulün evinde tashihçi Salih tarafından görülmüş."

"Ne işi varmış onun, eleştirmenin evinde?" diyorum şaşkınlıkla.

"Süleyman Sami'nin yeni kitabının düzeltmelerini getirmiş. O evdeyken Aytuğ Bey gelmiş. Salih onları baş başa bırakıp çıkmış."

"Bunda yadırganacak bir şey yok, iyi arkadaşlardı. Hem Salih Bey'in düzeltmelerini yaptığı kitap da bizim yayınevinden çıkacaktı."

Bir süre odada kimse konuşmuyor. Sessizliği Başkomiser bozuyor yine:

"Peki Yakup Kıraç'ı tanır mısın?"

"Arkadaşımdır," diyorum. "Türkiye'nin en iyi öykücülerinden biridir."

"Bu sizin iyi öykücü kaç gündür ortalıkta yok."

"Deli doludur Yakup," diyorum arkadaşımı savunmak için. "Canı isteyince kimseye haber vermeden çeker gider."

"Üç gün önce bir panelde Süleyman Sami'yle birbirlerine girmişler."

"Duydum, tatsız bir olay. Ama Yakup Kıraç kimseyi öldüremez."
"Onu bulunca anlayacağız," diyor Nevzat başını sallayarak.

"Süleyman Sami yazarların arasında pek sevilmezmiş," diyerek, bu defa Ali başlıyor sorguya. "Sen de kızar mıydın ona?"

"Önceleri çok kızardım ama sonra yaptığı eleştirinin çoğu zaman haksız, öfke kaynaklı olduğunu anladım. Kendini bitiriyordu zavallı."

"Ama birileri senin gibi düşünmüyor olacak ki, defterini dürmüşler herifin," diyor Ali.

"Neden katilin edebiyatçı olduğunu düşünüyorsunuz? Başka biri, bir hırsız olamaz mı?"

"Evden hiçbir şey çalınmamış. Bir de cinayetten sonra katil, önemli edebiyat dergilerini arayarak, eleştirmeni öldürdüğünü haber vermiş. Kendisini bir edebiyat tutkunu olarak tanıtıp, Süleyman Sami'yi de kitap katili, bir edebiyat bezirganı olarak tanımlamış. Cinayetin gerekçesi olarak da Süleyman Sami'nin edebiyata zarar vermesini göstermiş."

"İlginç," diyorum. "Belki de katil, fanatik bir okurdur. Süleyman Sami, hayran olduğu yazarı eleştirince o da bu cinayeti işlemiştir."

"Haklı olabilirdin ama katili eve Süleyman Sami almış. İnsanlarla arası pek de iyi olmayan eleştirmenin öyle her okuru eve alacağını sanmıyoruz. Katil, eleştirmenin tanıdığı biri olmalı. Cinayet bıçak ya da hançer gibi delici bir aletle işlenmiş. Bunun eleştirmene 25. Sanat Yılı'nda armağan edilen gümüş mektup açacağı olduğunu sanıyoruz. Her zaman masanın üzerinde duran mektup açacağını bulamadık, kanıtı yok etmek isteyen katil almış olmalı."

"Bu telefonlar," diyorum dalgın bir ifadeyle, "hedef şaşırtmak için olamaz mı? Belki katil, cinayeti edebiyatçıların üzerine yıkmak için bu yolu seçmiştir."

"Olabilir ama bu yönde hiçbir kanıt yok elimizde," diyor Nevzat. Sonra kartını uzatarak ekliyor. "Sizden ricam, bir şey öğrenir ya da duyarsanız bize haber vermeniz."

"Merak etmeyin," diyorum, kalkarken, "bir şey öğrenirsem haber veririm."

Eve gelip karımın sorularını usturuplu yanıtlarla geçiştirdikten sonra çalışma odama kapanıp Süleyman Sami'yi kimin öldürmüş olabileceğini düşünmeye başlıyorum. Katilin yazar olması bana zayıf bir olasılıkmış gibi geliyor. Yazarların çoğu ister farkında olsunlar ister olmasınlar ölümsüzlük peşindedirler. Ama bu ölümsüzlüğü işlediği cinayetlerle değil, yazdıklarıyla sağlamaya çalışırlar. Bu nedenle, eğer çok aptal biri değilse hiçbir yazarın, ölümsüzlük düşünü bir eleştirmeni öldürmeye feda edeceğini sanmıyorum. Peki o zaman kim olabilir bu katil? Akrabaları desem, adam zengin değil ki öldüğünde yüklü bir miras bıraksın. Kadın, aşk desem, Süleyman Sami, andropoz sınırını geçeli yıllar oluyor. Politik bir cinayet desem, bütün o solcu söylemine karşın, etliye sütlüye karışmama konusunda nasıl büyük bir beceriye sahip olduğunu herkes bilir. O halde kim, niçin öldürdü bu adamı? Sanki sorumun yanıtıymış gibi peş peşe çalmaya başlıyor telefon.

"Alo buyrun?"

"Alo," diyor neşeli bir ses. "Ben Yakup"

"Yakup... Oğlum nerdesin? Polis seni sorup duruyor."

"Eve gelmişler, duydum. Süleyman Sami yüzünden. Ulan ne cenabet herifmiş. Ölüsü bile rahat bırakmıyor bizi."

"Öyle konuşma, ne de olsa edebiyata katkıda bulunmuş bir adam."

"O herif mi? Güldürme adamı... Sen de bir tuhafsın Herif, hakkında yazmadığını bırakmadı. Neredeyse adamı savunacaksın bana."

"Olan olmuş," diyorum. "Öldü gitti, arkasından konuşmayalım şimdi."

"Niye konuşmayalım? Ölmüş olması onu aklamaz."

"Belki sana kötülüğü dokundu ama..." diyecek oluyorum.

"Bana kötülüğü dokunması önemli değil," diyerek patlıyor." Asıl kötülüğü edebiyata dokundu. Onu pohpohlayanların yapıtlarını göklere çıkarır, kendisine boyun eğmeyenleri yerin dibine sokmaya çalışırdı. Böyle eleştirmenlerin olduğu bir ülkede edebiyat gelişir mi? O bir bezirgandı... Kitap katiliydi."

"O sözleri nereden duydun?" diye soruyorum, kuşkuyla.

"Hangi sözleri?" diyor afallayarak.

"O bir bezirgandı, kitap katiliydi, sözlerini."

"Hatırlamıyorum... Gazetede okumuşumdur herhalde."

Kafam karışıyor, Yakup, eleştirmeni öldürmüş olabilir mi? Dayanamayıp soruyorum.

"Neredesin, söyle de gelip alayım."

"Boşver... İstanbul dışında bir yerdeyim işte."

"Ne zaman ayrıldın İstanbul'dan?"

"Cumartesi gecesi."

Cinayetten sonra diye geçiriyorum aklımdan.

"Orada burada dolaşıp durma," diyorum uyaran bir ses tonuyla. "Yakalayacaklar, başın belaya girecek. Kalk gel, polise teslim ol."

"Gelemem. Burada keyfim yerinde. O herif öldü diye rahatımı bozacak halim yok."

"Anlamıyorsun," diyecek oluyorum.

"Anlıyorum, anlıyorum... bu kadar muhabbet yeter. Hadi eyvallah," diyerek kapatıyor.

O sırada kapı açılıyor, karım içeri giriyor.

"Söylemeyi unuttum," diyor, elindeki dosyayı bana uzatırken, "tashihçi Salih Bey uğradı. Şu müsveddeleri bıraktı. Düzeltmeleri yapmış, üç sayfalık da bir ek yazmış."

Aklım hâlâ Yakup'ta, bir an karımın neden bahsettiğini anlayamıyorum. Bana uzattığı dosyayı alırken algılıyorum her şeyi. Eski romanımın ikinci baskısı için hazırlık yapıyoruz. Dosyayı açıp içindekileri çıkarıyorum. Sayfalarda kırmızı kalemle işaretlenmiş harfler, cümleler görüyorum. Bunlar iyi, güzel de romanın sonuna eklenen "Eleştiri ve Öneriler" başlığı altındaki şu üç sayfa da ne oluyor?

Karım odadan çıkmadan önce, Salih Bey'in bir de ricası olduğunu, düzeltmeleri yaptıktan sonra evine yollamamızı istediğini söylüyor. Tuhaf, hiç böyle istekleri olmazdı, yayınevinden alırdı müsveddeleri.

Karım çıkınca Yakup'un katil olup olamayacağını düşünüyorum bir süre daha. Polisi arasam, hayır bunu Yakup'a yapamam. En iyisi az önceki telefon konuşmasını unutmak. Salih Bey'in düzeltmelerine dönüyorum. Önce, ne yazmış şu adam diye merak ederek 'Eleştiri ve Önerileri' okumaya başlıyorum. Tipleri daha iyi çizmem için birkaç öneride bulunuyor ki hiç de haksız sayılmaz. Kurguyla ilgili de notlar düşmüş. Üzerinde düşünülmeye değer. Ama beni asıl çarpan notlarının sonuna eklediği, iyi romanın, belirsizliğin bilgeliği üzerinde yükseldiğini anlatan paragraf. Bu paragraf, roman tarihinin özeti gibi, öyle derin, öyle anlam yüklü ki, insanı çok güzel bir şiirin karşısındaymış gibi heyecanlandırıyor. Bir yerden çalmış olmalı, diye düşünüyorum. Bu, varsayımım bile şaşkınlığımı, yazıya duyduğum hayranlığımı azaltmıyor. Onunla konuşmak istiyorum. Ve Salih Bey'in evine müsveddeleri kendim götürmeye karar veriyorum.

Ertesi gün Yakup Bodrum'da yakalanıyor. Apar topar İstanbul'a getiriliyor. Yakup cinayet saatinde evde yalnız olduğunu söylüyor ama inanmıyorlar ona. Evini arıyorlar neyse ki mektup açacağını bulamıyorlar. Ama sorgusu sürüyor.

Süleyman Sami'nin toprağa verileceği gün, ben de Salih'in evine gidiyorum. Kurtuluş'ta eski bir apartmanda oturuyor. Beni görünce, yüzü allak bullak oluyor. Ama sonra toparlıyor,

"Müsveddeleri getirdiniz herhalde," diyor, kendinden emin bir tavırla. "Ben de sizi bekliyordum buyrun."

Bu adama ne olmuş böyle diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Duvarları kütüphaneye dönüştürülmüş genişçe odanın ortasında, ahşap masanın önünde duran eski koltuklardan birini işaret ederek,

"Buyrun oturun," diyor masaya otururken, "Notlarımı okuma fırsatı buldunuz mu?"

"Evet, okudum," diyorum, onun otoritesini kabul ettiğime kendim de şaşarak. Bu sahneyi daha öncede yaşadığımı anımsıyorum. İlk romanım çıkmazdan önce Süleyman Sami'ye gitmiştim. Tıpkı Salih Bey gibi üstenci bir tavırla konuşmuştu benimle.

"Bu romanı çıkarmakta acele etmişsin," diyor, sözünü sakınmadan. "Eksikleri var."

"Ama," diye savunmaya geçecek oluyorum.

"Aması maması yok, siz gençler hep böyle yapıyorsunuz," diyor. "Kitabınız çıksın da nasıl çıkarsa çıksın. Ün, şan peşinde koşuyorsunuz..."

Adam düpedüz hakaret ediyor bana. Süleyman Sami'yi de geçti, diye düşünüyorum. Ama asıl yanlışı yapan o, artık ben toy bir yazar değilim.

"Kendinize gelin Salih Bey," diye bağırıyorum. "Siz ne biçim konuşuyorsunuz."

Adam afallıyor, gözbebeklerindeki sert parıltılar yumuşuyor, bir avköpeğinin ölgün bakışlarına dönüşüyor. Artık karşımda bildiğimiz o yorgun, ezik Salih Bey var.

"Bakın," diyorum, biraz sesimi alçaltarak, "siz çok iyi bir tashihçisiniz. Ama bu, bana hakaret etme hakkını vermez size."

Orta yaşlı adam koltuğa çekilip, iyice küçülüyor.

Ona acımaya başlıyorum. Zavallı ağır ağır deliriyor olmalı.

"Ayrıca," diyerek, gönlünü almaya çalışıyorum, "yazdığınız notları da çok iyi bulduğumu belirtmeliyim. Hele o son paragraf... Saptamalarınız için sizi tebrik etmek gerekir."

"O yazıyı ben yazmadım," diyor, utangaç bir tavırla.

"Kim yazdı?"

Gözleri korkuyla odanın giriş kapısına çevriliyor, birinin duymasından çekinirmiş gibi "Salih Sami," diye fısıldıyor.

Salih Sami de kim? Karşımdaki adamın soyadı Barem. Salih Sami nereden çıktı?

"Süleyman Sami mi demek istiyorsunuz?" diyorum.

"Hayır o öldü. Artık Salih Sami var," diye açıklıyor. Ürkek gözleri hala odanın kapısında. Ben de kapıya dönüyorum.

"Onu tanımıyorum," diyorum adamın nereye baktığını anlamaya çalışarak.

"Nasıl tanımazsınız," diye bağırıyor birden.

"Şaşkınlıkla ona dönüyorum. Ezikliğini üzerinden atmış, az önceki acımasız tavrıyla konuşuyor. Adamın çıldırdığını anlıyorum. Ama alttan alırsam, Salih Sami'nin canıma okuyacağını da biliyorum.

"Sesini yükseltme," diye ben de en az onunki kadar güçlü bir sesle bağırıyorum. "Uyduruyorsun. Salih Sami diye biri yok."

Umduğum gibi olmuyor, gözlerindeki öfke yumuşamıyor.

"Cahil," diyor, eliyle arkadaki rafı göstererek. "Bu kitapları kim yazdı sanıyorsun?"

Raflara bakıyorum, Süleyman Sami'nin kitaplarını görüyorum. O anlatmayı sürdürüyor,

"Alttakiler de kitaplaşmamış çalışmalarım. Süleyman Sami kıskandı basılmalarına izin vermedi."

Şaşkınlık içinde susuyorum;

"Hala inanmıyorsan al şuna bak," diyerek masanın çekmecesini açıyor. Dikkatle bakıyorum, çekmeceden aldığı gümüş mektup açacağını bana uzatıyor.

"Bunu bana 25. Sanat Yılı'ında armağan ettiler," diyor.

Önce korkuyla geriliyorum, bir an kaçmayı düşünüyorum. Sonra kendimi toparlayarak,

"Bakabilir miyim şuna?" diyerek ani bir hareketle mektup açacağını kapıyorum. "Yalan söylüyorsun. Bu senin değil Süleyman Sami'nin." Yüzünde beliren şaşkınlığı görür görmez, iyice yükseltiyorum sesimi. "Sen Salih Sami değilsin, sen Salih Barem'sin."

Yeniden tashihçi Salih Bey oluyor karışımdaki adam. Boynunu eğerek, uysal ezik bakışlarla beni süzmeye başlıyor. Ama artık gerilemeye hiç niyetim yok.

"Sen eleştirmen değilsin," diyorum.

"Olabilirdim," diyor titrek bir sesle. "Süleyman Sami engelledi beni. Ona değer verirdim. Her yazdığımı ona götürürdüm. Beğenmez, beni aşağılardı. Senden olsa olsa tashihçi olur derdi."

"Mesleğini küçümseme," diyorum, amacım Salih Sami'nin yeniden ortaya çıkmasına engel olmak. "Tashihçilik de önemli bir iştir."

"Salih Sami öyle demiyor ama."

"Boş ver onu. Yalan söylüyor. Biliyorsun o bir katil. Üstelik suçu da Aytuğ Bey'in üzerine yıkmak istiyor."

"Kötü niyeti yoktu aslında. Süleyman Sami'ye yaptıklarının yanlış olduğunu söylemek istiyordu. Ama tam o sırada Aytuğ Bey geldi. Onun yanında konuşamazdı. Dışarı çıkıp bekledi. Aytuğ Bey gidince yeniden eve girdi. Eleştirmene hatalı olduğunu, insanlara daha özenli davranmasını söyledi. Ama Süleyman Sami bana yaptığı gibi ona da hakaret etti."

Sesinin yükselmeye başladığını hissediyorum Salih Sami yeniden ortaya çıkmak üzere.

"Onu öldürmeye hakkı yoktu," diyorum sertçe.

"Yarın öfkelenip Salih Barem'i de öldürebilir."

Tashihçi yardım dileyen gözlerle bana bakıyor.

"Polisi arayıp onu yakalatalım, tek çare bu," diyorum kesin bir ifadeyle.

"Yapamam," diyor.

"Sen yapmazsan ben yaparım," diyorum. "Telefon nerede."

Usulca, kitaplığın alt rafındaki siyah telefon ahizesini gösteriyor.

Telefona sarılıp Nevzat'ı arıyorum. Hemen geleceklerini söylüyorlar. İkimiz de susmuş onları beklerken sanki hiçbir şey olmamış gibi,

"Biliyor musun," diyor, "çok tashih vardı romanında."


--------------------------------------------------------------------------------

*Yazarın bu öyküsü Agatha'nın Anahtarı kitabından alındı.

Ahmet Ümit'den Öykü

19/10/2006 · Kategori: Oyku

Ahmet Ümit'den Öykü
Bir Akdeniz Düşü
'Çıplak Ayaklıydı Gece' Kitabından

Nasıl oldu da ayrımına varamadım, anlamıyorum. Dal gibi incecik bir kızdı. Nakışlı beresinden taşan sarı saçları omzuna düşer, kumral kirpiklerinin gölgelediği iri gözlerinden hüzünlü bir çekicilik yayılırdı yüzüne. Onu ilk kez okulumuzun ışıklı koridorlarından birinde görmüş ve hemen etkilenmiştim. Güzel olmasına çok güzeldi, ama beni ona çeken yalnızca güzelliği değildi. Onda yıllarca aradığım, yıllarca arayacağım bir şey gizliydi. Önceden ayrımına varamamıştım işte. Ta ki metro istasyonunun üstündeki o kafede, o dingin ırmağa bakan kırık dökük masada karşılaşıncaya, gözlerindeki o tuhaf maviyi görünceye kadar.

Düşte mi yaşıyorduk gerçekte mi? Bilmiyorum. Belki hem düş hem de gerçekti. Öyle hızlı akıyordu ki günler, her şey birbirine karışıyordu. Ayrı ayrı ülkelerden gelmiştik buraya ama topraklarımız komşuydu birbirine. Ege'nin ılık suları, biz karşılaşmadan çok önce ıslatmıştı çıplak ayaklarımızı. Dolaştığımız bu yerler ne Selanik'in makadam köşeli dar yollarıydı, ne de İstanbul'un kömür kokulu sokakları. Uzaklarda bıraktığımız güneşin izlerini boşuna arıyorduk binaların soğuk yüzlerinde.

Metro istasyonunun üstündeki o kafede, o kırık dökük tahta masanın başında onunla karşılaştığımda; hiç şaşırmadım, hiç çekinmedim, gözlerimden hiç çapkınlık parıltısı geçmedi. Oysa çok güzeldi, oysa yıllardır onu arıyordum. Öyle doğaldı ki bakışları, doğduğum küçük kenti, ıssız kış denizimi anımsadım. Sanki güneşli bir serinlikte inmişim kıyısına, ters çevrilmiş mavnalardan birisine sırtımı dayamış, kaybolup gitmişim mavisinde. "Bu nasıl bir renk?" diye sormayın. Tanımlayamam, istesem bile yapamam bunu. Tondan tona değişen, biteviye koyulaşan, biteviye açılan bir mavilik anlatılabilir mi? Belki resmi yapılabilir, onu da ben beceremem.

Yaşadıklarımı, yaşayacaklarımı gözlerindeki o iki damla aydınlığa sığdıran kız, karşımda gülümsüyordu. Ansızın bir sıcaklık doğdu aramızda demeyeceğim, bu zaten vardı. Yüzümüzdeki ışık, konuşmadan anlaşabilmenin mutluluğuydu. Donmuş nehirler boyunca yürüyor, kalın buz tabakalarının altından akan suların fısıltılarını dinliyorduk. Yün eldiveninin altından elinin sıcaklığını hissedebiliyordum. Bakışlarındaki Akdeniz deli ediyordu beni. Hemen, "Aşk" demeyin buna sakın. Aşk tüm güzelliğine karşın insanı sınırlayan bir yan taşır. Bizim yüreklerimizde sınır yoktu. Aşk yaşamı belirleyen çizgilerden yalnızca bir tanesidir. Bizim soluduğumuz ise yaşamın ta kendisiydi.

Ya o da yanlış anlıyorsa? Ya bunu gözü kara bir aşk sanıyorsa? Onda ne aradığımı, ne bulduğumu bilmiyorsa? Anlatmalıydım. Bu onun hakkıydı. Yıllardır onun için yaşamış, onun için dövüşmüş, bir ömrü ona adamıştım. Varsın sormasındı, varsın bilmiş olsundu, yine de anlatmalıydım. Ama nasıl?

Dışarıda mavi bir aydınlık vardı. Karda gezinen ay ışığının gölgesi vuruyordu penceremize. Işıkları söndürülmüş odamızda yan yana uzanmıştık. O bana Ritsos'tan, ben ona Nazım'dan şiirler okuyorduk. Başını göğsüme yaslamıştı. Saçlarından yayılan fulya kokusu bambaşka dünyalara çağırıyordu beni. Onun yanında ışıklar, balonlar, bayraklarla süslenmiş bir gençlik trenine dönüşüyordu zaman; coşku içinde rengarenk akıyordu. Mutluyduk mutlu olmasına ama eksik kalan bir şey vardı. Elle tutamıyor, gözle göremiyordum, bir ses, bir düşünce giriveriyordu aramıza. Bu mavi kar, bu ay ışığı, bu fulya kokusu, bu Ritsos, bu Nazım bir şeyler gizliyordu. O, benim düşüncelerimden habersiz, şiir okumayı sürdürüyordu. Sözcüklere dikkat ettim: Ritsos bana sesleniyordu. Atina'nın kenar mahallesindeki salaş meyhanede yalnızlığı yudumlayan sarhoş, sevinci çalınmış kanlı gözlerini yüzüme dikerek, "Anlat," diyordu. "Anlat," diyordu mavi kar; ay ışığı "Anlat," diyordu.

Bunların hiçbirine şaşırmadım da, o da "Anlat," dedi bana; hem de su katılmamış bir İstanbul Türkçe'siyle. Mucizelere inanmam. Ama mucize değildi ki bu. "Peki," diyerek hepsine, başladım anlatmaya.

O şimdi karşımda oturuyor, odamıza arsızca süzülen ay ışığı yüzünü aydınlatıyordu.

"Che'yi bilirsin," dedim. "Hepimizin yüreğinde bir Che vardır."

Gözbebeklerinin büyüdüğünü fark ettim. Onun gözbebeklerinin içinde, masmavi bir gökyüzünün altında, şeker kamışı, palmiyelerle kaplı bir dağın yamacında Che'yi gördüm. Tüfeği dizlerinin üzerindeydi. Saçları yine gür, sakalları seyrek ve yine çok yakışıklıydı. Neşeyle bir şeyler anlatıyordu çevresini saran arkadaşlarına. Sevinçle gülümsedim, gözlerindeki Che'ye.

"Biliyorum," dedi. Ve Che kayboldu gözlerinde.

"Hepimizde vardır bu. Ayrımında olmasak bile taşırız onu. Belki bizi biz yapan biraz da budur."

Sevindim böyle düşündüğüne, beni anlayacaktı. Anlatmayı sürdürdüm:

"On yıl önce bir bahar akşamıydı. Bir başkadır bizim oraların bahar akşamları. Yaz akşamları böyle değildir; yapış yapış bir sıcak bırakmaz yakanı. Bunalır, eriyip toprağa karışacağını sanırsın. Pamuk işçileri serin olsun diye, geceleri inerlerdi tarlalara. Yine de sıcak, kanlarını çeker, kurumuş bir dala çevirirdi onları. Ben hiç pamuk tarlalarında çalışmadım biliyor musun? Neyse bizim oraların bahar akşamları, bizim oraların yaz akşamlarına pek benzemez. Sesleri, kokuları, renkleriyle başını döndürür, durup dururken sevince boğar insanı. İşte böyle bir akşamdı. Benim gibi genç bir arkadaşımla kaçıyorduk. Kent arkamızda kalmış, bizim kaçışımıza aldırmadan homurdanıp duruyordu. Açık pembe, açık sarı zakkumların arasından geçiyorduk. Portakal bahçelerinin biri bitiyor, biri başlıyordu.

Büyük bir çatışma çıkmıştı kentte. Biz; insanlar, çiçekler, karıncalar, kuşlar, balıklar, yıldızlar öldürülmesin diye sokaklara yazılar yazıyor, duvarlara afişler asıyorduk. Hepimiz gençtik; yaşlı olanlarımız da vardı aramızda, ama hepimiz gençtik. Onlar; insanları, çiçekleri, karıncaları, kuşları, balıkları, yıldızları öldürmek için çıkmışlardı sokağa. Hepsi yaşlıydı; genç olanları da vardı aralarında, ama hepsi yaşlıydı. Ve hepsi silahlıydı. Çeşit çeşit sustalılardan, otomatik tabancalara kadar iyice kuşanmışlardı silahlarını. Bir köşe başında bekliyorlardı bizi. Bekledikleri yerde karşılaştık. Belki daha elverişli bir köşe başı, daha uygun bir zaman bulunabilirdi, ama bu karşılaşma kaçınılmazdı. Çatışma uzun sürdü. Karanlık bir dönemin bitişinden, karanlık bir dönemin başlangıcına kadar...

Yenilmiştik. Yenileceğimiz belli değildi, ama çok da şaşırmadık. Şimdi kaçıyorduk işte. Yakalanmamak için, yeniden dövüşebilmek için kaçıyorduk. Belki de bastığınız bu ham toprak İstanbul'un karanlık, suskun sokaklarıydı. Bırakıp geride karımızı, çocuğumuzu, basılacak evimizi terk ediyorduk. Sıcacık, dost bir evin özlemi en çok böyle zamanlarda çöker insanın içine. Önce ıhlamur kokusu çarptı yüzümüze, sonra deniz. Ihlamur ağaçlarının altında oturup, seyretmeye başladık denizi. Bu ateşi kim yaktı? Bu ekmeği, bu zeytini, bu şarabı kim koydu yanımıza? Bilmiyorum. Bildiğim o ateşin başında oturduğumuz, o şarabı içtiğimizdi. İnsanların, ülkelerin yazgısını konuşuyorduk. Politika genellikle kuru sözcüklerle konuşulur. Bizim sözcüklerimiz ise parmaklarımıza şavkı vuran alevler gibi sıcacıktı.

Arkadaşım güzel konuşurdu, cesurdu, sevimliydi. Kızlar hep ona aşık olurdu. Bir insanın yaşamını belirlemesi için bunlar yeterli mi sence? O da benim gibi yeterince okumamış, düşünmemiş, yaşamamıştı. İkimiz de olayların önünde sürüklenerek gelmiştik buraya. Bıçak bıçağa girdiğimiz bir arbedeydi yaşam. Daha yaşlarımız on beşe değmeden tanışmıştık Siyasi Şube'nin küf kokulu bodrumlarıyla. Bir bir cenazelerini kaldırıyorduk arkadaşlarımızın taş duvarlı serin cami avlularından. Her şey kendimizi adamak içindi. Bu değerlerin dışındaki dünyayı silmiştik defterimizden. Ama kendimizi adadığımız insanlar, o küçümsediğimiz basit dünyayı yaşıyorlardı. Bunca dökülen kanın, bunca çekilen acının ardından, hiç yaşanmamış güzel günlerin geleceğine inanıyorduk. Her gün biraz daha sıkılıyordu yumruklarımız, yüz çizgilerimiz biraz daha derinleşiyordu. Yaşadığımız gün, arkadaşlarımızın uzatıldığı mezarlar kadar soğuktu. Ya gelecek?

Gece basıp gitmek için son hazırlıklarını yapıyordu. Yıldızlar tek tek yitiyordu gökyüzünde. İkimiz de denize bakıyorduk. Gözlerimizde uykunun kırıntısı yoktu. Ağzımızda bir acılık vardı. Şaraptan değil, şarabın uyandırdığı kederden. Güneş henüz doğmamıştı, ama haberci ışıklar doğumu müjdeliyordu çoktan. Habire açılıyordu denizin rengi. Bu rengi tanıyordum ben. Ninem köyde her sabah ezandan önce kalkar, koyunları çobana vermeden sütlerini sağardı. Bakır bakraçta buğusu tüten süte gecenin karanlığı vurur; süt maviye dönüşür, gece açıldıkça sütün rengi de beyazlaşırdı. Deniz de öyleydi işte; durmadan değişecekti, kendi rengini buluncaya kadar.

Hava soğumuş, ateşin uçarı alevleri dinmiş, için için yanan közler ince bir kül tabakasıyla örtülmüştü. Suskunluğu arkadaşım bozdu.

"Şu anda ne isterdim biliyor musun?"

Sesi titriyordu, heyecanlıydı.

Merakla yüzüne baktım. Gözleri, usulca kımıldanan denizdeydi.

"İdeallerimizin gerçekleşmiş halini görebilmek..." dedi, sanki benimle konuşmuyordu da kendi kendine sesli düşünüyordu. "Nasıl ilginç olurdu kim bilir?" Birden gülmeye başladı.

"Amma da saçmaladım değil mi?" diye mırıldandı.

Saçmalamadığını biliyordum, kendisi de biliyordu.

Yeniden dalgınlaştı.

"Fakat öyle bir şey var ki, senin de başına geliyor mu bilmem? Bazen kendimi, kavgaya çok uzak, yabancı birisiymişim gibi hissediyorum. Sanki iki yaşamım varmış gibi. Bir yanda ailem, okul. Öte yanda boykotlar, mitingler, sokak çatışmaları..."

Sustu. Ben yine bir şey söylemedim. Öyle içten konuşuyordu ki. Onu bir takım ahlaki savlarla çürütmeye kalkmak ukalalık olurdu. Üstelik bu duygulara zaman zaman benim de kapıldığım olmuyor değildi.

Gökyüzü "aydınlanmaya başlamıştı. Biraz daha açıldı denizin rengi.

"Ne kadar güzel bir renk değil mi? Sen hiç gözleri bu renk olan bir kızla karşılaştın mı?"

Yanıtımı beklemeden bana döndü. Yüzü dalgınlıktan sıyrılmış, tutkuyla bakıyordu.

"Bak, aklıma ne geldi. Gel bundan sonra, gözleri bu renk olan kızı arayalım seninle. Önce kim bulursa diğerine haber verecek ama, söz mü?"

Öyle inanıyordu ki söylediklerine, onu kıramadım. "Söz," dedim.

Güneş iyice yükselip, deniz o büyülü maviliğini yitirince kalktık kıyıdan. Kısa bir süre sonra da ayrıldık arkadaşımla. Bir daha da haber alamadım ondan."

Anlatacaklarım bitmişti. Mavi gözlü kız, sanki ilk kez görüyormuş gibi ilgiyle bakıyordu yüzüme.

"Arkadaşıma söz vermiştim ama, gerçekte o kızı arayacağımı, bulacağımı hiç düşünmüyordum. Seninle karşılaştığımda anladım ki, ben hep o kızı aramışım."

"Peki, onu bulduğuna inanıyor musun?" diye sordu. Yüzü karanlıkta kalıyor, yalnızca dudaklarını görebiliyordum.

"Buldum," dedim. "Artık eminim, onu buldum." Usulca ayağa kalktı. Ben de kalktım. Sarıldık. Uzanıp alnımdan öptü, ben de onu gözlerinden öptüm.

"Ben gidiyorum," dedi. "Bundan sonra bana ihtiyacın yok."

Kal, demedim, gitmesine engel olmadım. Mantosunu giydi, beresini taktı, botlarını bağladı.

"Hoşça kal," dedi ve gitti.

Üzülmedim desem yalan olur ama peşinden gitmedim. Pencereden bile bakmadım. Çünkü onu artık yitirmemek üzere bulmuştum.

İstanbul'a dönmüştüm; iyiyle kötünün, güzelle çirkinin bir 'arada yaşandığı, kalın surlarından çok karmaşık olaylarıyla ünlü İstanbul'a. Beton yığınlarının arasına sıkışmış dar caddeleri, aceleyle bir yerlere koşuşturan insanları ve solgun gökyüzünün altında her geçen gün biraz daha kirlenen deniziyle İstanbul, bıraktığımdan daha kötüydü.

Denize paralel bir sokakta yürüyorum. Vişne rengi bir BMW durdu önümde. Önce korktum, ama beklediğim gibi çıkmadı. Gülümseyerek genç bir adam indi otomobilden. Ben bu gülüşü, bu yürüyüşü bir yerlerden anımsıyordum. Birden tanıdım onu: Bu yıllar önce ayrıldığım arkadaşımdı. Peki İstanbul'da, bu arabanın içinde ne işi vardı? Birbirimize sarılıncaya kadar hızla geçti bu düşünceler kafamdan.

"Nerelerdesin yahu?" diye sordum ondan önce davranarak.

"Asıl sen nerelerdesin hayırsız," dedi, yapmacık bir sitemle. "Kaç kez sordum babana. Adamcağızı da merak içinde bırakmışsın."

"Buradayım işte. İş güç uğraşıp duruyoruz."

"Bilirim ben senin işlerini, güçlerini," dedi gözlerinde inanmadığını gizlemeyen bir ifadeyle. Sonra koluma girerek beni otomobile sürükledi. "Bak, sana kimi göstereceğim..."

Çaresiz takıldım, peşine. Doğrusu kimi göstereceğini hiç mi hiç merak etmiyordum. Otomobilin ön koltuğunda bir kadının oturduğunu görünce lisedeki kız arkadaşlarımızdan biri olmalı, diye düşündüm. Kızın arkadan açık kumral dalgalı saçlarını görüyordum. Otomobilin kapısını açarken kız bana döndü. Hayır, onu tanımıyordum. Lisedeki kızlardan biri değildi. Ama yüzünde tanıdık bir yan vardı. Arkadaşım bizi tanıştırırken gözlerindeki o tuhaf maviyi fark ettim. Belki gözleri daha iri, kirpikleri daha uzundu, ama renk benim Yunanlınınkiyle aynı maviydi. Şaşkınlıkla kızın yüzüne bakakaldım. Arkadaşım hınzır bir gülümsemeyle beni izliyordu.

Otomobil hızla yol alıyordu. Arkadaşımın dış görünüşü pek değişmemişti. Ne saçları dökülmüş, ne gözlerinin önünde torbacıklar belirmişti. Kendine iyi bakıyordu anlaşılan. Heyecanla görüşmediğimiz zamanlarda ne yaptığını anlatıyordu. Ben bir yandan bakışlarımın ön koltukta oturan kadına kaymasına engel olmaya çalışırken, bir yandan da arkadaşımın söylediklerini dinliyordum. Babası ölünce demir doğrama atölyesini satıp, annesiyle birlikte İstanbul'a, dayısının yanına gelmiş. Beş yıldır Perşembe Pazarı'nda demir ticareti yapıyormuş. İlk yıllar işleri pek iyi gitmemiş, ama yılmamış, sonunda başarmış. Şimdi durumu iyi sayılırmış. Bir de piyasadaki ödeme güçlüğü olmasaymış. Nişanlısıyla sekiz ay önce bir düğünde karşılaşmışlar. Kısa sürede birbirlerine aşık olmuşlar. Sözün burasında dönüp bana göz kırpmayı unutmamıştı. Önümüzdeki sonbahar evleneceklermiş.

Otomobil Boğaz'da bir lokantanın önünde durdu. Deniz kıyısındaki o birbirine benzeyen restoranlardan biriydi bu. Önünden asfalt yol geçiyordu, sonra deniz. Kır çiçekleriyle dolu vazoların süslediği beyaz örtülü masalardan birine oturduk. Balık yedik, rakı içtik, eski günlerimizden söz ettik, bol bol birbirimize gülümsedik. Bir ara arkadaşım deniz kıyısındaki o gecede, yanındakinin ben olduğumu söyledi nişanlısına. Ama bana, "O kızı sen de buldun mu?" diye hiç sormadı. Sonra içkilerimiz bitti, sözlerimizse daha önceden bitmişti. Hesabı o ödedi, kalktık. Ben yürümek istediğimi söyledim. Israr etmediler. Arkadaşım telefon numarasını uzattı.

"Beni ara," dedi.

"Olur," dedim, aldım telefon numarasını. Bunu laf olsun diye söylememiştim. Öyle zor anlarım olmuştu ki onun yardımını seve seve kabul edebilirdim. O, bendeki delifişek gençliğine sarıldı; ben, çok eskilerde kalmış bir arkadaşa.

"Hoşça kal," dediler.

"Yolunuz açık olsun," dedim.

Otomobile binip gittiler. Egzoz dumanı gözlerimi yaktı.
"Biliyor musun?" dedim. "O kızı ben de buldum."


--------------------------------------------------------------------------------

* Bu öykü yazarın Çıplak Ayaklıydı Gece kitabından alındı.

Ayhan Bozfırat - Yeğenler

19/10/2006 · Kategori: Oyku

Ayhan Bozfırat - Yeğenler

Ne güzel günlerdi onlar! Ne tatlı günler. Ne tadına doyum olmayan günler. Ama çok geride kaldı şimdi. Çok geride hem de. Güzel günler ne çabuk geçip gidiyor!.. İnsan dönüp ardına baktığında, onların çok geride kaldığını görüyor yalnız. Ve biliyor ki, bir daha hiç geri dönmeyecek...

Büyükannem, amcamlarda kalırdı. Her ihtiyar gibi, o da çevresinde toplanılsın isterdi. Çevresinde toplanılsın ve eskilerden söz edilsin. Onun için de çevresinde toplanılır, en gereksiz şeylerden söz edilirdi. Ama ne güzel geçerdi zaman... Biz büyükannemin gönlü olsun diye mi toplanırdık amcamlarda, yoksa kendi gönlümüzü eğlendirmek için mi giderdik amcamlar? Orasını bilmiyorum. Hiç kimse de bilmezdi bunu. Bilmenin de bir yararı yoktu zaten. Önemli olan, amcamlarda toplanılması ve dünyanın en güzel, en tadına doyulmaz saatlerinin orada geçmesiydi.

Oldukça büyüktü amcamların evi. Büyükannemin istediği kalabalığı rahatlıkla alabilirdi. Üstelik de biz bize olurduk. Yabancı olmazdı aramızda. Amcalarımın alt katında oturan o ihtiyar adamcağızı saymazsak tabii. O da katılırdı bu toplantılarımıza. Hem de toplantılarımızın en vazgeçilmez kişisi olarak. Onsuz tadı mo olurdu böyle gecelerimizin! Bir makinenin en önemli parçasıydı sanki. O olmazsa makine işleyemez dururdu. Onun için kendisi kalkıp gelmemişse, çağırırdık. Nazlanırdı kimi de. Bilirdi üsteleyeceğimizi de ondan. Biz de üstelerdik nitekim. Yalvarırdık.

Ne gülerdik, aklıma geliyor da şimdi. Ne bol, ne rahat kahkahalar atardık. Bizi en çok güldüren, ihtiyar adamcağızla büyükannemin birbirlerine şaka yollu sataşmalarıydı. Hiç geçinemezlerdi. Çocuklar gibi girerlerdi birbirlerine. Bir çocuğun elinde, topu ya da elması var, o çocuk, o topu ya da elmayı ötekiyle bölüşmedikçe kavga çıkar aralarında. Öteki de ister çünkü. Topu ya da elması olmayanı, annesi pek zor vazgeçirir bu isteğinden. Ama büyüdükçe, eğitile eğitile, böyle yersiz isteklerden vazgeçerler kuşkusuz. Paylarına ne düşüyorsa ona razı olmayı öğrenirler. Büyüdükçe insanlar terbiyelenirler çünkü. Ama çocuklar terbiyesizdirler nede olsa. İhtiyarlarda bu cins çocuk aslına bakılırsa. Ama başka türlü çocuk... Büyükannemle ihtiyar adamcağız çocuklar gibi dalaşırlardı. Biz de katılırdık gülmekten. Ama onlar elma için, top için kavga etmezlerdi elbet, onlar cenneti bölüşemezlerdi aralarında. Şimdi bile gülüyorum aklıma geldikçe... Büyükannem tapulu mülkü sanırdı cenneti. Sokazdı ötekini. Çünkü namaz kılmıyordu ihtiyar. Büyükannem ise tam tersi. Beş vaktin hiçbirini kaçırmazdı. Kınardı ihtiyarı, “Alnı secdeye değmemiştir” derdi. İhtiyar da altta kalmazdı doğrusu. “Dedikoducuların yeri yok cennette. Sen dedikoducu bir kocakarısın” diye suçlardı büyükannemi. Bizim zor tuttuğumuz kahkahalarımız dolduruverirdi odayı. Büyükanneme, “Büyükanne bak ne diyor, ne diyor” derdik onu kışkırtmak için. İhtiyar daha büyükannemin bir şeyler söylemesine fırsat vermeden, “Tabii ya, hanım kızımı çekiştiriyorsun” derdi. “Hanım kızım” dediği yengemdi. Biz yengeme dönerdik hemen, “Yenge” derdik, “bak büyükannem seni çekiştiriyormuş.” Aslında haklıydı ihtiyar. Büyükannem yengemi çekiştirirdi. En çok da yengemi yalancılığıyla suçlar, ona buna söyler dururdu. Gerçekten de yalan söylerdi yengem. Hem de ne olmadık yalanlar.. Kendine en ufak bir yarar sağlamayacak yalanlar. Hiç kimsenin aklına gelmeyecek türden yalanlar. Durup dururken, birinin kızını nişanlar, birinin oğlunu evlendirir, birine piyangodan para çıkartırdı. Neden uydururdu bunları? Belki kendi yaşamında yerine getiremediği değişiklik özlemini, yalan yoluyla başkalarında gerçekleştirmek. Belki de önemli bir haber vermek tutkusu. Herkes sever nedense, önemli bir haber ulaştırmayı. Yengem bunu yalanla yapardı. Biz yavaş yavaş inanmaz olmuştuk yengemin yalanlarına. Büyükannem hiç inanmazdı. Gene de yengemin verdiği ölüm haberlerine –ki, yengem sık sık ihtiyarları öldürürdü- kana kana ağlardı. İhtiyar adam, belki büyükannemin yengemi çekiştirdiğini bilmezdi de, büyükannemi kızdırmak için söylerdi bunları.

Yengem de büyükannemi çekiştirir dururdu. “Evde kolonya bırakmıyor” derdi. Büyükannem kolonyaya çok düşkündü. Mendilinin katları arasına bol bol kolonya döker, kolonyadan sırılsıklam olmuş mendilini, bir sürü ceplerinden birine yerleştirirdi. Ne de çok cebi vardı büyükannemin. Gömleğinde, entarisinde, hırkasında, yeleğinde hep cep vardı. Bana öyle gelirdi ki, bir insanın bir insanın bu kadar çok cebi varsa, o insan hiçbir zaman tam mutsuz olamaz. İhtiyar, “Sen hanım kızımı çekiştiriyorsun” deyince yengem, hem küskün hem de kızgın bakardı büyükanneme. Ne gülerdik Allahım. Yaşlar gelirdi özlerimizden. Annem böğürlerini tutardı.

Ne güzel günlerdi onlar. Ne tatlı günlerdi. Dünya değişti. Çoktan beri değişti. Öylesine bol, öylesine kaygısız kahkahalar atmayalı yıllar var belki. Neler yetmezdi bizi güldürmeye! Ufacık bir yanlış davranış bile... Bir gün ihtiyar su istedi amcamın kızından. Kızcağız da suyu ona getireceğine, yanlışlıkla büyükanneme uzattı bardağı. Büyükannem de suyu kendi istemişçesine rahat rahat içti. Biz öylece durmuş sonunda kopacak fırtınayı bekliyorduk. İhtiyar, nasıl da sesini çıkarmadan seyrediyordu büyükannemi. Büyükannem suyu içip bitirdikten sonra, amcamın kızına, “doymadım kızım bir bardak daha getir” dedi. Nasıl koyverdik kahkahaları! Büyükannem ilkin bir şey anlamamış, şaşkın şaşkın çevresine bakıyordu. Sonra anladı yaptığı yanlışlığı, “doğru ya” dedi, “suyu isteyen ben değildim ki.” Öylesine güldük ki, taa arka odadan amcamın oğlu bile sesimizi duyup geldi. Seslerimiz ona kadar gitmesin dite alçak sesle gülmeye özellikle dikkat ederdik. Amcamın oğlu Hukuk Fakültesi’nde öğrenciydi. Arka odada ders çalışırdı. Derslerini mi çalışırdı, yoksa başka kitaplar mı okurdu bilemem. Yanımıza gelmezdi hiç. Kitap doluydu odası. Tıklım tıklım kitap. Dünyadaki her şeyden o sorumluymuş gibi bir hali vardı. Amcamın düşünceli düşünceli parmağında yüzüğünü çevirmesinden, o sorumluydu. Yengemin yüzüne vaktinden önce yerleşmiş kırışıklıklardan, o sorumluydu. Büyükannemin kabul edilmeyen dualarından, o sorumluydu. İhtiyar adamın yaşama olan burukluğundan, o sorumluydu. Bizim, kahkahalarımızı artırmak için en sudan bahaneler yaratma çabamızdan, o sorumluydu... Aramıza katılmazdı hiç. Hepimiz saygı duyardık ona. Bizim gülmelerimize, eğlencelerimize hiç katılmıyor diye, ben gene de acırdım amcamın oğluna. Bir sürü kitap vardı odasında. Hep kitap okurdu.

O kitaplarına gömülmüş okurken, biz burada ne keyifli, ne eğlenceli saatler geçirirdik. Dedim ya, en ufak bir yanlışlık bizi güldürmeye yeterdi. Çok iyi anımsıyorum, hâlâ bugünmüş gibi aklımdadır. Bir yanlışlık gene: Büyükannemi aylarca hem üzen, hem de utandıran bir yanlışlık. Ama bizim gözlerimizden yaş getiren bir yanlışlık. Bir gün, kendisini dinlemiyor diye çatan ihtiyara, “kulağım sende” diyeceğine “gözüm sende” demişti büyükannem. Bunun üstüne biz öyle bir güldük ki, sokaktan geçenler bile duymuşlardır. Amcamım oğlu bile dayanamayıp geldi odasından. Büyükannem günlerce yüzüne bakamadı ihtiyarın. Oysa, ‘gözüm sende’ demiş ne olacak, ‘gönlüm sende’ demiş ne olacak. İkisinin de kırış kırıştı yüzü. İkisi de gönül işlerinin yalnız sözünü edip, bu gibi işleri hoş görmediklerini, ayıpladıklarını belirtirlerdi hep. Ama büyükannem utandı işte. Aylarca sözünü etti bunun. Annem kaç kez, “üzülme, bir yanlışlık olduğu besbelli” demek gereğini duydu.

Hiç unutmam o günlerdeki gülmelerimizi. Ne gülerdik Allahım. Kahkahalarımız öte mahalleden duyulurdu belki de, yazın pencereler açık olduğunda. Amcamın oğlu bile çıkar gelirdi odasından kimi kez. Ama gülmezdi o. Bizim katıla katıla güldüğümüz şeylerin hiçbirine gülmezdi. Gülmezdi de kızardı. Kızgınlık olurdu bakışlarında. Kızardı bize. Ve bir de, başka bir şey!.. Aşağılamak mı? Aşağılar mıydı bizi? Hayır, hayır! Aşağılamazdı anımsadığımca. Aşağılamazdı da, acırdı. Acıma vardı bakışlarında. Şimdi anlıyorum: Evet, acırdı. Hepimize acırdı.


Ayhan Bozfırat (Ayhan Köksal), 1932’de İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra aynı fakültede Ceza ve Ceza Usul Hukuk Kürsüsü asistanı olarak çalıştı. Bir süre Paris’te bulundu. Paris dönüşü üniversitedeki görevinden ayrılarak avukatlığa başladı. Sanat hayatına Paris günlerinde başlayan Ayhan Bozfırat 30 Aralık 1981 tarihinde öldü. 

Dördüncü Sevgiliyi Ararken/ Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956)

19/10/2006 · Kategori: Oyku

Dördüncü Sevgiliyi Ararken/ Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956)

-Üç tane sevgilim var, dedi. Birincisi on dört yaşında, siyah önlüklü, kısa çoraplı, kumral saçlı, iri ela gözlü, saz benizli, ipincecik bir mektepli kızdır. Haftada iki gün, pazartesi ve perşembe akşamları, saat üç buçukta, Maçka'daki Taşlık'ta buluşuruz. Uysal ve sessiz mizacı gibi, solgun yüzüne uygun ağlamaklı sesi de gevezeliğe hiç müsait değildir. Ben de onun yanında, susmayı konuşmaya tercih ettiğim için, orta malı olmuş kelimelere emanet edemediğimiz samimi, saf ve kırışıksız hislerimizi muhabbetli bakışlarla, veciz tebessümlerle, öpücüklerle ifade etmeye alıştık Küçük ve bence mukaddes başını göğsüme yasladığı ve günahkâr elim kadife yumuşaklığında olan saçlarında gezindiği zaman, dünyanın döndüğünü, yaşımın yirmi sekiz olduğunu, günün birinde öleceğimi unutacak kadar kendimden geçerim. Zaten beni ona bağlayan şey de bu hasletidir Beni realiteden uzaklaştırmak. Kimin nesi olduğunu, Beşiktaş'ın hangi sokağında hangi numaralı evinde oturduğunu bilmiyorum. Bildiğim şey adının Nükhet olduğu ve beni sevdiğidir. On dört yaşındaki bir kız tarafından sevilmenin insanı ne kadar dinlendirdiğini bana sorun... Onun, bana aşıladığı saffet sayesindedir ki hadisata ve eşyaya her gün tazelenen bir hayretle bakabiliyorum.
İkinci sevgilim bir daktilodur. Onun geceler hazinesi koyu siyah, kesik saçları, mehtaplı kuyular gibi esrarlı ve güzel sözleri, kendiliğinden esmer ve son derece tatlı teni kadar canlılığı, konuşması ve kaydıhayat şartıyla benimsediği neşesi de hoşuma gider. Parmaklarının daktilo makinesindeki gündelik talimlerde mütevellit hassasiyeti, kan gibi, vücudunun her tarafında -kulaklarında, burnunda, dudaklarında, boynunda, göğsünde, kalçalarında, bacaklarında... ilah...- kendini gösterir. Sabahları işime giderken tramvayda ekseriya beraberiz. Diyebilirim ki tramvayda herkes onu dinler, çünkü öyle pervasız, tatlı sürükleyici bir anlatışı vardır. Ama nelerden de bahsetmez, bankadaki arkadaşlarından, şefin kel kafasından, kendisine kur yapmak isteyen budalalardan, komşuların radyosundan, sinemadan, balodan, tuvaletten... ne bileyim daha bir sürü şeyden... Bu çeneyle at başı giden keskin bir zekâsı da var. Değil yalnız aklınızdan geçeni, aklınızdan geçirmek istediğinizi bile çakacak kabiliyettedir. Hele giyinmekte bitirmiştir. Az ve ucuz şeylerle kendini öyle bir süslemesini bilir ki! Ve müsaadenizle giydiğini yakıştırır da! Onu kolunuza takıp istediğiniz sosyeteye girebilir ve ''nişanlım!'' yahut ''karım!'' diye takdim edebilirsiniz. Sizi mahçup etmeyeceğine söz veririm. Onunla aramızda, platonik aşkla alakası olmayan, güneş gibi ısıtıcı, bahar gibi coşturucu bir sevgi var. İkimiz de realistiz. Bu hararetin ve bu coşkunluğun devam edip etmeyeceğini bilmediğimiz için, nişanlanma ve evlenme gibi tatsız şeylerle birbirimizin keyfini kaçırmıyoruz. Taşa taş, çiçeğe çiçek, kâğıda kâğıt ve insana insan muamelesi yapmasını ondan öğrendim, beni realite ile ve onun kanunlarıyla karşı karşıya koyan ilk mahluk Şevkiye'dir. Cumartesi ve pazarları öğleden sonra ister bir sinemada, ister Beyoğlu'nun tenha pastanelerinden birinde olsun, onunla beraber geçirdiğim saatler, dedikodularıyla, şakalarıyla, muziplikleriyle, kahkahalarıyla beni dünyanın en tasasız, en nikbin, en bahtiyar adamı yapar.
Üçüncü sevgilime gelince; o, bir dul kadındır. İkinci kocasından üç ay evvel ayrıldı. Beş yaşında bir kız çocuğu var. Açık kumral saçlarıyla muayyen bir rengi olmayıp mevsimine, gününe, saatine, anına göre değiştiği halde, daima tehlikeli cazibeler yatağı müstesna gözleriyle, her cins kadehe değmiş, etli, şimşekli ve alev lezzetli dudaklarıyla, çocukları, baştan çıkaracak ve ihtiyarları çıldırtacak kadar tahrik edici, göz karartıcı, harikulade vücuduyla o, aşkın potasında pişmiş nadide bir macundur. Bu fizik imtiyazlarının yanında onlardan aşağı kalmayan kafa ve ruh zenginlikleri de yabana atılamaycak kadar çoktur. Liseyi bitirdikten sonra üniversiteye devam edememişse de -böyle güzel bir kızın derhal kapılacağı kolayca tahmin edilebilir- kitaplarla alakasını kesmemiş, kendi kendine edebiyat ve felsefe kültürünü arttırmış, birinci kocasıyla Paris'e gittiğinde yarım yamalak Fransızcasını da ilerletmiş... Konuşmasını, oturmasını, yürümesini, sade ve zarif giyinmesini, etrafındakileri incitmeden idare etmesini bilen zeki ve aynı zamanda iyi kalbli...
Onu bir düğünde tanıdım. Bir Fransız romancısı üzerinde birleşen hayranlığımız, benim o akşamki müstesna cerbezem bizi birbirimize yaklaştırmakta gecikmedi. Bir hafta sonra, Pangaltı'daki garsoniyerime geldi. Süheyla gibi adım başında rastlanmaz bir güzeli kollarında sıkabilmek her babayiğidin kârı değildir. Yakışıklı, hiç değilse zengin olmadığım halde, böyle bir devlet kuşunun nasıl olup da başıma konduğuna hayret etmiyorum desem yalan söylemiş olurum.
Şimdi hayatımı bu üç kadın paylaşmaktadır. Kıskanılacak bir adam olduğunu söylemeyin, çünkü bu vaziyet beni memnun edeceğine bilakis üzüyor ve yoruyor. İstiyorum ki Nükhet'in saffetini ve masumiyetini, Şevkiye'nin canlılığını ve neşesini, Süheyla'nın olgunluğunu bir tek kadında birleşmiş bulayım; zira kendimi bölmekten usandım. İstiyorum ki tasımı ç ayrı çeşmeye tutacağıma bir tek çeşmeye tutayım da bütün susuzluklarımı birden gidereyim! Sizin anlayacağınız, şimdi dördüncü ve asıl sevgilimi arıyorum. Her genç kıza, her kadına alıcı gözüyle bakmam bundandır. Aradığımı bulabilecek miyim? Yaşım henüz otuzu geçmediği için, dördüncü sevgilimi bulmaktan ümit kesmeyebilirim, değil mi?
(Cumhuriyet, 30 Temmuz 1939)

« Önceki :: Sonraki »