25 07 2011

Günlükten

Havva Sena Yaman: Bizde Bir Çocuk Edebiyatı Var mı?

Bizde Bir Çocuk Edebiyatı Var mı?

Havva Sena Yaman, Yeni Türk Edebiyatı araştırmacısı. İlgi alanlarından biri de çocuk edebiyatı... Kendisiyle, başta çocuk edebiyatı olmak üzere çeşitli konularda söyleştik. İlgiyle okuyacağınızı umarız.

Öncelikle okuma ve yazma serüveninizden bahsedelim istiyorum. Edebiyat sizin için ne ifade ediyor? Bir meslek olmanın ötesinde? Okumayla ve yazmayla ilişkinizin akademisyenliğinizden önceki/dışındaki yeri... (Çünkü bana, edebiyat-bilimcilerinin içinde hep gizli bir yazar yaşıyor gibi gelir. Mehmet Tekin'le yapığım söyleşi de delilim.)

Edebiyat kültüre dahil bir olgudur ve edebiyatta bir üretim söz konusu ise de, bu, edebiyatın temelde meslek olarak alınmasını haklı gösterecek bir üretim değildir. Yani edebiyatla ve güzel sanatların diğer dallarıyla bilinçli olarak uğraşan bir kimsenin ilk kaygısı meslek edinmek değildir. Edebiyat, kısaca söylemek gerekirse; dünyayı, olayları ve davranışları algılayışı farklılaştırır ve bu yönüyle insanın kendini tanımasına, keşfetmesine yardımcı olur. Okumak sayesinde edebiyatın gücünü kavrayan bir beynin, "el"i harekete geçirmemesi mümkün değildir. Fakat edebiyat, şu anda kimliğini hatırlayamadığım bir edebiyatçının dediği gibi, şairin en kıskanç sevgilisidir, kendisinden başka bir gözdeyi asla kabullenmez. Yalnızca kendisi için yaşanmasını ister, hatta diretir. Kendisini edebiyata adayamayanlar için amatör bir uğraş olmanın ötesine geçemez. Böyleleri için yapılacak en iyi şey, ortaya konan güzel eserleri fark etmek ve alkışlamaktır.

Bizde bir çocuk edebiyatından bahsedilebilir mi? Çocuk edebiyatı alanında kalem oynatan/oynatmış bu kadar yazar, şair var. Acaba problem/yetersizlik teorik sahada mı?

Bizde çocuk edebiyatına verilen önemin belirlenmesinde bakılacak ilk kaynak, çocuk yayınlarıdır. Nicelik artışı beraberinde nitelik artışını da getirmelidir. Çocuk duyarlığı yeterince gözetilmelidir. Bilinen çocuk klasiklerinin hâlâ en çok okunanlar arasında yer alması ve klasikler arasına katılan yeni eserlerin yokluğu bu noktada tam bir belirleyici olarak alınamayacaksa da, bir ipucu verebilir sanıyorum. Teorik alandaki yetersizlik de elbette etkilidir. Fakat edebiyat teorisinin edebiyatın oluşumundan sonra gerçekleştiği de unutulmamalıdır. Olmayan bir şey üzerine teori üretilemez.

Çocuk edebiyatı ya da gençlik edebiyatı gibi bir ayrımı neye göre yapmalıyız? Böyle bir ayrım gerçekten var mı? Bu ayrımların ülkemizde yeterince anlaşıldığını, kabul gördüğünü söyleyebilir miyiz? "Çocuk edebiyatı" tamlamasında bile içkinleşmiş bir hafifseme var gibi sanki...

Çocuk ve gençlik edebiyatının geçiş edebiyatı özelliği vardır. Bu, çocukluk ve gençliğin yetişkinliğe bir geçiş aşaması olmasıyla da yakından ilgilidir. Dolayısıyla bu gibi bir ayırım, çocuk ve gencin gelişme dönemlerine göre, yani yaşa bağlı olarak yapılmaktadır. Okul öncesi edebiyat, çocuk edebiyatı (7-12) ve ilk gençlik edebiyatı ya da sadece gençlik edebiyatı (13-18). Bu tür edebiyatların edebiyat araştırmalarında genellikle "hedef grup edebiyatı" olarak tanımlanması da bundandır. Yani yaşa ve gelişime bağlı olarak beliren ilgi ve ihtiyaçlardan kaynaklanmasındandır. Dolayısıyla çocuk edebiyatı, eğitimcilerce ve psikologlarca elbette bağımsız bir alan olarak algılanmaktadır. Başlı başına çocuk kitaplarına yönelmeyen fakat eserleri içinde çocuk kitapları da bulunan yazarlarla edebiyat araştırmacıları ise çocuklara yönelik kitapları genel edebiyat içinde, kendi yazış tarzı ve özellikleri bulunan özel bir alan olarak saymaktadırlar. Bağımsızlığı kabul edilsin ya da edilmesin, çocuklara yönelik, çocukları hedef alan kitapların birtakım özellikleri olduğu ve bunların göz ardı edilmeyeceği herkesin kabulüdür. Çocuk edebiyatını genel edebiyattan ayıran temel belirleyici de dil ve anlatımdır. İşlenen konunun, çocuğun ve gencin dünyasıyla ilgili olması da çocuk edebiyatının, özelliklerindendir. Çocuk okuduğu kitapta merak, ilgi, beklenti ve hayallerine kavuştuğu oranda onu kendisine mal eder, onunla özdeşleşir. Aslında çocuklar düşünülerek kaleme alınmış olmayan kimi eserlerin (Robinson Crusoe, Paul ve Virginie, Gulliver'in Seyahatleri...) çocuklarca benimsenmesi, çocuklar için ilgi çekici olmasındandır. Çocuk sonsuz bir merak ve macera duygusuyla doludur. Yukarıda adı geçen eserlerde çocuk bu duygusunu tatmin edebilmektedir. Bütün bunlar, çocuklar için yazan yazarın kendini edebiyatçı ya da çocuk edebiyatçısı olarak tanımlamasının ötesinde, bu tür edebiyatın kurallarına göre yazmanın önemli olduğunu göstermektedir.

Ülkemizde, bu ayırımların -terimsel anlamdan önce çocuklara okutulacak kitapların niteliği konusundaki ayırım- yeterince önemsenmemesi, çocuğun önemsenmesiyle ilgilidir. Çocuk edebiyatına yönelik olarak hissedilen hafifseme, çocuk edebiyatının gelişmesine en büyük darbeyi vuran -geçmişte ve kısmen şu anda- tavırdır. Fakat çocuk edebiyatı alanında, Batı'da olduğu gibi bizde de, çocukluk çağlarına yönelik edebiyat ve yayın anlayışının oluşmaya başlaması, bu tür edebiyatın giderek geliştiğinin belirtisidir. Bu bağlamda, Satı Bey'in yüz yıl önceki yakınmasının (çocuklar için yazmanın yazarlarca alçaltıcı sayılması), giderek geçerliliğini yitirdiği söylenmelidir. Artık, alanı çocuk edebiyatı olmasa bile, bazı yazarların eserleri arasında çocuk kitaplarının da bulunması önemlidir. Fakat bunların çocuklara ulaşması da önemli bir sorundur ve yana yakıla şikâyet ettiğimiz okuma alışkanlığının ülkemizdeki seviyesinin düşüklüğünde, birincil amacı çocuğa okuma alışkanlığı ve edebiyat zevki kazandırmak olan geçiş edebiyatlarının "geçiştirilmesi" en büyük sebeptir.

Çocuk edebiyatının bizdeki gelişiminden bahsedebilir miyiz biraz da? Ve bu bağlamda tezinizden?..

Toplum olarak, uzun süreden beri yüksek evrensel değerleri on yıllarca geriden takip ettiğimiz bir gerçektir. Çocuk edebiyatının bizdeki varlığı da bu duruma paralel bir çizgidedir. Fakat burada can alıcı nokta, bu tür edebiyatın Batı'da da gecikmiş olarak doğduğudur. Bu yüzden, çocuk edebiyatının bizdeki serüvenine eğilmeden, ilk kaynağına dönmek yerinde olacaktır. Batı'da çocuk edebiyatı, "insan"ın önem kazanmaya başlamasıyla gelişen bir süreçtir. Batı'da çağlar boyunca, dünyaya günahkâr geldiğine inanılan ve "küçük adam", "eksik yetişkin" olarak bakılan, yedinci yaşında, kendisinden bir büyük adam gibi iş beklenen çocuğun "çocuk" olarak algılanmaya başlaması, 18. yüzyıl Aydınlanma'sına kadar uzanır. Kişiler arasındaki ayırımın çocuk - yetişkin olmak üzere yaşa bağlı olarak değil de, sosyal sınıflara bağlı olarak şekillendiği dönemlerde çocuklar da "halk"la birlikte, masal, efsane, halk hikâyesi dinleyerek büyümüşlerdir. Bu döneme kadar yetişkinle çocuk yaşamı birbirinden ayrı düşünülemez. Çocuk kıyafetleri bile büyüklerin giydiklerinin küçültülmüş hâlidir, çocuklara özgü çizgiler yoktur. Zaten, "çocuklara özgü" diye bir kavramdan da söz edilemez. Hem insana bakışın ve bununla birlikte çocuğa bakışın dönüşüme uğraması, hem de matbaanın icadıyla birlikte "enformasyon"un yaygınlaşması dolayısıyla çocukların okuyacak kitaba ihtiyaç duymaları bu alana gelişme ortamı hazırlamıştır. Bugün çocuk klasikleri arasında yer alan birçok kitabın büyükler için yazıldığı hâlde, çocuk kitaplarında bulunması gereken birçok ögeyi içermeleri sebebiyle çocuklar tarafından "benimsenmesi", çocuk edebiyatının, aslında her alanda olduğu gibi, bir ihtiyaca binaen oluştuğunun belirtisidir. Sonrasını tamamlamak için uzun açıklamalara gerek yoktur sanıyorum.

Bizde ilk öğretimin, kız ve erkek çocuklar için resmî olarak zorunluluğu, birçok Avrupa ülkesiyle yakın tarihlere rastladığı hâlde, (1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile) çocuk edebiyatı alanında Batı ile aramızda yaklaşık bir asırlık bir zaman sekmesi vardır. Sadi'nin Bostan ve Gülistan'ı, okullarda uzun süre kıraat kitabı olarak okutulmuştur. Nabi'nin Hayriyye'si ile Sümbülzade Vehbi'nin Lütfiyye'si ve bunlara benzer örnekler, ahlâkî ve terbiyevî öğütler içeren basit eğitim kitaplarıdır. "Edebiyat"a yaklaşan tarafları olmaması yüzünden çocuk edebiyatına dâhil edilemezler. Bizdeki bu, sınırlı, plansız "kendiliğinden" varlığının yanı sıra, Batı'dan ilhamla oluşan modern anlamda çocuk edebiyatı, Tanzimat'la birlikte gündeme gelmiş, II. Meşrutiyet'le yetkin ürünler verilmeye başlamıştır. Modern edebiyatımızda olduğu gibi, çocuk edebiyatı da dergi ve gazetelerde doğmuştur. İlk çocuk dergisi, 1869'da aynı adlı siyasî gazetenin haftalık çocuk eki olarak verilen "Mümeyyiz"dir. 49 sayı sürmüştür. Bu tarihten harf inkılâbına kadar elliden fazla çocuk dergisi çıkmıştır. Çoğu uzun süreli olamamıştır. 1896'dan 1908'e kadar yayınına devam eden Çocuklara Mahsus Gazete ise 627 sayı devam etmiştir. Ondan sonra gelen Çocuklara Rehber bile 166. sayıda kalmıştır. Fakat çocuk edebiyatına yaptığı katkılar bakımından en dolgun çocuk dergisidir. Sahibi Ahmet Midhat'tır. Bu bakımdan, ilk çocuk şiirleri, hikâyeleri, tiyatroları vs. çocuk dergilerinde yer almıştır. Bizim çalıştığımız derginin önemi, çocuk edebiyatının kuruluş aşamasında hem en uzun süre yayın yapmış olmasıyla yakaladığı profesyonel çizgi, hem de çocuk edebiyatına, telif ve tercüme olarak yaptığı büyük katkılar bakımındandır. Masal ve masalsı ürünler dışında, çocuklara yönelik her tür esere yer verilmiştir. On iki yıl aralıksız yayınlanan dergi bu süre içinde kendini oldukça geliştirmiş ve Avrupa standartlarında bir çocuk dergisi olmayı başarmıştır. Bu yönüyle diğer çocuk dergilerine de örnek olmuştur. Özellikle altıncı yıldan sonra çeviri ürünlerin büyük bir ağırlık kazanması, buna karşılılık edebî seviyenin yükselmesi dikkate değerdir. Bizdeki yetersizlik, çeviriler yoluyla giderilmiştir. Tür açısından ilk yıllardaki şiirin ağırlığı, yedinci yılla birlikte tamamen ortadan silinmiş ve yerini çeviri hikâyelere bırakmıştır. Resimli romanlara ise ilk yıldan itibaren rastlanmaktadır. Şiirlerin çoğunluğu dergi dışından isimlere aittir ve bunlar da genelde lise seviyesinde öğrenim gören öğrencilerdir. Yani çocuk edebiyatı başlangıçta fazla önemsenmemiştir. Bu dergi, gerek çocuk edebiyatına, gerekse çocuk dergiciliğine katkıları açısından diğer dergilere örnek olmuş, içeriğindeki zenginlikle çocukların kültürel ve edebî gelişimine önemli hizmetlerde bulunmuştur.

Kitap olarak basılan ilk çocuk edebiyatı ürünü ise, 1859 tarihli, Kayserili Doktor Rüştü'ye ait Nuhbetü'l- Etfal'dir. Bu kitap alfabe kitabıdır ve içinde fabllar ve kısa hikâyeler bulunmaktadır. Çocuk edebiyatının yazılı ürünlerini bu eserden önceye taşıyanların yanıldıkları nokta, oldukça genel bir yaklaşımla, çocuktan bahseden her kitabı çocuk edebiyatına dahil etmeleridir. Bundan önce Tanzimat döneminde Şinasi, Muallim Naci, Recaizade Mahmut Ekrem gibi edebiyatçıların çevirdikleri ve kendi yazdıkları fabllar yanında Robinson Crusoe, Gulliver'in Seyahatleri ile Jules Verne'in gezi nitelikli romanları ilk çeviriler olarak önemlidir.

Çocuk edebiyatını bir kenara bırakırsak, günümüz edebiyatında eleştirisizlikten bu kadar çok yakınılırken, üniversitelerimizdeki "yeni türk edebiyatı" kürsülerine çok iş düştüğünü sanıyorum. Zaman zaman mezkur kürsülerin bu sebeple eleştirildiği de oluyor. Edebiyat bölümleri, çağdaş edebiyatımızı irdeleyecek bir görev yüklenmek zorunda değil mi?

Edebiyat eleştirisi iki yolda ilerlemektedir: İçeriden ve dışarıdan. Edebiyat âlemindeki eleştirmenlerin çoğu aynı zamanda edebiyatçı da oldukları için, daha doğru bir ifadeyle edebiyat dünyasının içinde bulundukları için, içeridekiler tabiriyle onlar kastedilmektedir. İçeriden eleştiri daha çok güncele yöneliktir ve edebiyat ortamının oluşmasında etkilidir, bu, birincil işlevidir. Bilimsel eleştirinin işlevi ise edebiyat gündemi oluşturmak değil, varlığı kesinleşmiş edebiyatın konumunu genişliğine ve derinliğine belirlemektir. Dolayısıyla "müdahale" konumu içeriden eleştiriye düşmektedir. Bilimsel eleştiri zaman faktörünü, yani eleştirmen ve bir anlamda eleştirmenin yönlendirdiği okuyucu faktörünü de göz önünde bulundurmak durumundadır. Bu bağlamda, bilimsel eleştirinin çıkış noktası çoğu zaman içerden eleştirilerdir. Bilimsel eleştiricinin, ya da edebiyat araştırmacısının, yaptığı işten sorumluluğu vardır. Bu, eleştirmen için görece bir sorumluluktur, bu yüzden söylediklerinin "doğru"luğu tartışmaya açıktır. Oysa akademisyen, sadece "doğru"ları bulmak ve dile getirmekle yükümlüdür. Ve görüşünü ispatlamak zorundadır. Akademisyen de elbette, eleştirmenlerin yaptığı işe soyunabilir ve kültürel dergilerde yazılar yazabilir. Fakat sorun yazının yayınlandığı yer değildir, yazının niteliğidir ve bir akademisyenin "hakemli" olmayan dergilerde yayınladığı yazılar, bilimsel kriterlere göre amatör uğraş olarak görülmektedir. Akademisyen, yazısının şeklini bile (punto, yazı stili vesaire...) belirlenen kriterlere uydurmak durumundadır. Eleştirmenlerin kişisel üslûplarına karşılık akademik üslûbun ortaklığı da aradaki farkı ortaya koymada önemli bir göstergedir. Edebiyatın şekillenmesindeki bu dışarıdan tavır, akademisyenlerin, "kendi işlerini" yapmakla yetinmeleriyle ilgilidir sanıyorum.

Kırkikindi'ye konuk olmuş yazarlara sıklıkla sorduğumuz sorulardan birini size de sormak istiyorum: Teknolojinin, kitabı daha doğrusu kağıdı yok edeceğinden, bildiğimiz anlamıyla kitabın, derginin, gazetenin, kütüphanenin yok olacağından bahsedilmesi, sanal olanın bu kadar ileri boyutta bir anlam ifade etmeye başlaması, şu söyleşinin de ennihayetinde sanal ortamda gerçekleştirilmesi ve sanal bir dergide yayınlanacak olması... Hasılı "yazı"nın değilse bile alıştığımız halleriyle kültürel aygıtların belki de tamamen ortadan kalkacak olmaları... Siz bütün bu durum karşısında neler hissediyorsunuz?

Teknolojinin o kadar da abartılacak bir tarafı yok bence. Ben, bundan yaklaşık 6-7 yıl önce, 2025 yılında, bir dilden bir dile kendiliğinden çeviri yapacak aygıt üretilecek diye bir haber duyduğumda çok şaşırmıştım. Öyle bir makine hâlâ yok muymuş; teknoloji bu kadar geri miymiş? diye. Bunu bile üretememişse, insanlar niye "Teknoloji teknoloji" diye hop oturup hop kalkıyorlar diye. İnsanoğlu büyük bir "kanıksama" edimi içinde sürdürür yaşamını. Yaşanırken kanıksanacak bir hadise için şimdiden endişelenmenin bence bir anlamı yok. Daha doğrusu endişelenmeye gerek yok. Okullarımızda yazı hâlâ "kalem"le öğretiliyor. Yazının icadından beri olageldiği şekliyle. Yüzlerce yıllık bir "tavır"ı, 20-25 yıllık bir makine elbette yok edemez. Çevresi ne denli "kuşatılmış" olursa olsun, insan, "doğası"na dönmeyi her zaman bilmiştir. Teknoloji insan hayatını kolaylaştırır, fakat onu doğasından ayıramaz, kısa süreli uzaklaştırabilir. Bir zamanlar da, "çet" yoluyla roman yazmak fikri düşmüştü bir romancının kafasına. Bu yalnızca bir fantezi olarak algılanabilir. İnsan gibi doğa ve dünya da değişimlere karşı koyamaz; fakat yapay bir yaşam da söz konusu olamaz.

Son bir soru: Türk romanından, Türk şiirinden "sevdiğiniz", "tuttuğunuz" yazarlar, şairler kimler? Dünden ya da bugünden... Dolayısıyla nasıl bir edebiyat yaklaşımını kendinize daha yakın buluyorsunuz? Edebiyatımızın "postmodern"in kıyılarında dolaştığı şu günlerde...

Her insan edebiyatta, az çok kendinden bir şeyler bulmak ister. Başka hayatlara duyulan merak, kanaatimce bunun önüne geçemez. Güzel yazılmış eserler içinden bu türde olanlar okuyucuya daha sıcak gelir. Fakat önemli olan, estetik değeri olan eserler içinden bir seçme yapabilmektir. "Yazış" ve "duyuruş" bakımından ilk dile getirilmesi gereken isimler olarak Attilâ İlhan, Hilmi Yavuz ve Lâle Müldür aklıma geliyor. İkinci Yeni'yi ise Türk şiirinin çok önemli bir aşaması olarak görüyorum. Roman ve hikâyede ise, yukarıda bahsettiğimiz kendini bulmak istemek bilinçsiz tercihinden kaynaklanmak üzere kadın yazarlar öne çıkıyor. Fakat bu alanda yazarlardan çok eserler önem kazanmaktadır.

Röportaj: Abdullah Harmancı


Saat ve Tarih: 06:33 , 19/1/2006 Yazar: AlsahBlog

Yorumlar (0) | Baglantı

 

 

Ayna Çocuk/ Vicdan Efe

AYNA ÇOCUK - Vicdan Efe
Öykü

 

Çocuk yalnızca ağzını açtı ama, açtı!

Yeşil gözlü hemşirenin kahkahası havada titreyerek kaldı. 201 numaradaki yaşlı yeni gelinin sözleri tam da şimdi aklına gelmişti.

Ellisinde evlenen Durkadın’ın, saf konuşmaları da olmasa... Arkadaşlarına yaşlı yeni gelinin, “Ne bilirdim bacım, erkek edevatının da hastalıklısı olurmuş,” demesini anlatmaya başlamışken....

Acil anons haftalardır sabırla sırtüstü yatan Salın Gelin için.

Kahkahasını ve neşesini olduğu yerde, öylece bırakarak koştu hemşire. Bu kez Salın Gelin’in yakarışları kulaklarında. Hep bu günü düşledi Salın, bu güne, geleceğine ortak etti hemşireyi. Geçmişi yoktu, anlatmadı. Sordu ara sıra yalnızca, gelen giden, arayan soran var mıydı? Hepsi bu. Hüsnü’yü ağzından kaçırmıştı bir kez. Bıçak gibi kesmişti sonra konuşmasını. Gök maviye dönmüş dudakları. Göz kapaklarında tonlarca yükü taşırcasına yumuk gözleri. Kendinden geçmiş, atıyor vücudunu bir oraya bir buraya Salın Gelin. Böyle mi düşlenmişti beklenen gün?

“Ayaklarım üşür benim ameliyathanede, çıkınca çoraplarımı giydiriver, olur mu?” derdi, neredeyse her gün. Buraya geldiğinden beri üşümesi hiç eksik olmamıştı zaten. Bebeğinin de üşüdüğünü düşünür, rengi kaçmış, düğmeleri kopmuş hırkasını karnına sarar, beline bağlardı. Salın Gelin’in yüreğindeki titrek sevgiyi ürkütmemek için cımbızla seçerdi sözcükleri hemşire. Elini Salın’ın karnında gezdirerek, “O nasıl söz, elbette, bebişine bile zıbınını kendi ellerimle giydiririm,” derdi, her defasında. Salın Gelin on yedimdeyim, diyor ama, on altısını bile doldurmamış. Kayıtlardan biliyor hemşire. Nerdeyse kızı kadar.

Ânında odaya koşan iki hastabakıcı zaptedemiyor Salın Gelini. Vücudunu kelepçelemek zorundalar. “Salın, canım, bak kendine gel, beklediğin bebek geliyor,” diyor, hemşire. Salın, çılgınca başını sallıyor. Doktorun tok bir sesle, “Morfin” demesiyle yapılan şırınga yetiyor sonra sakinleşmesine. Yeşil örtülü sedyeye kelepçeyi çözerek alıyorlar Salın Gelini. Önce gölgeler vardı. Üzerime abanan. Karanlık. Uğultu halinde sesler kulaklarımda. Gözlerimi açamıyorum. Kurşuniye dönmüş tüm renkler. Çiğ düşmüş üzerime. Üşüyorum. Günlerdir yatmaktan kaburgalarım içime geçti. Buğulu gözlerimin önünden bulanık görüntüler geçiyor. Ne derece gerçekler, bilmiyorum. Yaşlı yeni gelin Durkadın da çıkıyor odasından Salın’ı uğurlamaya. İçinde kalan tortulaşmış umutlarını, Salın’ın yaşamında tazeledi haftalardır. Şuncacık kızın çektikleri, kendi çekmediklerine değerdi belki. Her gün Salın’ın başucunda kendinde kalan son gücü, ona vermek çabasıyla oturdu. “Çok darbe almış taze, kurtulur inşallah,” diyerek fısıldadı diğer hastalara. Hangisininki iyiydi, bilemedi. Sömürülmüş bir hayatla sonunda yapayalnız kalmak mı? Yoksa yaşamın başında daha, umutsuzluğun içinde, umut yeşertebilmek mi? Kendinden umudu kesti nasılsa. Hiç kullanamadığı, özenle o önemli gün için sakladığı, onu kadın yapan uzuvları hastaydı işte. Nasıl olurdu ki? Altı ay ancak olmuştu evleneli. Doğum yaşını da geride bırakmıştı. Hastalığına bir türlü inanamıyordu. Olsa olsa kocası olacak o moruktan bulaşmıştır. Bu yaşına kadar çıkardı yoksa hastalık. Ne geldiyse başına bu yaştan sonra gördüğü, hatta doğru dürüst göremediği ‘Erkek edevatından!’ geldi!

İçindeki yılgınlığı çok konuşmaya vereli ne kadar oldu bilmiyor. Yıllardır dizginlediği düşünceleri, kendisinin de tanımadığı, hatta pek de hoş karşılamadığı sözcüklere dönüşüyor. Yanında adam kesseler konuşmayan Durkadın, ağzına ne gelirse söyler oldu. Salın yaşındayken, o da böyle ürkek kuzu gibiydi. Ufak tefek, pamuk gibi beyaz. Sonra nasıl oldu da böyle kara kuru, gözleri yüzyıllık bir geçmişten bakan biri oldu çıktı? Salın gelinin yerinde olmayı ister miydi? Bunu düşünmek bile yordu.

Salın’ın muma dönmüş yüzü ifadesiz olarak ameliyathanenin kapısından içeri süzüldüğünde, odasına dönüp beklemekten başka çare kalmadı. Saatler sonra...

Yeşil gözlü hemşire, “Çoraplarını giydirdim, bebek küvezde,” derken bakamadı Durkadın’ın yüzüne. “Arayıp soran var mı?” dedi Durkadın.
“Şimdilik hayır.”

Yüreğindeki teller titriyor yaşlı yeni Gelinin. Salın’ın yerine Durkadın bekliyor kapılarda. Neyi beklediğini bilmeden. Salın’ın kocasını mı, yoksa kendisininkini mi? “Kadınların yazgısı mı bu?” diyor. Bu yaştan sonra hastalık kap adamdan, sonra da hastalıklı diye lanetlen, olacak şey mi?

Salın’ın işine ne demeli? Hemşire gözlerini boşa kaçırmadı. İnşallah iyileşir taze. Bakalım şimdiden sonra ne olacak. Bu kadar dövülür mü, gebe kadın? Yoğun bakımda da olsa görmeli onu.

Hemşirenin arkasından, cam bölmeden, usulca giriyor. Mırıldanan dudaklarından çıkan sözler anlaşılmıyor Salın’ın.

Ne kadar zaman oldu, düşünmek istemiyorum. Her geçen gün hiçlikle bağlanıyor birbirine. Umutlarımı eksiltiyor.

Geleceği anlamlı kılmak için mi bu günleri yaşıyorum? Ağzımı bile açamıyorum. Tıpkı bebeğim gibi. Bir üfürüklük canı var yavrumun.

Hüsnü hâlâ gelmedi. Bir başıma kaldım... Dünya tüm ağırlığıyla üzerime geliyor. Yalnızlığım ayrıca bir yük. Bebeğim bana yoldaş olacaktı. Ninniler söyleyecektim. Minicik elleriyle tutacaktı ellerimi...

Hüsnü Nerde kaldı? Erkek ne de olsa, kadına benzer mi? Karnında mı taşıdı, unutur gider. Unutur gider de, her şey eskisi gibi mi olur? Her şeyden önce ben olmam eskisi gibi.

Daha günüm vardı. Her tekmeleyişinde acele etmemesini söylüyordum. Korkuyor muydum doğmasından? Bu dünyaya ne kadar geç gelse o kadar iyiydi. Daha geç büyüyecek, daha geç elimden kayıp gidecekti. Öyle olmadı…

Hüsnü müydü bu kez tekme atan? Evet, o… Bebeğimiz için maya çalan! Hırıltılı soluğunu üzerime boşaltıp, koltuğumun altında deliksiz uykuya dalan. Kendi elleriyle taradığı saçlarımı kavrayarak beni uzaklara savuran. Başımın dönmesi, yere yığılmam, sonrası…

Durkadın, elini tutuyor, Salın’ın. “Canım ciğerim, çabuk iyileş, bebeğin seni bekliyor,” diyor, yavaşça. Önce Salın da buna karşılık verir gibi bir el hareketi yapıyor. Yüzündeki ifade gittikçe korkulu bir hâl alıyor. Burnundaki oksijen maskesini tuttuğu gibi fırlatıyor. “İstemiyorum, istemiyorum,” diye defalarca tekrarlayarak bağırıyor. Neyi istemediği anlaşılmıyor. Karşımda kahkaha atan kocaman burunlu kadın. Beni yutmaya hazır ağzı, bir dehliz. Her kahkahada savuruyor bir kolunu. Bilekelerinde parıldayan künyeler. Boynundaki cam kolye, Hüsnü’nün doğum günümde aldığının aynısı. Yoksa benim mi bu? Elimi atıyorum boynuma, avuçlarımda cam kırıkları. Gözlerimden de kan sızıyor. Cam parçalarını yere attırıyor sonra. Üzerlerine yalınayak çıkmamı istiyor. Bağıracağım, sesim çıkmıyor. Kahkahaları kulaklarımı yırtarcasına geçerek beynimde bomba gibi patlıyor.

Kırçıl sesiyle hafif melodili bir şarkı söylüyor:

Ben ayna doğuran kadınım.
Her bakışta şekil değiştiren aynalar.
Köşeli ve yuvarlaktırlar.
Eciş bücüş, kara kuru, kocaman kulaklı,
Simsiyah saçlı doğurduğum oğlanı görseniz.
Henüz iki kilo. Aylardır gözleri kapalı.
Ayna ayna güzel ayna var mı benim oğlumdan güzeli?

Tiz kahkahasını, kokmuş nefesiyle üzerime salıyor. Midem doluyor bu pis kokuyla. Çokgen bir aynadan kafası olan çocuk, ağzını açamıyor.

“Başım köşegen, başım köşegen.” Cılız, güvensiz sesiyle gözlerini açıyor Salın. Ânında müdahale eden doktorlar, sakin olmasını, her şeyin yolunda gittiğini, yakında buradan çıkacağını söylüyorlar. Maskeyi takmaya çabalayan hemşireye bir doktor, gerek olmadığını elini kaldırarak belirtiyor.

Durkadın, hemşirenin, bir bakışından anlayıp, kapıya yöneliyor.

Salın’ın yorgun sözcükleri, iniltiyle gelip arkasından yakalıyor. Bir an duraksıyor.
“Çocuğum bir ayna değil, değil mi?”
Sessizlik… “Çocuğum bir ayna mı yoksa?”

Durkadın, Salın için olduğu kadar kendisi için de diline gelen dualarla dışarı çıkıyor.

Doktorun bir işaretiyle yaklaşıyor hemşire. İğnenin bir anlık ürpertmesinin ardından eski sessizliğine gömülüyor Salın.

Nereye koşturuyorlar, ne bu telaş? Üşüyorum. Üzerimi örtse birisi. Köşegen camlar kesiyor yine her yanımı. Yüreğim büyüyor, sığmaz oluyor içime. Dilim büyüyor, sığmaz oluyor ağzıma.

Ağzımı açıyorum, ama yalnızca açıyorum.
İçimde ne varsa bir nefeste çıkıyor.
Gözlerim hep açık zaten.
Çocuk da yalnızca ağzını açtı ama yalnızca açtı. Bir damla süt için. Gözleri hep kapalıydı.

Karşıyaka, Ocak 2005

Vicdan EFE  (Özgür Pencere) 

 

VİCDAN EFE

Hayatı

 

 

Efe Vicdan, 1964’te Eskişehir’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Eskişehir’de tamamladı. AÜ İktisat Bölümü’nü bitirdi (1989). Dört yıl Münih’te kaldı. Halen İzmir Milli Eğitim Müdürlüğü’nde çalışmaktadır. Edebiyatı hayatı, Merhaba gazetesinde (Almanya) yayımlanan öyküsüyle başladı. Diğer öyküleri, Damar, Üçüncü Öyküler, Türk Dili Dergisi, Edebiyat Gündemi, Agora, Gediz, Kıyı, Yaba Öykü dergilerinde; Almanya’da Merhaba ve Mozaik gazetelerinde yayımlandı. Efe, 2004 Samim Kocagöz Öykü Yarışması’nda ikincilik ödülünü kazandı.

VİCDAN EFE , Öykü Kitapları

 


Sen de Topla Düşlerini (Kum, Ankara 2004)


Saat ve Tarih: 03:43 , 19/1/2006 Yazar: AlsahBlog

Yorumlar (0) | Baglantı

 

 

Çocuk Öykü Yarışması (2006)/ ÖZGÜR PENCERE

 

Anasayfa  

Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları

alsah / blog yazıları İndexi

 

 


Welcome to ::..OZGUR PENCERE..::::..OZGUR PENCERE..::ÖZGÜR PENCERE EDEBİYAT VE SANAT DERNEĞİ

ÇOCUK ÖYKÜ YARIŞMASI (2006)



Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat Derneği olarak, çocuklara yazmayı sevdirmek, kendilerini yazılı olarak daha iyi ifade edebilmelerine yardımcı olabilmek ve Türk Öykücülüğünü daha iyi tanıtıp, yetenekli çocuklarımızı ödüllendirmeyi amaçlayarak bir yola çıktık. 11-15 yaş arası çocukların katılabileceği bu öykü yarışması ile, öykü nedir, Türk öykücülüğünün gelişimi, öykü kavramının anlamı ve önemini çocuklara bu yolla anlatıp, öykücülüğü sevdirirken yetenekli çocuklarımıza yarışma sonrasında da devam edecek bir edebiyat sevgisi kazandırmak istedik.

Bu ödüllü yarışmaya katılabilmek için:


1. 11-15 yaşları arasında olmak,
2. Öykünün katılımcı tarafından yazılmış olması,
3. Öykülerin katılımcı çocuğun öğretmeni tarafından okunup, onaylanmış olması yeterlidir.
4. Öyküler en fazla 4 sayfayı geçmeyecek şekilde, bilgisayarda yazılıp, postayla veya maille dernek iletişim adresine gönderilecektir. Bilgisayar bulunmayan ortamlarda, okunaklı bir yazıyla yazılmış olması kabul edilebilir.
5. Yarışmada konu serbesttir. Her yarışmacı iki öyküyle yarışmaya katılacaktır.
6. İki öyküden, her jüri üyesine ayrı ayrı gönderilmek üzere beş adet kopya
yapılacaktır.
7. Değerlendirmede öykülerin; a) Türkçe’nin dil kurallarına,
b) Yaratıcılık ve özgünlüğe uygunluğu önemlidir.

8. Her katılımcı yollayacağı zarfın içine şunları koyacaktır:
Bir resim, ev ve okul posta adresleri ve telefon numaraları, varsa mail adresi, ailesinin izin belgesi ile aşağıdaki dernek hesabına yatıracakları (fakir öğrencilere her sene yaptığımız kırtasiye yardımında kullanılmak üzere) 5 YTL (beşmilyon lira’nın) dekontuyla birlikte 06.Şubat. 2006 tarihine kadar, Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat Derneği, Çınarlı Mah. 26 Sok. Altınova Apt. No 9. kat 1, Adana adresine başvurabilir.


Eksik bilgili ve/veya bu tarihten sonraki yapılan başvurular dikkate alınmayacaktır.

Jüri Üyelerimiz:

Gülten Dayıoğlu
Saba Kırer
Şebnem Sema Tuncel
Ece Koçak (öğrenci)
Çisil Güngör (öğrenci)


Ödüllerimiz:

Değerlendirme sonucunda dereceye giren çocuklara plaket, kitap seti ve hediye paketi verilecektir. Gerekli görüldüğü takdirde özel ödül verilebilir.

Yayınlanmaya değer görülen öyküler daha sonra kitap haline getirilecek ve fakir çocuklar yararına satışa sunulacaktır.

Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat Derneği 1097231 posta çeki hesabı.

Yarışma İletişim maili:
dergi@ozgurpencere.com

Telefon numaralarımız:
0 322 458 1358
0 535 422 1718


www.ozgurpencere.com
www.ozgurpencere.org



Özgür Pencere Yönetim Kurulu

 

 

ÖZGÜR PENCERE EDEBİYAT VE SANAT DERNEĞİ

ŞİİR YARIŞMASI (2006)


Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat Derneği olarak, gençlere yönelik bir şiir yarışması düzenledik.16 yaş üzeri bütün gençleri kapsayan ödüllü yarışmamızda konu “SEN”.

Bu ödüllü yarışmaya katılabilmek için:


1. 16 yaş üzeri olmak,
2. En az 5 şiirle katılmak,
3. Her şiirden 5 jüriye gönderilmek üzere ayrı ayrı dosya hazırlamak,
4. Şiirlerin ve dosyanın üzerinde kesinlikle isim bulunmaması, “rumuz” ile şiirlerin gönderilmesi gerekmektedir.

Her katılımcı üzerinde kullandığı rumuz yazılı olan bir de zarf hazırlayacaktır. Bu zarfın içine şunları koyacaktır:

Bir resim, posta adresi ve telefon numaraları, mail adresi, aşağıdaki dernek hesabına yatıracakları (fakir öğrencilere her sene yaptığımız kırtasiye yardımında kullanılmak üzere) 5 YTL (beşmilyon lira’nın) dekontuyla birlikte 15.Şubat.2006 tarihine kadar, Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat Derneği, Çınarlı Mah. 26 Sok. Altınova Apt. No 9. kat 1, Adana adresine başvurabilir.


Eksik bilgili ve/veya bu tarihten sonraki yapılan başvurular dikkate alınmayacaktır. Sonuçlar 19 Mayıs. 2006 tarihinde sitemizden açıklanacaktır.

Jüri Üyelerimiz:

Cezmi Ersöz
Yelda Karataş
Şaban Öztürk
Ve
Bir lise öğrencisi, bir de üniversite öğrencisi (okul isimleri özellikle belirtilmemiştir)



Ödüllerimiz:

Değerlendirme sonucunda dereceye girenlere plaket, kitap seti ve hediye paketi verilecektir. Gerekli görüldüğü takdirde özel ödül verilebilir.

Yayınlanmaya değer görülen şiirlerin daha sonra kitap haline getirilmesi düşünülmektedir. Kitaplaşması halinde, şiir kitabı fakir çocuklar yararına satışa sunulacaktır.

Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat Derneği 1097231 posta çeki hesabı.

Yarışma İletişim maili:
dergi@ozgurpencere.com

Telefon numaralarımız:
0 322 458 1358

www.ozgurpencere.com
www.ozgurpencere.org



Özgür Pencere Yönetim Kurulu


Saat ve Tarih: 03:34 , 19/1/2006 Yazar: AlsahBlog

Yorumlar (0) | Baglantı

 

 

Kader Masalı/ Oyhan Hasan BILDIRKİ

ÜÇ ELMADAN BİRİ SANA

Anasayfa  

Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları

alsah / blog yazıları İndexi

KADER MASALI

“Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde!” dedikleri bir günde, memleketin birinde, insanın da kıt olduğu bir yerde; develer tellâl iken, pireler berber iken, ben evimizin ortacığına oturmuş, bir anamın, bir de babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, anam kaptı maşayı, babam kaptı dolmayı. Baktım maşa yakacak, dolma da saçmalayacak, korktum kaçtım. Kaçtım kaçmasına ya, bir de baktım ki ancak bir arpa boyu yol gitmişim. İşte o zaman önüme üç dükkân çıktı. Birinin çatısı, birinin kapısı, birinin de duvarı yok. Hiç durmadım, hemen çatısı olmayan dükkâna girdim. Duvarda asılı üç tüfek gördüm. Birinin mermisi yok, biri kırık, biri sağlam. Hemen mermisi olmayanını aldım, dışarı çıktım. Az gittim, uz gittim. Yol üstünde üç tavşan gördüm: Birinin canı yok, birinin bacağı kırık, birinin canı var. Son ikisine kıyamadım, gittim ölü tavşanı vurdum. Onu aldım, hemen heybeme koydum. Hiç durmadım, az gittim, uz gittim. Yol üstünde üç derecik gördüm. Birinin suyu yok, birisi kupkuru, biri de yamyaş. Suyu olmayanında tavşanı yüzdüm, ayıkladım, temizledim, bir güzelce de yıkadım. Orada durmadım, gittim. Yol üstünde önüme üç tencerecik geldi. Birinin dibi yok, birinin dibi delik, birisi de eh, şöyle böyle sağlam. Dibi olmayan tencerede tavşanımı bir güzel pişirdim. Tabak sıyırmacasına yedim, yedim. Karnım doydu doymasına ama, gözüm aç. Yaladım yuladım. Dipsiz tencereye yeniden büyük bir iştahla saldırdım. Saldırdım ya, dudaklarımda hâlâ bir lokmacığın izi yok. Orada da durmadım. Az gittim, uz gittim. Dere tepe düz gittim. Yol üstünde üç adam gördüm: Biri görür ama, topal. Biri görmez ama, sağlam. Birinde ise ne göz kalmış, ne ayak.

İşte öyle bir zamanda; iyiye tuzak kurulup da kötünün ele geçirildiği bir eski zamanda; bir köyde kendi yağıyla kavrulan bir aile yaşıyormuş. Bir adamla karısı ve iki de kız çocukları. Ne olmuş, nasıl olmuşsa bu adamın karısı ölmüş. İki yavrusuyla yalnız kalan adam, önü sonu[1] hesaplamış, sonra yeniden bir daha evlenmiş. İlk günlerin iyiliği de çabucak geçip tükenmiş. Üvey ana, bu kızları artık istemez olmuş. Kocasına sırtarmış, bu kızların evden atılmasını istemiş.
Çaresiz kalan adam, düşünmüş taşınmış. Aklına gelen fikirleri ölçüp biçmiş. En güzel yolu bulduğuna inanarak, daha henüz akşam alacası dağların ulu doruklarına bile düşmeden yatmışlar.
Sabah olmuş.
Adam, sabah erkenden çocuklarını da yanına alarak sözüm ona dağa çalışmaya gitmiş. Bu dağ senin, bu bağ benim diye diye, var güçleriyle çalışmışlar.
İyice yorulan çocuklar, babalarına;
- Karnımız aç! Biz acıktık, demişler.
Bu sözler üzerine babaları, bindiği ağacın dalından yere inmiş. Hemen çocuklarının yanına gelmiş. Onların karınlarını iyice doyurmuş. Çocuklar, yemeklerini yedikten sonra, hararetlenmişler.
- Biz susadık baba! demişler.
Babaları da, aşağıda şırıl şırıl kendi halinde akıp giden küçük dereyi göstermiş.
- İki kardeş, birlik olun! Bir koşuda oradan su içip de gelin, demiş.
Çocuklar, aşağıda kendi halinde şırıl şırıl akan küçük dereye su içmeye gidince, babaları da; “Zaman, bu zamandır!” diyerek, elindeki su kabağını armudun dalına astıktan sonra, durmamış, oradan kaçmış.
Rüzgâr estikçe, su kabağı dallara takılıyor; takır tukur takırdıyormuş. Geri dönerken, yollarını şaşıran çocuklar; “Ha babamız burda! Ha babamız şurda!” diyerek, koca dağda ayak basmadık yer bırakmamışlar. Köşe bucak her tarafta, babalarını aramışlar. Ne ettiler, ne yaptılarsa, üstelik hangi kayanın ardına baktılarsa da, bir türlü babalarını bulamamışlar.
Akşam gelip çatmış, karanlık da alçalmaya başlamış. Birbirlerine iyice sokulup sarılan iki küçük kız kardeş, var güçleriyle de, korkunun yaman atlarıyla başa çıkmak için, ulu orta bağırmışlar;
- Tın tın kabacık, bizi aldatan babacık!
Karşı kayalardan da kendi seslerine karşılık verilmiş:
- Tın tın kabacık, bizi aldatan babacık!
Sesler, sesleri kovalamış. İki küçük kız kardeş, yalnız olmadıklarını sanarak, durumlarının kendileriyle aynı olduğuna inandıkları diğer seslerin sahiplerini de bulabilmek umuduyla dolaşıyorlarmış.
Az gidip, uz gitmişler... Altı ay, bir güz gitmişler... Böyle böyle dolaşırlarken, bir tepeye varmışlar. Bu tepeye çıkıp etrafa bakınca, aşağıda bir köy görmüşler. O köyün içinde bir yerde duman tütüyor, bir tarafta da köpek havlıyormuş. Biri, ötekine bakarak, sığınılacak yer bulma umudu ile sormuş;
- Nereye gidelim, kardeşim? demiş.
Küçüğü;
- Köpek havlayan yere gidersek, köpek bizi ısırır. İyisi mi biz, duman tüten yere gidelim. Daha iyi, demiş.
Kendi aralarında böyle konuşa konuşa, tepeden aşağıya inmişler. Duman tüten yere gelip kapısını çalmışlar. Kapıyı, teni gülden beyaz, yüzü aydan daha parlak gencecik bir kız açmış. Onları hemen içeriye alıp konuk etmiş. Çok sevip kaynaştığı bu iki kız kardeşe, sihir yapmasını öğretmiş. Çeşitli oyunlar oynamışlar, yorulmuşlar. Uykunun kurşun gibi ağır askerleri, göz kapaklarına gelip kurulmuş. Bir ara, konuk kaldıkları evin sahibi, teni gülden daha beyaz, yüzü aydan daha parlak olan gencecik kız, dile gelip söylemiş:
- Benim annem bir devdir. Sizi burada görürse, sağ bırakmaz, ikinizi de yer, demiş.
İki kız kardeş, sıkıntının telgraf tellerine takılıp çok korkmuşlar, sakır sakır sakramışlar. Teni gülden daha beyaz, yüzü aydan daha parlar olan genç dev kızı, onları bir yere saklamış. Biraz sonra dev gelmiş. Araştıran gözlerle etrafı taramış. Odaya girince;
- Burada et kokuyor, demiş.
Teni gülden daha beyaz, yüzü aydan daha parlak olan kızı;
- Sana yemin ederim ki anne, evde gizli saklı hiçbir şey yok, demiş.
Bunun üzerine dev;
- Ben dişlerimi törpüleyip de geleyim. Sen, konuklarımızı pişire koy. Yoksa seni yerim, demiş.
Teni gülden daha beyaz, yüzü aydan daha parlak olan gencecik dev kızı, bakmış olacak gibi değil, işin kurtuluş yolu da yok; iki kardeşi, bulundukları yerden çıkarıp pişirmeye karar vermiş. İki kardeşi, sakladığı yerden çıkarmış. Onları bir köşeye oturtmuş. Çocuklara;
- Gelin bitinize bakıvereyim, demiş.
İki küçük kız kardeş, saklandıkları yerde, dev ana ile dev kızının konuşmalarını duydukları için;
- Eğil! Biz senin bitine bakıverelim, demişler.
Devin kızı, bitine baktırmak için başını eğmiş. Teni gülden daha beyaz, yüzü aydan daha parlak olan gencecik dev kızı, başını öne eğince, iki küçük kız kardeş de zaman bu zamandır diyerek, hemen dev kızının başını kesmişler. Kardeşlerden küçüğü, bu durum anlaşılmasın diyerekten, saklıca evden kaçmış. Dev kızının yerine geçen büyüğü, dev ana gelince, kızının etini pişirip yemesi için önüne çıkaracakmış.
Dev ana nerdeyse, gelmiş. İki kız kardeşten büyüğü, pişirdiği eti çabucak devin önüne getirmiş. Fakat bu devin âdeti kızıyla beraber sofraya oturmak, bulunanı birlikte yemekmiş.
Kızına;
- Haydi gel, sen de birkaç lokma ye! demiş.
Kız;
- Ben onu pişirirken duramadım da, ucundan kulağından yedim, demiş.
Dev anası, bu olayda bir bit yeniği olduğunu anlamış. Kızın üstüne yürümüş. Sihir yapmayı, devin kızından öğrenen iki küçük kız kardeşten büyüğü, ortaya bir tarak atmış, koskoca orman olmuş. Bir de sabun atmış, her taraf yere çakılı keskin taşlarla dolmuş. Dev ananın önüne orman çıkmış, dikilmiş. Ayaklarını yere çakılı keskin taşlar, dilim dilim kesmiş. Sonunda büyü yapan iki küçük kız kardeşten büyüğü, devin elinden kurtulmuş. Kurtulmuş ama, yine de korkusundan olmalı ki, şimdiye kadar hiçbir kimsenin tehlikeyi göze alıp da çıkamadığı, ulu bir kavağın başına tırmanmış. Bu ağacın yanında, ulu dallarının altında gürül gürül kaynayan, içinde de periler oynayan bir pınar varmış.
Günlerden bir gün bu pınara, o yörenin ünlü zenginlerinden Beyoğlu’nun bedeli, beyinin atını sulamak için gelmiş. Nedense, ne edip yaptıysa, Beyoğlu’nun atı, bu pınardan bir türlü su içmemiş. Bu olayı garipseyen, ama bir türlü düşünüp de çözemeyen Beyoğlu’nun bedeli, atı alıp beyinin yanına gelmiş.
Beyoğlu’na;
- Atın huysuzlandı. Pınarın suyuna düşen güzelliğimi görünce de, eğilip de bir yudum bile su içmedi, demiş.
- Hey gidi yüzü küllü, aklı hepten kilitli bedelim! Hiç aynaya bakmadın mı? Senin neren güzel? diyen Beyoğlu, bedeline çıkışmış.
Çıkışmış ya, kendi kendine de; “Bu işte bir iş var, ama ne? Varıp da yerinden öğrenmeli!” diye düşünmüş. Hiç durmayıp, ikisi birlikte yola çıkmışlar. Dere tepe düz gitmişler. Altı ay, bir güz gitmişler.
Sonra Beyoğlu ile bedeli, ulu ağacın altındaki gürül gürül kaynayan, içinde güzel periler oynayan pınarın yanına gelmişler. Ata, yine su içirmek istemişler ama, Beyoğlu’nun atı bu defa da su içmemiş.
Beyoğlu, eğilip pınar suyuna bakmış. Aynalaşan suyun yüzünde, gelip giden bir hayâlin dolaştığını anlamış. Başını kaldırıp da dört bir yana dal budak salmış ulu ağaca bakınca, kocamış dallarının arasında ay gibi parlayan güzel bir kızın oturduğunu görmüş. Ona türlü türlü diller dökmüş, gönlünü açmış. Üstelik, perilerden daha da güzel olan bu kıza, evlenmeleri teklifinde de bulunmuş. Dahası, suya vuran gölgesiyle Beyoğlu’nun atını bile ürküten genç kız, kendisine yapılan evlenme teklifine de kulak asmamış. Ağaçtan da yere inmeye yanaşmamış.
Beyoğlu’nun gönlünde sevdanın türlü kuşları cıvıl cıvıl ötüşmeye, yeni ufuklara doğru da kanat çırpmaya başlamış. Gönlünün sesini bastıramayan Beyoğlu, ülkesinin her tarafına tellâllar çıkarmış, usta dülgerler aramış. Aradıklarını bulunca, hiç beklememiş, yanına kırk kölesini de alarak, işinin ustası olan dülgerlere ulu ağacı kestirmek istemiş. Günlerce uğraşmışlar, didinmişler. Ulu ağacı bir türlü kesememişler. Tam ağacın kesim işi bitecekken, kocamış dallarının arasında oturan ay gibi parlayan güzel kız, yukarıdan dilini çıkarınca, her tarafından ustaca biçilen ulu ağaç, yeniden eski durumunu alıyormuş. Ne kadar parçalansa da, yeniden büsbütün oluyormuş. Bu durum, günlerce sürmüş. Ne edip yaptılarsa da hiçbir usta dülger, ulu ağacı kesememiş.
- “Öyleyken böyle!” diye düşünmüş Beyoğlu. Derdinin ilâcını aramak için, yeniden yollara düşmüş. Sonunda da bir kocakarıya rastlamış. Ona gidip derdini açmış, çaresini sormuş.
Kocakarı da;
- İstediklerimi bulup getirirseniz, o peri kızını bulunduğu yerden kolayca indirebilirim, demiş.
Aman zaman demeden Beyoğlu, kocakarıya kendisinden istediklerinin ne olduğunu bir kere daha sormuş. O da istediklerinin adını koymuş.
- Hamur teknesi, un, tuz, sacayağı, sac... Bir de çevirgeçle ısıran unutulmamalı, yastıgeç[2] de mutlak bulunmalı, demiş.
Beyoğlu, kocakarıya ne istediyse vermiş; yoksa, aratıp buldurmuş, hepsini de bir güzelce tamam etmiş.
Kocakarı, bunların hepsini sırtına sarınmış, tek başına yola çıkmış. Ulu kavak ağacının yanına gelince, ulu ağacın kocamış dalları arasında oturan, parlak aydan daha güzel olan kızı görmüyormuş gibi davranmış, sanki orada soluklanıp dinlenecekmiş gibi yapmış.
Kendi kendine konuşmaya başlamış.
- Ani[3], ne kadar güzel gölgelik bir yer. Karnım da acıktı. Ani, şurada da pınar var. Ulu ağacın gölgesinde, bir güzel ekmek pişirip de yiyeyim bari, demiş.
Durmamış, çalı çırpı toplamaya başlamış, çorak bir köşede ateş yakmış. Bir yandan da sırtında getirdiği araçları teker teker çıkarmaya başlamış. Pınardan su getirmiş, teknede hamur tutmuş[4], ısıranla kopardığı hamur parçalarını, üstüne un serpelediği yastıgece alıp bazlama yapmak için yepelemeye başlamış. Yanan ateş tam kıvamına gelince, mahsustan[5] harlı ateşin[6] üstüne sacayağını ters kapatmış.
Olan biteni, baştan sona, sessizce bulunduğu yerden gözleyen, aydan daha parlak olan genç kız, kendini tutamayıp söylemiş:
- A nene, sacayağını ters koydun, tersine çevir!
Kocakarı, kurnazlık oyunu oynamış.
- Böyle mi a kızım, şöyle mi a kızım? İhtiyarlık işte, gözlerim de görmüyor. Ters mers, çaresi yok; bazlamayı pişirip yiyeceğim. Bekâra karı boşamak kolay! Orada oturup da bana sadece akıl vereceğine, azcık aşağıya iniver de, benim gibi bir ihtiyara yardım et. Haydi güzelim, bulunduğun yerden iniver de, sacayağı nasıl konurmuş göster! Nerdeyse hamurum taşacak, bütün emeklerim yabana gidecek[7]. Haydi, aşağıya iniver de, şu ekmekleri beraberce pişirip de yiyelim!
Ulu kavak ağacının kocamış dalları arasında oturan, parlak aydan daha güzel olan kız da; ağaçla konuşmaya başlamış.
- “Yasıl[8] kavak, yasıl!” deyince, ulu kavak ağacı yasılmış, parlak aydan daha güzel olan genç kız da, aşağıya inmiş. Ateşe ters konan sacayağını düze çevirmiş, üstüne de sacı koymuş. Kocakarının kendisine uzattığı bazlamaları, sacın üstüne bırakarak, bir yüzü piştikçe, çevirgeçle öbür yüzünü çevirip pişirmiş. Birlikte yaptıkları sıcak bazlamayla da karınlarını bir güzelce doyurmuşlar.
Nice sonra genç kız; “Yasıl kavak, yasıl!” deyip de, tam ağaca tırmanacağı sırada, gizlenmiş olduğu yerden aniden ortaya çıkan Beyoğlu, bu kızı kıskıvrak yakalamış, atının terkisine almış ve doğruca evine götürmüş. Beyoğlu’nun akıllı biri olduğunu anlayan genç kız, onun aşkına karşılık vermiş vermesine ya, ille de küçük kız kardeşinin bulunmasını da evlenebilmelerinin biricik şartı olarak öne sürmüş. Aranmış taranmış, yöre baştan uca arşınlanmış, sonunda küçük kardeş bulunmuş.
Daha sonra, şimdiye kadar görülmedik bir düğündür başlamış. Hemen bütün herkesin katıldığı bu görkemli düğün, tamam kırk gün, kırk gece sürmüş. Beyoğlu’yla karısı, kendi evlerine, bulunan küçük kız kardeşi de alarak, aynı konakta birlikte yaşamaya başlamışlar.
Her gün akşam, el ayak çekilince ortaya çıkan küçük kız kardeş, Beyoğlu ile ablasının odasına gelip;
- “Bu ablamın ayağı, bu da eniştemin ayağı!” diyormuş.
Bir gün bu kızın ablasıyla eniştesi, biraz gezip dolaşıp açılmak için deniz kenarına gezmeye gitmişler. Beyoğlu’nun hizmetçilerinden, onda da gözü olan biri, hasedinden olacak, küçük kızın ablasını denize atmış. Kendisi de bir güzelce elbise değiştirip onun yerine geçmiş.
Yine o akşam, el ayak çekildiği saatlerde ortaya çıkan küçük kız, dile gelmiş:
- “Bu eniştemin ayağı, bu ablamın ayağı değil!” demiş.
Beyoğlu, bu sözün altında yatan gerçeği öğrenmek için, durumu bir hocaya danışmış. Hoca da ona, karısının denize atıldığını söylemiş. Onu bulunduğu yerden kurtarmak için de, deniz kenarına kırk ayar buğday dökülmesi gerektiğini bildirmiş. Beyoğlu bu, durur mu hiç? Hemen denileni yapmış, deniz kenarına kırk ayar değil, yüz kırk ayar buğday döktürmüş. Denizin bütün balıkları, buğday kokusunu alıp kıyıya yanaşmışlar. Bu buğday tanelerini, birer birer gelen balık da yemiş, duyan balık da gelmiş yemiş. En sonunda büyük bir balık da kıyıya gelip, buğday tanelerinden yemiş. Beyoğlu, garip bulduğu bu balığı yakalamış, adamlarına karnını da bir güzelce yardırtmış. Bu balığın içinden, Beyoğlu’nun hanımı, kucağında çocuğuyla dışarı çıkmış.
Foyası meydana çıkan hizmetçiye, Beyoğlu sormuş:
- Kırk katır mı istersin, yoksa kırk satır mı?
Hizmetçi;
- Ani, kırk satırı alıp da ne edeyim? Kırk katırı alırım da, bari onlarla odun çekerim, demiş.
Beyoğlu da ona, bütün istediklerini verdirmiş. Ancak katırlar yola çıkmadan önce, en yaşlı olan katırın kulağına usulca seslenmiş;
- Bunun bir parçasını bana getirmenizi isterim!
Usta katırlar yola çıkınca, şimşek gibi bir hızla dağ demeyip taş demeyip, tozu dumana katarak koşmuşlar, foyası meydana çıkan hizmetçiyi de parça parça etmişler. Sonra da bir parçasını yanlarına alarak, Beyoğlu’na getirmişler.
Günler günleri kovalamış. Ay, yıl derken; günün birinde sırtında gece kuşu derisi bulunan küçük kız kardeş, pınarda yıkanıyormuş. Bu sırada parmağındaki sihirli yüksüğünü çıkarıp, dışarda bir kenara koymuş. Tam bu sırada bir avcı da oradan geçiyormuş. Kenarda bulduğu yüksüğü almış, az öteye gitmiş. Kız, pınarda yıkanıp çıktıktan sonra, öteye bakmış, beriye bakmış yüksük yok. Çaresiz;
- Yüksüğümü kim aldıysa getirsin, hemen onunla evlenirim, demiş.
Ötede bekleyen avcı;
- Ben aldım, demiş.
Bu kızla da kurnaz avcı, o saat düğün dernek kurdurup, davul zurna çaldırıp evlenmişler. Düğün bitiminde avcının anasının evine gelmişler.
Avcının anası, kuş telekli gelin kızı görünce; oğluna, kavurgadaki mısır

46
0
0
Yorum Yaz