13 12 2010

DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk WikiLeaks belgelerini yorum

DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk WikiLeaks belgelerini yorumladı:

ABD meğer dost değilmiş

Belgelere baktığımızda ABD’nin Türkiye’deki iktidarın amacını çok iyi bildiği anlaşılıyor. Bu iktidarın Türkiye’ye zarar verdiğini, yolsuzluk yapıldığını da görüyor. Buna rağmen bu iktidarı destekliyor. İmralı’daki cezası müebbede çevrilmiş idam mahkûmu hâlâ ögütü yönetiyor. Silah bırakma çağrısı yapan seçilmiş Osman Baydemir’i azarlıyor. Öte yandan İslamcı iktidarın radikal tavırları giderek devlet hayatına intikal ediyor. Bu ikisi Türkiye için büyük tehdittir.

SÖYLEŞİ LEYLA TAVŞANOĞLU

DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk, AKP hükümetinin Türkiyeyi bölünme ve şeriat tehdidi kıskacına soktuğunu söylüyor. WikiLeaks belgelerinden ABDnin de hükümetin niyetlerini bire bir bildiğini ama hâlâ desteklemeye devam ettiğinin anlaşıldığını vurgulayarak, Dost bildiğimiz ABD meğer dostumuz değilmiş demeye getiriyor.

- Başbakan Erdoğan WikiLeaks belgelerinde İsviçre bankalarında sekiz ayrı hesabı olduğu iddialarının sızması üzerine çok sinirlendi. Sorumlular hakkında hukuki işlem yapılacağını söyledi. Bu iddiaları Ankarada görev yapan Amerikalı diplomatlar yazdığına göre, bunlara karşı ne gibi hukuki işlem yapılabilir?

H.C.- Bu yayımlanan belgeler bir devletin arşivinin erken açılması. Yani ABD arşivinden bir parsel. Başbakan bu gizli belgelerin açıklanmasından rahatsız olabilir. Ne var ki bu belgelerde dava açılacak kişi belli değil. Ayrıca Başbakanın hukuken dava açma hakkına sahip olmadığı bellidir. Bir de benim kaynaklarıma göre, hedefteki ABDnin eski büyükelçisi Edelman hâlâ Washingtonda Türkiyeyle ilgili hâlâ faal bir memurdur. Bu yüzden siyasi nedenlerle dava açamaz. Bunu yapmaktan çekinir. Bu belgeleri saklamakla görevli olan ABD devletidir. Bunların sızmasından sorumlu olan da yine ABD devletidir. Uluslararası anlaşmalar gereği devletler birbirine muhataptır. Edelmanın hizmet kusuru varsa onu kendi devleti cezalandırır. Başbakanın hukuki bir hakkı yok.

- Bu belgeler sızdığında ilgili başka ülkeler fazla bir tepki göstermezken bizim hükümet sizce neden kıyameti koparıyor?

H.C.- Bence kuşkuları bundan sonra açıklanacak olan belgelerle ilgili. Bu belgeleri savuştururlar da, bundan sonra ne çıkacağını bilmiyorlar. Tekrar ediyorum. Bu belgelerin muhafazasından sorumlu olan ABD devletidir. Bilerek ya da ihmal yoluyla bu belgelerin yayımlanmasına izin veren ABD kusurludur. Ama bu kusurdan ötürü dava açmak için hukuki bir mesnet yok. Bu siyasi bir kusur.

İstihbarat servisleri savaşı

- Kasıt varsa acaba ABD dünyaya, Ben artık politikalarımı değiştiriyorum mesajı mı vermek istedi?

H.C.- ABDnin mesaj vermek için bu kadar çetrefilli yollara sapmasına ihtiyacı yok. Başka yolla da mesajlar verebilirdi. Dışişleri bakanları arasındaki görüşmeler, diplomatik yollarla bunu söyleyebilirdi. Bu çok karışık bir iş. Esas önemlisi, bu sızıntının ABDnin bir zaafını ortaya koyması. Yani ABDnin arşiv bilgilerini koruyamama kusuru olduğu ortaya çıkıyor. Bu sızıntının arkasında kim olabilir, diye düşündüğüm zaman İsrail de olabilir, başka ülkeler de olabilir ihtimali aklıma geliyor. Yani yabancı bir istihbarat ağının parmağı olmadan bu belgeler yayımlanamaz. Onlara bu belgeleri veren ABD dışında bir başka güç var. Bakın İkiz Kuleleri ABD mi mahvetti? Birileri bunu yaptı. ABD de hâlâ onu arıyor. Bence İkiz Kulelerin tahribi hadisesi bundan daha vahimdir ve bir devlet zaafıdır.

- Sizce ABD neden döne döne bu zafiyeti gösteriyor?

H.C.- Zaaf gösteriyor çünkü büyük devlet. Üstün gücün de üstün güçlü rakipleri oluyor. İkiz Kulelere saldırı filozofça yapılmış bir hadisedir. Sadece kolay bir siyasi hadise değil. Yüzyıllardır görülmemiş bir olaydı. Bir daha da görüleceğini sanmıyorum.

- Bu belgelerin sızdırılması da çok önemli bir olay değil mi?

H.C.- Bu belgeleri sızdıranlar daha neler sızdıracaklar, bilmiyoruz. Fotoğraf tamamlandığı zaman daha doğru teşhis konabilir. Şu anda bir başka devletin istihbarat servisinin burada parmağı olduğu anlaşılıyor.

- İşin ilginç yanı ABDden belgeleri yalanladığı duyulmadı...

H.C.- Bu da belgelerin doğru olduğunu kanıtlıyor. Belgelere baktığınızda ABDnin Türkiyede bugünkü iktidarın içeriğini ve amacını çok iyi bildiği anlaşılıyor. Bu iktidarın Türkiyeye zarar verdiğini de görüyor. Yolsuzluk yapıldığını da biliyor. Buna rağmen bu iktidarı destekliyor.

Bu nedenle de ABDnin dostane olmayan bir tavır içinde Türkiyeye siyaset götürdüğü ortaya çıkıyor. Kendi çıkarları doğrultusunda bu hükümeti kullanıyor. Ortadoğu projelerinde ayak yapıyor. Bu da ABDye hiç yakışmıyor. Türkiyeyle dostluk ilişkileri kurmuş ABDnin bu hükümeti bizim teşhis ettiğimiz gibi bilgi ve belge açısından bildiği ortaya çıkıyor.

Buna rağmen Türkiyeye sıkıntı veren bir büyük devletin varlığı söz konusu. Biz ABDyi Truman doktrini, NATO, Marshall yardımıyla hatırlıyoruz. Bize yardımcı olan dost bir devlet olarak biliyoruz. ABDnin bu bilgiler ve belgelere, Türkiyenin çıkarlarına rağmen bu hükümeti desteklemesini Türk halkı zaman içinde olumsuz değerlendirecektir.

- Bundan sonra Türk-ABD ilişkilerinin alacağı yönü tahmin edebiliyor musunuz?

H.C.- Eskisi gibi olmaz. Artık ABDnin Türkiyenin iç işlerine karışmadığına inanmakta zorluğumuz olur. İkincisi de ABD dostluğunun bir dostluk değil tek taraflı bir menfaat ilişkisi olduğu izlenimi edinilir. Bundan sonraki hükümetler ABDyle ilişkilerinde, görüşmelerinde çok farklı bir dikkat göstereceklerdir. Hatta buna AKP dahildir. Çünkü onların da ABDyi dost bilip yaptıkları bazı görüşmelerini, şikâyetlerini ifşa ettikleri ortaya çıkıyor.

Başbakan mevlit okur gibi konuşuyor

- Görünürde Tayyip Erdoğana tamamıyla biat etmiş olan bakanların, danışmanların anlaşıldığı kadarıyla Erdoğanın arkasından ABDli diplomatlara çok ciddi şikâyetlerde bulunmalarını nasıl karşıladınız?

H.C.- Devlet adamlığına yakışmaz. Osmanlının son döneminde hem bürokratlar hem de siyasetçiler yabancı devletlerle çeşitli ilişkiler kurdular. Osmanlının çöküş nedenlerinden birisi de budur. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında hangi sadrazamın ya da hangi nazırın hangi devlet için çalıştığını herkes biliyordu. Babıâlideki kavganın bir kısmı bu büyük devletler arasındaki tartışmalar gibi geçiyordu. Birinci Dünya Savaşına gişimizde bile bu ilişkilerin rolü vardır. O nedenle de bu Türkiye için hayırlı bir iş değil. Gerçekten üzüldüm. Bugün Türkiyeyi ABDye şikâyet eden, yarın Rusyaya, Fransaya da eder.

Üstelik kendi bakanlarını, milletvekillerini çekiştiren siyasileri AKP hükümeti barındırmakta güçlük çekecektir. Önümüzde seçimler var.

- Alınan duyumlara göre Kılıçdaroğlu döneminden önce pek çok AKPlinin Washingtonda, Brükselde CHPyi MHPyi çekiştirmeleri ve sadece AKPnin Türkiye için siyaset ürettiğini söylemelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

H.C.- İktidar için muhalefet partisi ya da partileri aleyhine konuşmak olağan karşılanabilir. Çünkü bunu ülke içinde de yapıyorlar. Ama kendi bakanlarını çekiştirmelerini anlamak mümkün değil. Bir Dışişleri Bakanı hakkında bizim kullanmadığımız sıfatları kullandıkları anlaşılıyor. Bir Cumhurbaşkanını bu kadar tehlikeli buluyorsa, onu orada tutmamak için gayret göstermesi gerekiyor. Biz de Cumhurbaşkanını çok eleştiriyoruz ama hakkında o kelimeyi kullanmıyoruz. Dolayısıyla AKP içinde iktidar kavgasının ötesinde başka bir şey olduğu anlaşılıyor.

- Bu başka unsur ne olabilir?

H.C.- Bugüne kadar AKP içinde derinlemesine giden, Milli Görüş hareketinden başlayan siyasi ve düşünsel ikiliklerin hâlâ var olduğunu gösteriyor. Milli Görüş gömleğini çıkarmayanların da hâlâ AKPde görev almaya devam ettikleri anlaşılıyor. Aslında bu söylenenler beni şaşırtmadı. Ama bunların bir yabancı devletin diplomatlarına iletilmiş olmasından üzüntü duydum.

- Bu gibi olaylar açık açık da yapıldı. Birkaç yıl önce Washingtondaki bir toplantıda Erdoğanın danışmanları Cüneyd Zapsu ve Şaban Dişli, Başbakan hakkında, Onu delikten aşağı süpürmeyin. Kullanın demediler mi?

H.C.- ABDlilerin de bu sözleri dinledikleri anlaşılıyor. Burada bir noktaya değinmek istiyorum. Bu belgeleri Türk siyasi hayatının tümünü kaplar halde kullanmamız yanlıştır. Ama hükümet sürekli bunu gündeme getiriyor.

- Acaba hükümet yeniden kendileri için mağduriyet mi yaratmaya çalışıyor?

H.C.- Hayır. Bu belgelerdeki iddiaların, özellikle yolsuzluklarla ilgili olanların ispat edilemeyeceğini düşünüyor. İspat edilirse başka bir gündem yaratacaktır. Ama bugün için bu iddiaların yalan olduğunu şiddetle söylüyorlar.

Hatta son zamanlarda Başbakan, yine iki taraftaki cama bakarak, müthiş teatral bir edayla Mevlüt okur gibi konuşmaya başladı. Bazen içeriki odadan televizyonun sesini duyduğumda birisinin Mevlüt okuduğunu sanıyorum.

- 12 Eylül referandumundan sonra AKPye göre ileri demokratik bir rejime sahip olduk. Bu ileri demokratik rejim adına Başbakanı protesto etmek isteyen öğrenciler polisten bir güzel dayak, biber gazı yedi. Hastanelik oldu. Hatta bir kız öğrenci yediği tekmelerden karnındaki bebeği düşürdü. Böylece ileri demokrasiye mi geçmiş olduk?

H.C.- Öğrenciler aleni işkence gördüler. Ama bu olayı değerlendirmeden önce Türkiyenin tümüne bakmak gerekiyor. Sayın Demirel de bir beyanatında ifade etmiş. Türkiye, ileri demokrasiyi bırakın, bir geri demokrasi bile olmaktan çıkıyor. Bizim geleceğe dönük kuşkularımız giderek artıyor. Bakın Türkiyede iki büyük tehdit var.

Birincisi Güneydoğuda ve bazı başka bölgelerimizde bir terör örgütünün tek taraflı ilan ettiği mütareke. Yani devletin terörle mücadelede bir kazanımı söz konusu değil. Terör örgütünün insaf duygusu içinde Türk hükümetini bağışladığı bir süreç yaşıyoruz. Epeyce yüksek oy alarak seçilen belediye başkanlarımız var. Bunlardan birisi de Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir. Silahlı eylemin süresi bitmiştirdiyor. Bu önemli bir kanaat önderinin çağdaş, doğru, hukuk içi bir tespitidir. İç barış için de bir ümittir.

Öte yanda terör örgütünü bunca yıl yönetmiş, silah zoruyla bölgeler kurmuş, askerlerimizi, insanlarımızı katletmiş, İmralıdaki kimlik var. Aslında idam mahkûmu da mahkûmiyeti müebbede çevrilmiş. O hâlâ örgütün lideri olma iddiasıyla Osman Baydemiri azarlıyor, küfrediyor. Büyük işlere o karışmasın. Silahlı eylemin bittiğini nereden çıkarıyor?diyor. Silahlı eylemin devam edeceği sinyalini veriyor ve hâlâ silahı Türk hükümetinin karşısında bir müzakere aracı olarak kullanıyor. Bu akıllara durgunluk verecek bir hadisedir.

Devlet eli silahlı teröristi muhatap alıyor

- İyi de, bir hükümlü bu tür konuşmaları nasıl yapar ve nasıl hapisten dışarı mesajlar gönderebilir?

H.C.- Bunları bir tarafa bırakıyorum. Bu iki kişi arasındaki görüş ayrılığı Türkiyenin geleceğini ilgilendiriyor. Ne yazık ki Türk hükümeti de Osman Baydemirle değil, silahlı eylemin devam etmesi gerektiğini savunan İmralıdaki Abdullah Öcalanla müzakere halinde. Onun fikirlerini değerli buluyor ve muhatap alıyor.

- En son MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Öcalanla konuşmadı mı?

H.C.- Ne acıdır ki evet. Bu, iki açıdan kamuoyunun dikkatinden kaçtı. Birinci açıdan, sivil yönetimlerin başında bulunan, vaktiyle teröre destek olduğu varsayılan siyasetçilerin bir bölümü Türkiyede demokratik uzlaşma arıyor. Ama onlarla müzakere eden yok. Onların büyük kısmı bugün tutuklu.

Bunların silahlı eylem söylemleri olmadığı halde Türk hükümeti bunlara hasmane davranıyor. Öte yandan Türkiyedeki terörün lideriyle hükümet müzakere halinde. Hükümeti tehdit de ediyor. Buna karşılık, seçimle gelmiş olan tarafla hükümet barış aramıyor. Hükümet teröre boyun eğer ve terör başının şartlarını kabul ederse Türkiye uzlaşmış olmaz; Türkiye yenilmiş olur. Türkiyeye yazıktır. Böyle bir idare olabilir mi? Osman Baydemir ve arkadaşları muhatap alınmaz da Öcalanla müzakere edilirse Türkiyede iç barış sağlanmaz. Öcalan giderek artan taleplerde bulunacaktır. En önemlisi de onun tutukluluk halinin kalkmasıdır. Bugün Türkiyenin, Öcalanın tahliyesine tahammülü olamaz. Bu hükümet terörü çözmenin metodolojisini, muhatap alacağı tarafı bilmiyor. Yaptığı müzakere metoduyla da teröristlerin silahlı eyleme devam hakkını tanımış oluyor. Bu Türkiye için büyük bir tehdit.

Öte tarafta Türkiye için ikinci tehdit bu iktidar partisi, bu hükümettir. Bunların İslamcı ve radikal tavırlarının devlet hayatına intikali giderek artıyor. En son YÖK Başkanının bir tezkereyle üniversitelerde türban meselesini çözdüğü iddiası var.

PORTRE

HÜSAMETTİN CİNDORUK

 

Yükseköğrenimini AÜ Hukuk Fakültesi’nde bitirdi. 1955 yılından itibaren avukatlık yaptı. Yassıada duruşmalarında Adnan Menderes ve DP yöneticilerinin üç avukatından birisi ve en genciydi. Siyasi yaşamını Adalet Partisi, Demokratik Parti, Büyük Türkiye Partisi ve Doğru Yol Partisi’nde (DYP) sürdürdü. 1985’teki büyük kongrede DYP Genel Başkanlığı’na seçildi. Genel başkanlığı, siyasi yasağı kaldırılan Süleyman Demirel’e bıraktıktan sonra 1991-95 arası TBMM Başkanlığı’na seçildi. Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümü üzerine 17 Nisan -16 Mayıs 1993’te Cumhurbaşkanlığı’na vekâlet etti. Demirel’in cumhurbaşkanı olmasıyla DYP Genel Başkanlığı’na adaylığını koydu. Seçilemeyince bir grup arkadaşıyla DYP’den ayrılıp DTP’yi kurdu. DTP 28 Şubat sürecinde kurulan Mesut Yılmaz başkanlığındaki hükümete girdi. Cindoruk, DTP 1999 seçimlerinde Meclis’e giremeyince genel başkanlıktan istifa etti.

Din devlet hizmetlerine, uygarlığa müdahale etmeye başlarsa büyük tehlikedir

- Peki, ya Başbakanın imam hatip liselerine düzdüğü övgüleri ve o konu üzerinden de kendisi için mağduriyet yaratma çabasını nasıl karşıladınız?

H.C.- Çok ciddi bir durum. Onun dışında Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlunun görevini bırakması var. Ayrıca belgelerde de ortaya çıktığı gibi Türkiyeyi İslamcı bir cumhuriyete doğru götürme gayretlerinin ABD gibi bir devlet tarafından da bilindiği, hatta biraz da korunduğu ya da tanzim edildiği ortaya çıkıyor. Kısacası Türkiyede dini ağırlıkların arttığı, din esasına dayalı kararların çoğaldığı bir dönem yaşıyoruz. Sayın Cumhurbaşkanının her gittiği yerde söylediklerini alt alta koyar, kendi eşleri arasındaki tartışmaların bile öncü gazetelerde yer aldığını dikkate alırsanız neler olduğunu görürsünüz. Daha üzüntü verici bir taraf Başbakanın bunları tekzip etmeyişi, parti politikası niteliğinde olduğunu sık sık tekrar edişi dikkate alınırsa Türkiyede laiklik tarifinin değiştirilmek istendiği anlaşılıyor.

- İnancı gibi yaşama hakkı kavramını mı kastediyorsunuz?

H.C.- 1995te anayasa değişikliği yaparken Başbakan ve arkadaşlarının o zamanki partisi (RP) anayasa değişikliği yapılırken 24. maddedeki laiklik tarifinde bir cümlede ısrar ettiler. O da inancı gibi yaşama hakkının eklenmesiydi. Basit gözüken masum bir tabir gibi gelebilir. Ama inancı gibi yaşama hakkının içinde ikili hukuk, ikili mahkeme, bir kısım şeriat hükümlerinin hayata geçirilmesi var. O zaman parlamentodaki bütün partiler, RP hariç, bunu reddettik. 24. madde bugünkü şekliyle kaldı. Anaokullarında dahi din dersi verilmesi gibi talepleri var. Bütün bunları yapmak için şimdi kimlikler, kişilikler, cemaatler ve bir siyasi parti sıra bekliyor. Özetle, bugün Türkiyede bu iki tehlike bir arada var. Yani bölücülük ve dincilik.

- İyi de, bugüne kadar ülkede dinle ilgili kim ne yasak yaşadı? Bu insanlar daha ne istiyor?

H.C.- Bakın Türkiyede 95 bin cami var. Bunların çoğu son 60 yılda yapıldı. Müezzininden imamına kadar din görevlilerinin sayısı 120 bin. Hepsinin maaşını da devlet ödüyor. Cuma günleri ve bayram namazlarında camiler dolup taşıyor.

Dinle ilgili hiç kimseye baskı yapılmıyor. Ama öte yandan bir siyasi parti başbakan, cumhurbaşkanı ve hükümet dini devlet işlerinde istismar ediyor. Bu konu bir devlet için çok önemlidir. Belli bir aşamada Türkiyeye İslam Cumhuriyeti adını dayatacaklar. Bizim dinle en ufak bir ihtilafımız olmadığı gibi ben dahil pek çok devlet adamımız dini bütün insanlardır. Biz, Yeni Osmanlılık adı altında Türkiye Cumhuriyetinin aydınlanma sürecinin bitirilmesinden korkuyoruz. Din devlet hizmetlerine, uygarlığa müdahale etmeye başlarsa bu büyük tehlikedir. Bu Cumhuriyetin kıymetini bilip yaşamalıyız. Biz Cumhuriyeti seviyoruz ve sıkıntıya düşeceğinden korkuyoruz.

Şerif Mardin kardeşim mahalle baskısıdiyor. Hayır, bu hükümet, iktidar baskısı. Bunun daha koyulaşmasını engellememiz gerekiyor. O nedenle ben önümüzdeki genel seçimi çok önemsiyorum. Bir de 2012’de cumhurbaşkanlığı seçimi var. Bu cumhuriyetin büyük ölçüde Çankayada ve başbakanlık binasında elden gittiğini görüyorum. Cumhuriyetler veya devletler kolay kurulmazlar. Ama kolay yıkılırlar. Bir anda dağılan Yugoslavya örneğini aklınızdan çıkarmayın.

O nedenle bu seçimlerde Türk seçmeni AKPnin tek başına iktidar olmasını önlemek zorundadır. Ayrıca öyle bir dönem gelir ki birtakım dernekler, cemaatler AKPyi de Başbakanı da aşar. Siz bu geriye dönüşü durdurmazsanız öyle bir an gelir ki iktidarınızı, başbakanlığınızı kaybedersiniz. Yarın cumhurbaşkanlığı seçiminde birbirinize de girersiniz.

AKP YENİDEN SEÇİLİRSE

KAOS OLUR

- Giderek yayılan hükümete karşı protestoları nasıl değerlendiriyorsunuz?

H.C.- En büyük tehlike halkın sokağa inmesidir. Bizim başımızdan geçti. İki darbenin temelinde de bu var. Sokakta iktidarlar değişti. O nedenle AKP önümüzdeki seçimlerde de iktidar olursa ülkeyi ancak kaosa götürür. Ama buna karşılık birbirini tamamlayan partilerin kurduğu hükümetler ortaya çıkarsa, Türkiye bu istikrarsızlık dönemini aşar.

Türkiye bir patlama noktasında. Siz hem ileri demokrasi diyeceksiniz hem de başta Silivri olmak üzere cezaevlerinde Türkiyenin en seçkin insanlarını tutacaksınız. Size kimse inanmaz. Nitekim Batı inanmıyor. AB ilerleme rapolarında bunlar yazılı. Ayrıca ekonomik kalkınma bir ülkeyi demokratik yapmaz. Öyle olsa Çin çoktan demokrat bir ülke haline gelirdi. Ekonomik kalkınma demokrasi için ancak sonuç olabilir. Bu hükümet Anayasa Mahkemesini, HSYKyi sıkıntıya sokmasaydı, ülkeyi geriye götürmeseydi Türkiye bugün dünyada sayılı demokrat, kalkınmış devletlerden birisi olurdu.

10
0
0
Yorum Yaz