FES'TEN ŞİRİNCE'YE / AYŞE EMEL MESCİ
17/7/2006 · Kategori: Koseyazisi
Ankara Devlet Tiyatrosu'nun 'Antigone'si 20 Temmuz'da Efes Antik Tiyatro'da
Efes'ten Şirince'ye...
Antik kent alanı içinde tiyatronun yerini gözlemleyince, bir kez daha inanıyorum: Bu sanatın en önemli işlevlerinden biri 'kent ruhu'ndaki kesintileri olabildiğince engellemek, her çağda kent kültürünün oluşturucu öğelerinden biri olmayı sürdürmektir. Çağdaş insanı antik kentle tiyatro bağlamında buluşturan festivaller bu anlamda da önem taşıyor.
Ege'de ışık, toprak ve hava, bitki örtüsüyle bütünleşip, başka yerde rastlanması olanaksız bir atmosfer yaratır. Kâh zeytin yeşilinin, kâh kurumuş ot ve sıcak sarısının, kâh devedikenini süsleyen eflatunun öne çıktığı renk paletinde beyaz ve mavinin ağırlığı ise hiç eksilmez. Beyaz ile mavi; mermerin veya kirecin, denizin veya gökyüzünün, yani insan yapısının ve onu çevreleyen doğal, kozmik gizemin renkleridir.
Efes: Kent kültürü
Sarının yeşili henüz kovalayamadığı ilkbahar havasının hoşluğu içinde, her köşesinden sanat fışkıran bir yaşam biçiminin zamana meydan okuyan dilsiz mermer tanıkları, antik yolu adımlayan 21. yüzyıl kalabalığını hüzünlü gözlerle izliyorlar sanki. Bu mekân bize ait değil, hâlâ onların, bunu duyumsuyorum; sanki bir sınırı aşıp bize ait olmayan bir dünyaya, antik tarihin günümüz içindeki topraklarına ayak basmışım gibi geliyor bana, Ege'nin o özgün atmosferi bile kendini aşan farklı bir anlam yükleniyor burada, içimde bir zaman sarmalı açılıyor, nefesim kesilecek gibi oluyor.
Devlet Tiyatroları'nda uzun zamandır birlikte çalıştığım dostum dekoratör Murat Gülmez ve Cumhuriyet Kitap Kulübü'nden arkadaşım Nafiye Mutlu ile birlikte Efes antik kentindeyiz. Bu yıl Ankara Devlet Tiyatrosu'nda sahneye koyduğum 'Antigone' ( Sofokles ), uluslararası tiyatro festivali kapsamında 20 Temmuz tarihinde Efes antik tiyatroda sergileneceği için bir ön keşif gezisi yapıyoruz.
Efes tarihinin en çarpıcı yanlarından birini bugün artık orada bulunmayan bir unsur oluşturuyor kanımca: Deniz. Evet, kurulduğunda bir liman kenti olan Efes'in yer aldığı körfez, mitolojik nehir Meandros'un (Menderes) taşıdığı alüvyonlarla yavaş yavaş dolunca Efes'in de denizle bağı kopuyor. Sabahattin Ali 'Çirkince' adlı öyküsünde dünden bugüne bir gerilemenin öyküsünü şu sözlerle anlatıyor: ''Yelkenleri pırıl pırıl gemilerle dolu limanı şehre bağlayan iki yanı heykelli, geniş Arkadya caddesi, şimdi bütün ovayı kaplayan bataklığın iki adam boyundaki sazları arasına dalıp kayboluyordu.''
Antik tiyatroda gezinir, o muhteşem akustiğini denerken bir yandan da düşünüyorum: Acaba 'Antigone' antikçağda burada nasıl oynandı? Giderek denizden uzaklaşan, uzaklaştıkça ticari ve mali gücünü yitiren, belki de yoksullaşan bir kentte oynandıysa eğer, insanlar Oidipus'un ailesini, yani Thebai'yi kuran Kadmos oğullarını mahveden tanrıların laneti ile kendi yazgıları arasında bir bağ kurdular mı? Teiresias'ın antik kent yıkılışlarının hepsi için geçerli olabilecek kehanetlerini, Yuhanna'nın Vahiyi'ndeki tınıları çağrıştıran bir kıyamet havası içeren o eşsiz şiiri nasıl yorumladılar?
Eskiden kentler yıkıldıklarında fiziksel varlıklarıyla da birlikte yok olurlar veya en azından terk edilirlermiş. Bugün belki yıkılmıyorlar, ama kent kültürü denen ve uzamın var edilmesinde maddi altyapıdan ve fiziksel unsurlardan da önemli olan hayat tarzı, deyim yerindeyse 'kent ruhu' günümüzde de kesintiye uğrayabiliyor. Antik kent alanı içinde tiyatronun yerini gözlemleyince, bir kez daha inanıyorum: Bu sanatın en önemli işlevlerinden biri 'kent ruhu' ndaki kesintileri olabildiğince engellemek, her çağda kent kültürünün oluşturucu öğelerinden biri olmayı sürdürmektir. Çağdaş insanı antik kentle tiyatro bağlamında buluşturan festivaller bu anlamda da önem taşıyor.
Sabahattin Ali'nin izinde
Efes'in ardından, sanki Sabahattin Ali'nin 'Çirkince' öyküsündeki güzergâhını izliyormuşuz gibi, Yedi Uyuyanlar (Eshab-ı Kehf) mağarasını ziyaret ediyor, oradan da Meryem Ana'nın Evi 'ne geçiyoruz. Hıristiyanlar, Müslümanlar, farklı dinlerden, farklı kültürlerden insanlar kendi kimlikleriyle bir arada. Ege atmosferini oluşturan sihrin bir parçası da bu bağdaştırmacı, senkretist yapı, diye düşünüyorum. Kybele ile Artemis'in, yani eski Anadolu uygarlıkları ile İyon uygarlığının ortaklığından; ''Aydın'ın Türk köylülerini, Sakızlı Rum gemicileri, Yahudi esnafları'' birleştiren Şeyh Bedreddin halifesi Börklüce Mustafa 'nın isyanına kadar, binlerce yıl boyunca bir ortak yaşam, bir bireşim alanı olmuştur Batı Anadolu. Ama buranın da savaşları vardır, kaleleri vardır, Ayasluk'ları vardır; burada da hayatın karşısına ölümü dikenler vardır. Ayasluk veya Ayasluğ, Ayios Logos'un Türkçede bozulmuş halidir. Yunancada ''Aziz Söz, Kelam'' manasına gelen bu ismin kaynağı, kabrinin Selçuk'ta (Ayasluğ) olduğuna inanılan Aziz Yuhanna 'dır. Yuhanna'nın Kitabı, 'Önce söz (logos) vardı'' diye başlar. İzmir'den Efes'e gidenleri tüm heybetiyle süzen Selçuk Kalesi ise ''milletlerin ve mezheplerin kanunlarını iptal etmek'' yönünde tarihin yazdığı en dokunaklı halk hareketlerinden biri olan Börklüce Mustafa isyanı için sözün bittiği yerdir: ''Ayasluğ şehrinde pazar kurdular. / Yine kimin dostlar / yine kimin boynun vurdular?''
Keşif ekibi olarak gezimizi yine Sabahattin Ali'nin izinde tamamlıyoruz: Son durak Şirince. İnsanıyla, doğasıyla, şarabıyla, havasıyla, adı gibi şirin bir yerleşim gerçekten. Ama nüfus mübadelesinin uğradığı her yer gibi burada da insanın içini burkan bir şeyler var, sanki yaşanmış acıların tortusu sinmiş toprağa, evlere. Sabahattin Ali öyküsünde, 'Çirkince' den 'Şirince' ye giden süreci anlatırken, aslında bu topraklardaki kardeşçe yaşama özleminin karşısına dikilen engelleri, ortak yaşamın parçalanışını da vurguluyor.
Antigone, Sabahattin Ali, Nâzım Hikmet , Börklüce Mustafa; hepsi iç içe geçiyor, Söz oluyor kalemin ucunda, sonra Söz Bedreddin oluyor, Mehmet Akan oluyor bir temmuz sıcağında...
Cumhuriyet 17.07.2006

