''Dilim Çığlık, Islık Dili Olsaymış Keşke…''Metin AYDIN
18/9/2008 · Kategori: Gezi- Festival- Senlik
| |
''Dilim Çığlık, Islık Dili Olsaymış Keşke…''
MARDİN- Sevgili Latife Tekin'in, Ayşe Arman'la yaptığı çok ses getiren röportajına, olumlu- olumsuz bir dolu tepki geldi. Doğru söylemek gerekirse, bu tepkilerin dayandığı maddi zemin olanca kavi ve sürekli istismar edilmiş olması hasebiyle de,"manipülasyona" açık bir aralıkta seyrediyordu. Ancak statükodan taraf aydın ve siyasetçilerin pekala işine de gelen/gelmiş şu arı kovanı gibi meselelerimize yeni bir ufuk kazandırdığı da aşikardı Latife Hanımın söyledikleri. Ayşe Arman röportajına gelen tepkiler için,"Neler düşünüp hissetti?" Latife Tekin ve "Bu röportajda eksik yada havada kalmış ifadeler söz konusu muydu?" *** Teşekkür ederim Metin, tepkileri okurken Salinger'in o harika romanı Gönülçelen'i anımsadım doğrusunu istersen, roman, şu sözlerle bitiyor, 'Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.' Ayşe Arman, bir yıl önce, Muinar'ın yayımlandığı günlerde yaptığım söyleşilerden yola çıkarak bana sorular yöneltti, uzunca bir söyleşiydi, o soruyu da sordu evet, neden Kürt hareketinin içinde aktif olarak yer almadığımı, annem Kürt olduğu halde neden sesimi yükseltmediğimi… Söyleşinin ikinci bölümünde bazı kısaltmalar yapılmış, havada kalmış ifadeler var röportajda, kimlik üzerinden politika yapmak ve aşk hakkında konuştuklarımız uzun olduğu gerekçesiyle kesilmiş, Ayşe Arman, bunu bana telefon ederek bildirdi, yapacak bir şey yoktu artık, gazete baskıya girmek üzereydi… Benimle yapılmış daha ilk söyleşilerde dile getirdiğim şeyler bunlar, kurduğum yazı dilinin müziği, annemin dilinin müziği, onun Kürtçe'si kulağımda bir sızının müziğine dönüşmüş zamanla, duyuyorum o dili, ritmi var, ama sözcükleri yok… Kürtlerle akrabalığım dağlara bakıp derinden bir ahh ediş, iç çekiş akrabalığı, bu akrabalığın benim için, şurası diyebileceğim bir ülkesi yok, politik sözcüklerle ifade edilebilir bir düşüncesi yok, annemin kokusuyla zihnimde parlayan belli belirsiz bir coğrafyası var sadece… Sizler için, bu bizim yurdumuz, toprağımız deyip tutunabileceğiniz bir yer, bir yeryüzü parçası var, ama annem anlamadığım bir dilde sayıklayarak dünyada yersiz yurtsuz bırakmış beni, sizin sahip olduğunuz şeyden mahrum kaldığımı söylemek istiyorum, annemin yitirmiş olduğu o ülke benim için yakalanmaz bir çocukluk anısı; Kürt politik hareketiyle doğrudan ilişkilenmemi gerektirecek, elle tutulabilir bir gerçekliği yok, nasıl bir romancı olduğumu anlatmak istemiyorum şimdi, ben olmayan bir yerden yazmaya başladım, olmayan bir yerden başlayan bir hayat hikayesi kurdum kendime ve olmayan bir yerden konuştuğumu hissederek kurdum cümlelerimi, kaçınılmaz olarak kimliklerin yok edilmesi gerektiğine dair bir duygu tortulaştı içimde. | |
05.02.2008 |
Yazar Latife TEKİN: Dilim çığlık, ıslık dili olsaymış keşke…
Kürt bulut hareketinin taa içinde olmak isterim, Kürt yağmur hareketinin, Kürt gün batımının, Dicle kanyonun, Kürt yıldızlara bakarak damlarda uyumanın mutluluğuna erişmek isterim…
Sevgili Latife Tekin'in, sitemizde de yayınladığımız Ayşe Arman'la yaptığı çok ses getiren röportajına, olumlu- olumsuz bir dolu tepki geldi. Doğru söylemek gerekirse, bu tepkilerin dayandığı maddi zemin olanca kavi ve sürekli istismar edilmiş olması hasebiyle de,"manipülasyona" açık bir aralıkta seyrediyordu. Ancak statükodan taraf aydın ve siyasetçilerin pekala işine de gelen/gelmiş şu arı kovanı gibi meselelerimize yeni bir ufuk kazandırdığı da aşikardı Latife Hanımın söyledikleri. Ayşe Arman röportajına gelen tepkiler için,"Neler düşünüp hissetti?" Latife Tekin ve "Bu röportajda eksik yada havada kalmış ifadeler söz konusu muydu?"
Bu iki yazılı soruyla kapısını çaldık bizde. Sağ olsun kırmadılar, bizim için Nobel'i fazlasıyla hakketmiş bu güzel aydın insan. Yazar ve okurlarımızdan gelen eleştirileri bir bütün olarak yanıtlayıp göndermiş ve "Bu yaz hep birlikte Gümüşlükte buluşuruz belki…" teklifinde bulunmuş... Bu ince davet için, "Neden olmasın" deyip teşekkürlerimizi iletiyoruz. Yazar ve okurlarımıza da iyi okumalar diliyoruz.
(Yeniperspektif Röportaj – Metin Aydın)
Teşekkür ederim Metin, tepkileri okurken Salinger'in o harika romanı Gönülçelen'i anımsadım doğrusunu istersen, roman, şu sözlerle bitiyor, 'Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.' Ayşe Arman, bir yıl önce, Muinar'ın yayımlandığı günlerde yaptığım söyleşilerden yola çıkarak bana sorular yöneltti, uzunca bir söyleşiydi, o soruyu da sordu evet, neden Kürt hareketinin içinde aktif olarak yer almadığımı, annem Kürt olduğu halde neden sesimi yükseltmediğimi… Söyleşinin ikinci bölümünde bazı kısaltmalar yapılmış, havada kalmış ifadeler var röportajda, kimlik üzerinden politika yapmak ve aşk hakkında konuştuklarımız uzun olduğu gerekçesiyle kesilmiş, Ayşe Arman, bunu bana telefon ederek bildirdi, yapacak bir şey yoktu artık, gazete baskıya girmek üzereydi…
Ben politik bir yazar olduğumu, politik romanlar yazdığımı düşünüyorum, ilk kitabım Sevgili Arsız ölüm, 1983 yılında basıldı, anneme adadığım bu romanın arka kapak yazısından bir alıntı yapmak istiyorum izninle… ' Annemin yüreği yaralı, garip bir kadın olduğunu kim söyledi bana şimdi unuttum, okuyup yazar, dikiş diker, iğne yapar, Kürtçe ve Arapça bilirdi, köye gelen çingenelere adını duymadığım yerleri, insanları sorardı. Onun geçmişini aranıp durması çocukluğuma bulaşan ilk acıydı…' Yirmi beş yıl önce, ilk kez okur karşısına çıkan genç bir yazar olarak Kürtçe'yi selamlamışım, şimdi gurur hoşluğuyla anımsıyorum bunu, İdeefixe okurlarına önerdiğim, 'Kürt Edebiyatına giriş için on temel eser, Ayşe Arman'la yaptığımız söyleşiden önceydi, Yeniperspektif yazarlarının ve okurlarının bilmesini isterim, ben bu çeşit soruşturmaları pek yanıtlamıyorum, önerilen kitaplara göz atarken, Kürt Edebiyatının yokluğu dikkatimi çekti, Türk yazarlarının seçip önerdiği kitaplar değerli yazarların kitaplarıydı kuşkusuz ama bizim edebiyatçılarımızın Kürt edebiyatı diye bir şeyin varlığından bihaber olduklarını şaşkınlıkla fark ettim…
Pelin Özer'in yazdığı Latife Tekin Kitabı'nda annemle nasıl kırık, kederli bir ilişkim olduğunu anlattım, annem ilk gençlik yıllarında ailesini kaybetmiş, ve konuşmaya konuşmaya dilini unutmaya başlamıştı neredeyse, köyümüzden birkaç köy uzakta, Adı Sığgın olan bir köyde Kürt aileler yaşıyordu o yıllarda, oralara nasıl geldiklerini merak edip düşünecek yaşlarda değildim, annem Kürtçe konuşmaya susadıkça biz o köyün yolunu tutardık, Sose Hala, Rızgo Emmi, Kürt Hüseyin, hâlâ o köydeler… Annem Sığgın'da, anlamadığım bir dilde konuşan garip bir kadın olup çıkıyordu işte, tanınmaz, bilinmez bir varlığa dönüşüyordu, yabancılıyordum annemin havasını, ürkütücü bir durumdu benim için, annemin dilini öğrenemedim ne yazık ki, babamın diliyle yazdım romanlarımı, Ayşe Arman'a, 'Annem Kürt'tü ama babam da Türk'tü, eve dair anılarımızı bölemeyiz…' derken, o uzak zamanı düşünüyordum, yaşadıklarımdan bana kalan şey bölünemez ışıksı duygular… Babamın diliyle yazdığım halde ben kendimi pek öyle Türk de hissetmem açıkçası, bilinmeyen bir sayıklama ülkesinde doğmuşum gibi aidiyet duygum zayıftır…
Benimle yapılmış daha ilk söyleşilerde dile getirdiğim şeyler bunlar, kurduğum yazı dilinin müziği, annemin dilinin müziği, onun Kürtçe'si kulağımda bir sızının müziğine dönüşmüş zamanla, duyuyorum o dili, ritmi var, ama sözcükleri yok… Kürtlerle akrabalığım dağlara bakıp derinden bir ahh ediş, iç çekiş akrabalığı, bu akrabalığın benim için, şurası diyebileceğim bir ülkesi yok, politik sözcüklerle ifade edilebilir bir düşüncesi yok, annemin kokusuyla zihnimde parlayan belli belirsiz bir coğrafyası var sadece…
Sizler için, bu bizim yurdumuz, toprağımız deyip tutunabileceğiniz bir yer, bir yeryüzü parçası var, ama annem anlamadığım bir dilde sayıklayarak dünyada yersiz yurtsuz bırakmış beni, sizin sahip olduğunuz şeyden mahrum kaldığımı söylemek istiyorum, annemin yitirmiş olduğu o ülke benim için yakalanmaz bir çocukluk anısı; Kürt politik hareketiyle doğrudan ilişkilenmemi gerektirecek, elle tutulabilir bir gerçekliği yok, nasıl bir romancı olduğumu anlatmak istemiyorum şimdi, ben olmayan bir yerden yazmaya başladım, olmayan bir yerden başlayan bir hayat hikayesi kurdum kendime ve olmayan bir yerden konuştuğumu hissederek kurdum cümlelerimi, kaçınılmaz olarak kimliklerin yok edilmesi gerektiğine dair bir duygu tortulaştı içimde.
Kendimi özgürleşme mücadelesi veren insanların yanında hissediyorum, elbette, savaşkan insanların kimliklerinden kurtulmak isteyeceklerine dair çocuksu bir ümitle dolu olduğum için böyledir bu… Sevgili Mehmet Atlı, 'Yanında olmakla, yanında olduğunu hissetmek aynı şey mi?' diye soruyor haklı olarak, bence bir politik hareketin içinde değilseniz, düpedüz dışındasınız demektir, o zaman da ancak işte bir sempati dili kurabilirsiniz, sempatizan denen insanların dilinin de, nerede durduğunu söyleyen bir dil olması gerekir, bu benim insanların hayatlarına, hayat hikayelerine duyduğum saygıyla ilgili bir hassasiyet, böylesi hassasiyetler de durduk yerde oluşmaz insanda, yıllar önce, daha genç bir yazarken, hapis arkadaşlarımın kız kardeşleri, anneleriyle Metris'in, Sağmalcıların kapısına giderdim, içerden haber yollarlardı bana, 'Bizim hikayemizi yazmasın diye, çünkü onlar kendi hikayelerini kendileri yazacaklar, olması gereken de budur, hikaye sevgisi, hikaye terbiyesi olmalıdır bir yazarda, başkalarının hikayesini çalmak aklımdan geçmez, bunun nasıl bir terbiye olduğunu anlatmam uzun sürer şimdi, meyve hırsızlamak gibi başkalarının hikayesi de çalınabilir, anlardım ne demek istediklerini, ben hikayeleri dalında olgunlaşmış sahipsiz meyvelere benzetiyorum, kime kısmet olacağı bilinmez hikayelerin yani, söyleyeceğim şey tuhaf gelebilir belki ama, politik mücadelelerin de zamanla birer hikayeye dönüştüğünü, dönüşeceğini düşünebiliriz, bunu böyle hissedip bir duyarlılık, farkındalık oluşturmuşsanız koparmak istemezsiniz o meyveyi, sahibine bırakırsınız…
Bence insan ancak iyileştirebileceği acılar konusunda konuştuğunda inandırıcı olabilen bir varlık, sızısını çekmediği bir acının bilgisine eremiyor, eğer erebiliyor olsaydı, barış ve mutluluk içinde yaşıyor olurduk şimdi dünyada, onca söz havaya savrulup gitmezdi…
Sizin bir ülkeniz var, savaşır devlet de kurabilirsiniz tabii ki, ama ben devletlerin olmadığı bir dünyada yaşamak istiyorum, ne mutlu varlığınıza, sizler bir hareketi yükseltecek kadar çoksunuz… Şu tren metaforu tatsız bir metafor bence de, Ayşe Arman'la konuşurken nasılsa aklıma geldi birden, Orhan Pamuk böyle bir şey söylemişti, yazarlar trenlere atlamalı mıdır, trenlerden inmeli midir, hayat boyu tartışsak içinden çıkamayız sanırım, eleştirileri okurken anladım ki, sizlerin aşağı atılmayacağınız bir treniniz varmış, hiç düşünmeden topunuzu birden sevenleri treninize alıp kucaklayabilir, bağrınıza basıp ağırlayabilirsiniz, böyle bir politik lüksünüz var, bu lüksün de keyfini çıkarmanızı isterim, hakkınızdır öyle ya, sizin üstünüzden başkaları çıkarırken… Ama ben bazı Türkleri ve bazı Kürtleri sevebilirim ancak, ne Türk milletini, ne Kürt milletini topluca sevmek yok kaderimde…
Söz uzuyor gördüğün gibi Metin, sorunu kısaca yanıtlamak isterdim, ama ne yapalım ki, söz dediğin uzar böyle, sözün doğasında vardır uzamak, şu son zamanlarda sık sık düşünüyorum bunu, söze karşı bir şey yapılabilir mi acaba, siz yurdu olanlar, ve benim gibi kendini yersiz yurtsuz hissedenler, hep birlikte fazlasıyla söze boğulduk sanki, sanmıyorum ama söze karşı duran bir politik hareket yükselir mi ki…
İlk gençliğimden bu yana, doğada kendiliğinden var olan her şeye karşı içimde bir sıcaklık, insanın yaptığı her şeye karşı da büyük bir soğukluk, inançsızlık, kuşku var, insanın yapıp yarattığı şey dil bile olsa böyle bu, durup gökyüzüne bakıyorum, özgürlük sözcüğünün ferahlatıcı, mutlu bir sözcük olduğu kesin ama, nasıl bir özgürlük istediğimiz, özgürlük diye haykırırken ne demek istediğimiz konusunda tam olarak anlaşabilmiş değiliz… Romanlarımı yada geçmişte yaptığım söyleşileri okumuş olanlar, ta başından beri dile karşı konuştuğumu bilirler, Diyarbakır'da beş altı yıl önce yaptığım konuşmanın başlığı, 'Yoksulluk ve Masumiyet'ti, Dil ve masumiyet.. Demiştim ki, Ana dilinizde konuşup yazmak için savaş verirken masumiyetinizi de yitirebilirsiniz!.. Aradan onca zaman geçmiş olmasına karşın, salonda nasıl bir sessizlik oluştuğunu unutmuş değilim, buz gibi bir sessizlik, nefret dolu bakışlar… Özgürlük için ayaklanan Kürtler, neden iki adım ötelerindeki Ermenistan'ın Metsamor nükleer santralına karşı seslerini yükseltmiyorlar peki? Ege'de balıklar öldüğünde, ormanlar yanıp kavrulduğunda neden susuyorlar, susmuyorlarsa bile neden ben sustukları duygusuna kapılıyorum? Ben sesimi sizlerin sesine katamamış olabilirim, ama sizlerin benim sesimin ne bağırdığına karşı bir duyarlılığız var mı ki, ya da ne ölçüde var? Ben dünyanın canlı olduğunu, -gerçekten canlı olduğunu! soluk alıp verdiğini düşünüyorum, bombalar patladığında sadece insanlar ölüyor diye üzülmüyorum, dağlar can çekişiyor, kayalar, ovalar inliyor diye de üzülüyorum, ve ancak işte eko anarşistlere, eko feministlere kendimi yakın hissediyorum, sizin coğrafyanızdan böyle bir Kürt hareketi fışkırırsa hiç düşünmeden, yanında değil, taa içinde yer alabileceğimi söylemek isterim… Dünyaya böyle bir bakışım var, canlı cansız ayrımı yapmadan dünyanın yanında saf tutmamız gerektiğini düşünüyorum…
Eylülde Diyarbakır'a gelirken uçağın penceresinden yaşadığınız toprakları seyrettim, öyle ışıklı, öyle ırmaklı, yeşil görünüyordu ki… Kürt bulut hareketinin taa içinde olmak isterim, Kürt yağmur hareketinin, Kürt gün batımının, Dicle kanyonun, Kürt yıldızlara bakarak damlarda uyumanın mutluluğuna erişmek isterim… Geri dönüp geçmişe baktığımda, yirmili yaşlarımdan bu yana, -tatsız ama kullanışlı bir metafor yine de - birer birer bütün trenlerden aşağı atlamış olduğumu görüyorum, benim yolculuğum hiç kimse olmaya doğru sürüp giden bir yolculuk; vahşi doğanın ortasında, kimliksiz bir yabani kesilip öyle yaşamak isteyen bir insanın yolculuğu, ne Kürtçe, ne Türkçe, ne İngilizce, ne Arapça, ne de… ne de Masaice filan bilmek istemezdim, dilim çığlık, ıslık dili olsaymış keşke…
Şu örtünme meselesine gelirsek, insan dokumacılığı öğrenmeden önce başına ne sarıyordu diye sorsam, başını örten Müslüman kadınlarla alay mı etmiş olurum sence?
Düşüncelerimizin on binlerce yıl önceye süzülmesinin, binlerce yıl sonraya uçmasının bir sakıncası var mı? Düşünceler uçup savrulmaz mı zaten, kim kavrayabilmiş düşünce rüzgârını… Telefonda bana izlediğini söylediğin şu Türban konusunun tartışıldığı, Tarafsız Bölge programından dönerken, İstanbul Bodrum uçağında, başımı cama yaslayıp şöyle hislendim, 'Dünya dediğimiz yer, belki de bir uzay meyvesidir, yani üstünde gezinip de toprağına bastığımızı düşündüğümüz yer, bir uzay meyvesinin çekirdeğidir belki de, biz o meyvenin etini kemirip çürüten kurtçuklarız…' Öyle olmadığını kim söyleyebilir ki...
Şu ün konusunda da birkaç cümle kurmak zorunda hissediyorum kendimi, ünlü şahsiyetler majör konularda laf ettiklerinde öznedirler, hakkında konuştukları insanlar da nesne… 'Kürtlere ayıp etmiş olurdum derken, böyle bir şey söylemek istiyordum yani, adam gibi bir yazar, kendisine uzatılan mikrofonlardan orta yere seslenirken, yıllar yıllar boyunca mücadele vermiş bir halkı dekor haline getirip getirmediğini düşünmelidir, söylediğim gibi medya aracılığıyla konuşuyorsak ünlü kişi öznedir, o ünlü kişi de bunun böyle olduğunu pekâla bilir…
Çığlık çığlığa Kürtlere destek veren aydınlarımızın göçük altında kalan Kürt yada Türk işçiler, alınıp satılan Kürt yada Türk, Rus kadınlar hakkında susup durmaları ne tuhaftır, yani bu ünlü varlıklar, ateşi harlanmış fırınlara atılarak hayatı yok edilen insanlara neden hepimizin işitebileceği bir seslenişle destek vermiyorlar? Sokak çocuklarından, katı atık işçilerinden, karanlık caddelerde bıçaklanan travestilerden altın cümlelerini neden esirgiyorlar, farkında mısın bilmiyorum ama ısrarla esirgiyorlar!
Salinger'ın dediği gibi, ne söylesem bir şeylerin eksikliğini hissedip herkesi özlemeye başlayacağım, sorduğun sorulardan epeyce uzaklaştım, yüz yüze konuşmak varken… Veda etmek zor geliyor şimdi, olumlu, olumsuz düşüncelerini, eleştirilerini yazan tüm arkadaşlara sevgilerimi gönderiyorum, bu yaz hep birlikte Gümüşlükte buluşuruz belki, Yeniperspektif yazarlarını, okurlarını kardeşlikle selamlıyorum, Latife Tekin.
www.yeniperspektif.com
METİN AYDIN


