20 10 2006

ATATÜRK VE YURT ŞİİRLERİ / SEÇME ŞİİRLER / ALİ KÜÇÜK

ATATÜRK VE YURT ŞİİRLERİALİ KÜÇÜK______________________________________________TÜRK GENÇLİĞİSÖZ VERDİ______________________________________________Cehaleti yıkacağız !Gençlerimiz okudukça.Yıldızlara çıkacağız!Gençlerimiz çalıştıkça.İçi sevgiyle yanar,İster ulaşmasın yollar,Geçit vermese de dağlar!Gençlerimiz durmadıkça.Doğu,batı her yönüyleKadın,kızı erkeğiyle,Hep üreten elleriyle !Gençlerimiz yılmadıkça.Çelik, elimizde hamur ,Engeller sökse de ömür,İnsanlık, ilimle olur !Gençlerimiz anladıkça.Yurtta,dünyada barış!"Türk!öğün,güven,çalış"Atatürkçü ruha dalış !Gençlerimiz hızlandıkça.Şu birliği bozmayalım,Konuşana kızmayalım,Cennet olacak vatanım !Gençlerimiz inandıkça.Ozan Ali, sen de gençsin,İnsanlığa hizmettesin,Yankılanır belki sesin !Türk gençliği var oldukça...Ali KÜÇÜK HEYAMOLA KARADENİZ HEYAMOLAKaradeniz dalgalı-Karadeniz sevdalıKabardı mı yüreğiKaçkarlar, Ilgazlar, Köroğlu Dağlarıkafa tutmasalar bir nasıl öpecek Akdenizi;içilir edecek okyanusu...İşte O Karadenizlikabaran yüreğine aldı benitarihi şöyle bir gezdirdi...Başka bir gemiyle Samsun'a indirdiVeSizlere ATATÜRK'ün selamını gönderdi...Bir ucunda Atabarıyla kucaklaşan Artvinlim,Bir ucunda Köroğlu'nu destanlaştıran yiğitlerimHeyamola Karadeniz, Oyy Karadeniz, Karadenizlim !Alın teri, grizu, duman ve ölümKutsal emeği kara elmasla yoğuranyeraltı aslanlarınabir değil, bin defa selam !Karadeniz dalgalı-Karadeniz sevdalıKabaran yüreğinde, destanlaşan bir tarih saklı...Ilgazları dinledim zirvesindeÖyle yanıktı ki Çanakkale Türküsü.Kağnılar...silahlar... analar çocuklarlaŞerife Bacı bir adım daha yakındı Afyon'aİnebolu- Çankırı yolunda !Dadaylı Halit Çavuş gülerek el sallıyorduBoğaza gömülen İngiliz Zırhlısına.Sende efe destanın yazdın SEPETÇOĞLUMVolkanı saklı dağ gibisinKastamonum- Kastamonulum ...Haksızlığa bir ibret Sinop'un damı,eşkıya dünyaya hükümdar olmaz,bir dere ki oy be oyy Memed' in sevdası durmaz !ya Hekimoğlu... ya Hekimoğlu' na dayanır mı yürekÇarşamba&#... Devamı

20 10 2006

ÇOCUK ŞİİRLERİ / SEÇME ŞİİRLER / ALİ KÜÇÜK

ÇOCUK ŞİİRLERİ ALİ KÜÇÜK______________________________________________"Ne zaman çocuklaşsam; İnsan oluyorum..." Ali KÜÇÜKSİLAHLARI GÜLLERE ASTIK______________________________________________Bak çocukMadem geldin dünyayaSakın ha bildiklerini unutmaÖğrendikçe küçüleceksinBu güne dönmek isteyeceksinBebek gözündeGökyüzünü izleyeceksin...Bak çocukÇabuk büyüTuttuğun eliBaktığın gözüDediğin sözü bil,Sömürme insanı ...Bak çocukPaylaş ekmeğini,Öfkeni ve sevginiSusmaBükme boynunuYere bakma konuşurkenKorkularımı sunma bana,Bulutlara çıkYıldızlarda sallanGüneşi tut ellerindeDenizde uyuAma lütfen çabuk büyüDağ oldu bilgiEteğinde kaldıkKoşmaya zaman yokÇığlığına kanat taktık...Bak çocukÜretmelisin, yeşertmelisin çölü SevdalanmalısınEkmeğin ana sütü tadında olmalıKul olmadan kulaOnurla yaşamalısın,Durdurup savaşlarıYeni bir dünya kurmalısın...Bak çocukYarınlar oluyorEllerin elimde uyuyabilirimTutunamıyorum biraz eğil,Sesinle bölünsün uykumSilahlarla değil....Bak çocukEmeğimde sen varsınYüreğimde senBir sevda ürünüsünBunu öğrenTertemiz gökyüzü Uçabilirsin artıkSavaşlar olmayacakSilahları,güllere astık...Ali KÜÇÜKİNSAN YAĞMALIYIZUçabilmek olmalı yaşamakKonabilmek Özgür dallara-avcıya inat geceye karmadan umutlarıGüneşe yürümeliyizKış baharını getirmeliyizÇocuksu düşlerimizeSevgileri emmeliyiz Ana sütü tadında...Öyle yükselmeliÖyle yükselmeliyiz kiYağmur gibiİnsan yağmalıyız... Ali KÜÇÜKÖLÜMÜ GÖMDÜKNeler yapacağız neler Öfkeniz boğulunca sizleri Silahları düdük Mermileri bilyeGül dikeceğizmayın tarlalarına geleceko günler elbetistemeseniz deBüyüyor hızlagüneş yüzlü çocuklar onlar ki ÖLÜMÜN Ölümü olacaklar...Ali KÜÇÜKÇOCUKÇAKüçücük yüreklerimizdeOn yüz insanBin yüz insanÇok çok yüz insanSevgisi taşırızÇomaktan atlara binerizEvler-kaleler yaparız çamurdan-kumdanKelebekleri kovalarızOkşamaya çalışırız kedi yavrusunuYemek dökeriz üstümüzeEllerimiz kirlenirDondurma yapışır dudaklarımızaSek sekHop hop Top top derkenÇocuğuz yaSilahta verirler elimizeOyuncaktır diyeKimimiz ... Devamı

20 10 2006

SOSYAL İÇERİKLİ ŞİİRLER / SEÇME ŞİİRLER/ ALİ KÜÇÜK

SOSYAL İÇERİKLİ ŞİİRLER ALİ KÜÇÜK______________________________________________UMUT TÜRKÜSÜ______________________________________________Sevgi çiçekleri ekeceğimçölleşen yüreklereyağmurum olur musun sağanakTemmuzda karzemheride narsanma ki hayalinancım olur musunSevgi öğüteceğimkurduğum kar değirmenindegüneşim olur musun ısıtacakÜrkütseler dekorkutsalar dahazırım umut yolculuğunakanadım olur musunBulutları aralarımter inerken gözlerimeSaçlarım olur musun ıslanacakHuri-melekölümüne sevmeksevmek yine sevmekSevdalım olur musunÇiçekle-bulut kucağımdaölümle can gibirüzgarım olur musun savuracakAşk ve sevgibulutla-çiçekyeşerirken ölümsüzleşecekbahçem olur musunAli KÜÇÜKYARINDağların gözyaşlarında saklıLodosun yıkadığı umutlargözlerimde şekillenen yaşanmamışlıkusumdaki alacakaranlıkdüşün ki yarınyarın güneş doğdubeklentilerimigöğün koynundan hüzmeledi toprağarenk cümbüşünde bakire çiçeklerdoğanın raksını dinliyor ormanseninleyimAydınlığa bağladım karanlığıdağların gözyaşlarında beslenen çiçeklerigüneşe sunuyorumdüşün ki güneşgüneş doğdu yarın...Ali KÜÇÜKAYAKTA ÖLMEKDağınık gözlerdesaklanmıyor ağlayan yürekkurumuş yaprağınrüzgara direnişi dalındaallaşan yüzün kızarışı gibiAklında ölümsüzlükyem olunmuşluk serçeyegüneşi ellerinde tutupvolkanı gölgelerkenyine de buz dağındatitremek gibiBulanık sulardagözlerini görmek,ezerek umutsuzluğubükülmeden yürümek,ayakta ölmekağaçlar gibi...Ali KÜÇÜKBİZDE GİYELİM BAHARIAlev sevgilerimdi seni kavuranSuçlama Akdeniz güneşiniBalıklar değildiYakamozları saklayanKabaran yüreğimdiDön istersendenizin ayaklarınıellerini çam ağaçlarınınöptüğü güneÖlü Deniz diriliği vardı tenlerimizdeBöyle kalsın istersenzamana akışımızKleopatra'nın denizi giydiğiyere bakışımızGelbindiğimiz balıklarBermuda Üçgenine çekmesin biziSoluğumuzu koklayamayız sonraYelkenlerin korsan bayrağındaSuya güneşe doymuşbakir vadilerin zakkum çiçeğiIlgazlarınkar toplayan çehresikoparamam güzelsinulaşamam zirvesinBöyle olmasın arzularbizde giyelim baharıçiçekle... Devamı

20 10 2006

ŞARKI SÖZLERİ / SEÇME ŞİİRLER/ ALİ KÜÇÜK

ŞARKI SÖZLERİ ALİ KÜÇÜK______________________________________________KIRIK KALBİMTürk Sanat MüziğiAcemkür-di MakamıKırık kalbim sende kalsın,Dost yerine koyacaksan.Dilim dursun, sazım çalsınDost yerine koyacaksan.Can evime düştü közün,Ferman ile birdir sözün,Görmesem de olur yüzünDost yerine koyacaksan.Açılayım güller gibi,Saçılayım pullar gibi,Yalvarayım kullar gibiDost yerine koyacaksan.TRT : TSM repertuar no : 12805Beste:Raif SOMERAli KÜÇÜKAĞLA SEVDİĞİM AĞLAAteş koydun yüreğimeDağla sevdiğim dağlaKement attın ellerimeBağla sevdiğim bağlaSarhoş ettin seçemedimYudum yudum içemedimCoşuyordun geçemedimÇağla sevdiğim çağlaSaçlarına karlar yağmışEndam, işve zara dalmışBenden sana bir ahh kalmışAğla sevdiğim ağla. ..TRT şarkı sözü onaylıdır-1997-Ali KÜÇÜKAMANSIZ HASRETBir garip eser seherin yeliYa benden sana ya senden banaBin aşkı söyler sazımın teliYa benden sana ya senden banaBülbül'ün hali goncada gizliSevdanın eli sarmada beliSüzülür gibi akmada seliYa benden sana ya senden banaMecnun, Leyla der Kerem yanmaktaFerhat'ın aşkı dağlar yarmaktaAmansız hasret bizi sarmaktaYa benden sana ya senden banaTRT şarkı sözü onaylıdır-1997-Ali KÜÇÜKDEĞER MİYDİ BİLMEM SANAAşk gölüne attın beniDeğer miydi bilmem sanaBin bir kere yaktın beniDeğer miydi bilmem sanaEl açarak yalvarırdınBaksan diye kıvranırdımRüyalarda aranırdımDeğer miydi bilmem sanaKüllenmemiş közün oldumSöylenmemiş sözün oldumZemherinde yazın oldumDeğer miydi bilmem sana...TRT şarkı sözü onayıdır-1997-Ali KÜÇÜKİÇTİM İŞTE BİLE BİLEZehir olan sevgisiniİçtim işte bile bileSafa değil cefasınıÇektim işte bile bileAçma diye küstüm güleBülbül görür gelir dileGoncalar nazar ileBaktım işte bile bileSele döndün akmandın kiYanıyordun yakmadın kiHiç zulmünden bıkmadın kiÖldüm işte bile bileTRT şarkı sözü onaylıdır-1997-Ali KÜÇÜKNOSTALJİHani yıllar, aylar hani o tatlı günlerBir hayaldi sanki, geçip geçip gittilerHani saçlar, kaşlar hani öldüren gözlerBir bahardı sanki solup solup gittilerHani hülyan malın hani o masum yüz... Devamı

19 10 2006

Yüksek Gerilim / Öykü / Adalet Ağaoğlu

Adalet AğaoğluYüksek GerilimYağmurlar dindi. Ovanın böğründeki hafif eğimli toprak kanallar taralarda biriken fazla suyu denize akıttı; akıntı, kıyılarında sivrisineklerini ve kurbağalarını çoğalttı. Tarlalar da kanalların toprakta bıraktığı nemi sakladı, pamuğunu büyüttü.Tek pervaneli uçaklar mayıs sonu ovanın üstünde dolaşmaya başladılar. Sonra artık tarlaların üstünde sık sık uçtular, ovaya ilaç püskürttüler. Siyolan kokusu, bir yol ayrımındaki çilek tarlasında olgunlaşan çiçeklerin tadına sindi. Ardından sırayla ekmeğin, etin, sebzenin tadına sindi. Çevredeki hüsnüyusufların, morsalkımların, ıtırların özsuyuna yürüdü; şantiyelerdeki araçların dişlilerine, çimento ve çakıla, battaniyelerle karavanalara; işinden göçenlerin ve iş aramaya gelenlerin yatağına, yorganına, poturlarına, mintanlarına sindi.Tek pervaneli uçakların attığı ilaç, pamuk fidanları üstünde kurudu. Damarlı yüzlerinde benek benek beyaz lekeler bıraktı. Dümdüz ovayı yer yer kesen çitler arasındaki otlar, önceleri pamuk tarlalarına dolan fazla suyu bir uçtan çaldı, emdi, azıp gelişti. Kanallar suyun fazlasını denize attıkça otların payına düşen nem de azaldı. Yaz boyu azaldı bu pay ve otlar kurudu, dikene sardı. Dikenleşen sürgünlerde gövdeler, yolun tozuyla havanın ilacını tuttu; beyaza yakın bir kül rengine buladı. Bu kirli beyaz öbekler arasında kurumamakta direnen ince mor çiçekli ılgınlarla süpürgeotları ve çavşırlar güneşten renklerini attılar. Atılan rengin yerini hemen ilacın beyazlığı aldı.Kuru pamuklar eylülde toplanmaya başlandı. Sulanan ekim pamukları daha dolup gürbüzleşerek, yağmurlara kalmadan toplanacakları günleri beklediler. Yaprakları genişti. Üstlerinde daha çok ilaç lekesi biriktirdiler.Güneş, bütün yaz denizin üstünü kaynattı. Kaynatıp buharını aldı. Getirip taa ötelerden, ovanın üstüne saldı. Buhar tabakası, uçakların püskürttüğü ilacın pek az kısmını kaptı. Yine de yoğunlaşıp kalın bir sis bulutu yaptı. Uçaklar yeniden ilaç püskürtmeye geldiklerinde ovaya doğru biraz daha al... Devamı

19 10 2006

Kitap Katili

Kitap Katili'Agatha'nın Anahtarı' kitabından Başkomiser Nevzat ile yardımcısı Ali gözlerini dikmiş, pür dikkat beni izliyorlar. Sigara dumanına boğulmuş bu küçük odaya girdiğimizden beri üçüncü kez uyarıyor Başkomiser Nevzat,"Cumartesi saat 17:30 ile 19:00 arasında nerede olduğunuzu söylemezseniz, sizi gözaltına almak zorunda kalırız.""Anlamıyorum," diyorum, şaşkınlıkla, "O eleştirmeni neden öldüreyim ki?""Son romanınızı, yerin dibine batırmış," diyerek lafa karışıyor Ali. Şık giysileri, ukala davranışlarıyla polisten çok genç bir brokerı andırıyor."Bunun için adam öldürülür mü?""Ne diyorsun sen," diyor, "adam yan baktı diye cinayet işleyenler var bu memlekette.""Ben onlardan değilim.""Bundan emin olamayız," diyor Nevzat."Üstelik bize yalan söylemişken," diyerek taşı gediğine koyuyor Ali. "Güya Cumartesi günü Eskişehir'de imza gününde olacakmışsınız.""Ben size yalan söylemedim... İmza işi son anda iptal oldu.""Bize değil ama karınıza söylediniz," diyor Ali, karınız sözcüğünün üstüne basa basa. "Karısına yalan söylemekten çekinmeyen biri kim bilir bize ne masallar anlatır."Durum sandığımdan ciddi görünüyor. Galiba gerçeği anlatmaktan başka çarem yok."Bakın," diyorum alttan alarak, "sizin de başınıza gelmiştir... evlilik zamanla monotonlaşıyor, insan heyecan arıyor."Lafın nereye varacağını anlayan Ali kıkırdarken, Başkomiserin kaşları çatılıyor."Lütfen daha açık konuşur musunuz?" diyor."Peki," diyerek açıklıyorum... "Cumartesi günü bir bayan arkadaşımla birlikteydim. Kaktüs Kafe'de buluştuk, Beyoğlu'nda. Öğleden sonra saat beş buçuk sularında."Ben anlatırken, Ali de önündeki küçük deftere notlar almaya başlıyor."Kafede söylediklerini doğrulayacak kimse var mı?""Barmen İhsan beni tanır," diyorum. "Ona sorabilirsiniz.""Peki sonra ne yaptınız?""Ortaköy'e indik, bir restoranda yemek yedik, oradan da kızın evine gittik," diyorum."Kız kimdi?""Adı Nermin, genç bir şair.""Telefonu var mı?"Numarayı ezberden söylüyorum. Nevzat, rakamları kaydeden yar... Devamı

19 10 2006

Ahmet Ümit'den Öykü

Ahmet Ümit'den ÖyküBir Akdeniz Düşü 'Çıplak Ayaklıydı Gece' KitabındanNasıl oldu da ayrımına varamadım, anlamıyorum. Dal gibi incecik bir kızdı. Nakışlı beresinden taşan sarı saçları omzuna düşer, kumral kirpiklerinin gölgelediği iri gözlerinden hüzünlü bir çekicilik yayılırdı yüzüne. Onu ilk kez okulumuzun ışıklı koridorlarından birinde görmüş ve hemen etkilenmiştim. Güzel olmasına çok güzeldi, ama beni ona çeken yalnızca güzelliği değildi. Onda yıllarca aradığım, yıllarca arayacağım bir şey gizliydi. Önceden ayrımına varamamıştım işte. Ta ki metro istasyonunun üstündeki o kafede, o dingin ırmağa bakan kırık dökük masada karşılaşıncaya, gözlerindeki o tuhaf maviyi görünceye kadar.Düşte mi yaşıyorduk gerçekte mi? Bilmiyorum. Belki hem düş hem de gerçekti. Öyle hızlı akıyordu ki günler, her şey birbirine karışıyordu. Ayrı ayrı ülkelerden gelmiştik buraya ama topraklarımız komşuydu birbirine. Ege'nin ılık suları, biz karşılaşmadan çok önce ıslatmıştı çıplak ayaklarımızı. Dolaştığımız bu yerler ne Selanik'in makadam köşeli dar yollarıydı, ne de İstanbul'un kömür kokulu sokakları. Uzaklarda bıraktığımız güneşin izlerini boşuna arıyorduk binaların soğuk yüzlerinde.Metro istasyonunun üstündeki o kafede, o kırık dökük tahta masanın başında onunla karşılaştığımda; hiç şaşırmadım, hiç çekinmedim, gözlerimden hiç çapkınlık parıltısı geçmedi. Oysa çok güzeldi, oysa yıllardır onu arıyordum. Öyle doğaldı ki bakışları, doğduğum küçük kenti, ıssız kış denizimi anımsadım. Sanki güneşli bir serinlikte inmişim kıyısına, ters çevrilmiş mavnalardan birisine sırtımı dayamış, kaybolup gitmişim mavisinde. "Bu nasıl bir renk?" diye sormayın. Tanımlayamam, istesem bile yapamam bunu. Tondan tona değişen, biteviye koyulaşan, biteviye açılan bir mavilik anlatılabilir mi? Belki resmi yapılabilir, onu da ben beceremem.Yaşadıklarımı, yaşayacaklarımı gözlerindeki o iki damla aydınlığa sığdıran kız, karşımda gülümsüyordu. Ansızın bir sıcaklık doğdu aramızda demeyeceğim, bu z... Devamı

19 10 2006

Ayhan Bozfırat - Yeğenler

Ayhan Bozfırat - Yeğenler Ne güzel günlerdi onlar! Ne tatlı günler. Ne tadına doyum olmayan günler. Ama çok geride kaldı şimdi. Çok geride hem de. Güzel günler ne çabuk geçip gidiyor!.. İnsan dönüp ardına baktığında, onların çok geride kaldığını görüyor yalnız. Ve biliyor ki, bir daha hiç geri dönmeyecek... Büyükannem, amcamlarda kalırdı. Her ihtiyar gibi, o da çevresinde toplanılsın isterdi. Çevresinde toplanılsın ve eskilerden söz edilsin. Onun için de çevresinde toplanılır, en gereksiz şeylerden söz edilirdi. Ama ne güzel geçerdi zaman... Biz büyükannemin gönlü olsun diye mi toplanırdık amcamlarda, yoksa kendi gönlümüzü eğlendirmek için mi giderdik amcamlar? Orasını bilmiyorum. Hiç kimse de bilmezdi bunu. Bilmenin de bir yararı yoktu zaten. Önemli olan, amcamlarda toplanılması ve dünyanın en güzel, en tadına doyulmaz saatlerinin orada geçmesiydi. Oldukça büyüktü amcamların evi. Büyükannemin istediği kalabalığı rahatlıkla alabilirdi. Üstelik de biz bize olurduk. Yabancı olmazdı aramızda. Amcalarımın alt katında oturan o ihtiyar adamcağızı saymazsak tabii. O da katılırdı bu toplantılarımıza. Hem de toplantılarımızın en vazgeçilmez kişisi olarak. Onsuz tadı mo olurdu böyle gecelerimizin! Bir makinenin en önemli parçasıydı sanki. O olmazsa makine işleyemez dururdu. Onun için kendisi kalkıp gelmemişse, çağırırdık. Nazlanırdı kimi de. Bilirdi üsteleyeceğimizi de ondan. Biz de üstelerdik nitekim. Yalvarırdık. Ne gülerdik, aklıma geliyor da şimdi. Ne bol, ne rahat kahkahalar atardık. Bizi en çok güldüren, ihtiyar adamcağızla büyükannemin birbirlerine şaka yollu sataşmalarıydı. Hiç geçinemezlerdi. Çocuklar gibi girerlerdi birbirlerine. Bir çocuğun elinde, topu ya da elması var, o çocuk, o topu ya da elmayı ötekiyle bölüşmedikçe kavga çıkar aralarında. Öteki de ister çünkü. Topu ya da elması olmayanı, annesi pek zor vazgeçirir bu isteğinden. Ama büyüdükçe, eğitile eğitile, böyle yersiz isteklerden vazgeçerler kuşkusuz. Paylarına ne düşüyorsa ona razı olmayı öğrenirl... Devamı

19 10 2006

Dördüncü Sevgiliyi Ararken/ Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956)

Dördüncü Sevgiliyi Ararken/ Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956)-Üç tane sevgilim var, dedi. Birincisi on dört yaşında, siyah önlüklü, kısa çoraplı, kumral saçlı, iri ela gözlü, saz benizli, ipincecik bir mektepli kızdır. Haftada iki gün, pazartesi ve perşembe akşamları, saat üç buçukta, Maçka'daki Taşlık'ta buluşuruz. Uysal ve sessiz mizacı gibi, solgun yüzüne uygun ağlamaklı sesi de gevezeliğe hiç müsait değildir. Ben de onun yanında, susmayı konuşmaya tercih ettiğim için, orta malı olmuş kelimelere emanet edemediğimiz samimi, saf ve kırışıksız hislerimizi muhabbetli bakışlarla, veciz tebessümlerle, öpücüklerle ifade etmeye alıştık Küçük ve bence mukaddes başını göğsüme yasladığı ve günahkâr elim kadife yumuşaklığında olan saçlarında gezindiği zaman, dünyanın döndüğünü, yaşımın yirmi sekiz olduğunu, günün birinde öleceğimi unutacak kadar kendimden geçerim. Zaten beni ona bağlayan şey de bu hasletidir Beni realiteden uzaklaştırmak. Kimin nesi olduğunu, Beşiktaş'ın hangi sokağında hangi numaralı evinde oturduğunu bilmiyorum. Bildiğim şey adının Nükhet olduğu ve beni sevdiğidir. On dört yaşındaki bir kız tarafından sevilmenin insanı ne kadar dinlendirdiğini bana sorun... Onun, bana aşıladığı saffet sayesindedir ki hadisata ve eşyaya her gün tazelenen bir hayretle bakabiliyorum.İkinci sevgilim bir daktilodur. Onun geceler hazinesi koyu siyah, kesik saçları, mehtaplı kuyular gibi esrarlı ve güzel sözleri, kendiliğinden esmer ve son derece tatlı teni kadar canlılığı, konuşması ve kaydıhayat şartıyla benimsediği neşesi de hoşuma gider. Parmaklarının daktilo makinesindeki gündelik talimlerde mütevellit hassasiyeti, kan gibi, vücudunun her tarafında -kulaklarında, burnunda, dudaklarında, boynunda, göğsünde, kalçalarında, bacaklarında... ilah...- kendini gösterir. Sabahları işime giderken tramvayda ekseriya beraberiz. Diyebilirim ki tramvayda herkes onu dinler, çünkü öyle pervasız, tatlı sürükleyici bir anlatışı vardır. Ama nelerden de bahsetmez, bankadaki ... Devamı

19 10 2006

ESEN YEL'DEN ÖYKÜLER ALKIMSANAT'TA...

ESEN YEL'DEN BİR ÖYKÜ AYLAKLAR HOLDİNG ____________________________________________________________ Geçtiğimiz yılların devingen günleriydi. Özellikle üniversite kentlerinin tozdan dumandan görünmediği günler. Bombalar, molotof kokteylleri, mitingler, yürüyüşler, aşınmayan yollar.. İlahili tekbirli ulumalı toplantılar. Boykotlar, fuzuli şagiller, coplar.. Coplar ki yiyenin yüreği hoplar. Böyle günlerde üniversite öğrencilerinin çoğunluğu yan yatar keyfine bakar. Ver elini sinemalar tiyatrolar, eğlence yerleri. İyi hoş ama, sinema tiyatro dediğin, eğlence yeri dediğin para ister. Parası olanlar.. Tamam.. Parası olmayanlar.. Bir gün baktım ki biz de kalabalık bir grup olmuşuz. Dişili erkekli tam on kişi. On kişilik uyuzlar grubu. Her şeytanın günü kantin, Gençlik Parkının çay bahçelerinden biri ya da tabanvayla kent turu. Aramızda denkleştirdiğimiz çay paraları. Zeytin ekmekle geçiştirilen öğle yemekleri. Yoksulluğumuza, uyuzluğumuza bakmadan attığımız kahkahalar..Böyle neşeli günlerimizden biri. Sağla solla ilgimiz yok. Kıyısından köşesinden isteksiz isteksiz ders çalışmaların dışında işimiz de yok. Aylak aylak dolaşıyoruz. Havamızdan da geçilmiyor. Büyük mağazalara, büyük büyük mağazalara, büyük büyük büyük mağazalara girip çıkıyoruz. Yine bir mağazaya girdik, giysilere bakıyoruz. Ceren, kız arkadaşım, marka bir külot beğendi. Parası olmadığını biliyorum. Parayı ben ödeyeceğim de.. Ceren.. Külotu evirip çeviriyor. Çok renkli bir kadın külotu. Siyah, mor, sarı.. Ben de kara kara mor mor sarı sarı düşünmeye başlıyorum. Öteki arkadaşlar az ilerde başka giysilere bakıyorlar. Onlardan yardım istesem.. Onların ilacı olsa.. Benim düşüncelerim birkaç saniye arayla sarı sarı kara kara mor mor oluyor. Sonra kara sarı mor kara mor sarı.. Derken renkler birden parlıyor gözümde. Tezgahtar kız, Ceren'in elinden külotu alıp paket yaptı. Renkler parlak devinimsiz. Sonra.. Sonra kasadan bir tomar para alıp saydı saydı saydı. Paketle birlikte Ceren'in önüne itti... Devamı

19 10 2006

ESEN YEL'DEN BİR ÖYKÜ... İKİ ÖYKÜ DAHA...

ESEN YEL'DEN BİR ÖYKÜ BİR ÜLKENİN YAKIN SİYASİ TARİHİNDEN AĞIR ÇEKİM GÖRÜNTÜLER _______________________________________________________________ "Hüzün zaman zaman Deli dalgalarla gelir Gönlümün kıyısına vurur.."Esen Yel de kimmiş demeyin lütfen. Bir zamanlar o da, kartal değilse bile, külliyetli miktarda okurun tanıdığı bir mizah yazarıydı. O yıllarda henüz 'çağ atlamamıştık.' Öyle adım başı hırsıza uğursuza rastlamak nerdeee.. Vardı belki ama tek tük.. Ha anımsadım birini. Pek sempatik biriydi kerata. Sözde hayaliciydi ya, siz kulak asmayın. Şimdikilerin şeyi bile olamazdı.. Bir büyük politikacının yeğeniydi. İhya Yeğen.. Bizim de yeğenimiz sayılırdı. Bu koskoca 'müreffeh Türkiye' bu bacak kadar yeğeni besleyemezse ayıp olmaz mıydı. İşte biz de ayıp olmasın ayağından o yeğene hiç dokunmadık. Sunta parçalarıyla, takozlarla oynadı durdu yıllarca..Çağ atlamadan önce mizah konusu mu çoktu bilmiyorum. Esen Yel ne yapar eder, bir yerlerden bir şeyler bulur kuruverirdi öyküsünü. Politikacıların yüz elli metreden soluk alışlarını duyardı. Kafalarının içlerinden geçenleri okurdu. Kimselerin sırtını mindere değdiremedikleri o büyük politikacıya da okurdu arada. Morrisson derdi.. Fuzuli şagil derdi.. En çok da şapkasına takılırdı. İşte bu büyükler büyüğü politikacı şapkasından bir tavşan bile çıkaramadı ama.. Ülkenin en yüksek rakımlı tepesine tırmandı günün birinde. Ha uzatmayalım, işte ondan söz ediyordum. Günlerden bir gün söylevlerinden birinde şöyle sesleniyordu halkına:"Kışın biz Bulgaristan'dan elektrik alıyoruz, yazın Bulgaristan bize elektrik veriyor."Bu özlü söz günlerce gazetelerin dergilerin olduk olmadık yerlerini süsledi durdu. Magazinciler o günlerde böyle basit şeylerle oyalanmaktaydılar. İnsanlar gülüyorlardı bu güzelim söze. Bu yaşanası dünyada insanlar her zaman anlayışlı olmuyor. Esen Yel de, bu dünyalar güzeli söze kılçık atmadan yapamadı. Neymiş efendim, cümlenin kurgusu tersmiş. Nasıl olacakmış, cümlenin ikinci bölümü başa birinc... Devamı

19 10 2006

ESEN YEL'DEN BİR ÖYKÜ

ESEN YEL'DEN BİR ÖYKÜ KOMÜNİSTLERİ TANIYAN KÖPEK _______________________________________________________________ Başkente yeni gelmiştim. Öteki kentlerde olduğu gibi burada da komünist avı tüm yoğunluğuyla sürüyordu. Yoğunluktan bile öte gibi sanki. Enlemesine, boylamasına, verevine, genişlemesine, derinlemesine.. Radyo, televizyon ve de henüz kapatılmamış gazeteler her gün değilse bile sık sık resmi demeçler yayımlamaktaydılar. Demeçlerin anlatım özellikleri birbirlerine pek de benzemekteydi. Aynı kalemden çıkmış gibi falan yani.."İşçileri ayaklandırarak ihtilalle kurulu düzeni yıkmayı planlayan gizli örgütün yetmiş üyesi yakalandı. Örgütün azılı üyeleri daha ilk sorgulamalarında suçlarını kabul etmiş olup.. Tutuklanarak cezaevine konuldular..""Kırsal kesimlerde örgütlenerek köylüleri ayaklandırmak.. Kentleri kuşatarak kurulu düzeni ihtilalle yıkmak, yerine komünist bir düzen getirmek isteyen bir gizli örgüt ortaya çıkarıldı. Örgütün üst düzey yöneticilerinden olduğu sanılan on iki kişi güvenlik güçlerince etkisiz duruma getirildiler. Yirmi yedisi de canlı olarak ele geçirildi. Canlı olarak ele geçirilen üyeler daha ilk sorgularında suçlarını kabul etmiş olup.. İdam istemiyle yargılanmalarına başlandı.."O günlerde gizli örgüt üyesi olmak hiç de güç değildi. Gazete dergi izlemek, birkaç gerçekçi yazarın romanını okumak, yazarların yerli olmaları koşulu aranmıyordu, referans için yetiyordu. Bu suçların işlenmiş olduğu kanıtlarla belirlenmese de oluyordu. Gerçek ya da hayali bir sayın vatandaşın tanıklığı yetiyordu. Kimi zaman fazla geldiği bile oluyordu. Kuramsal kitap okuyucuları da genellikle bu gizli örgütlerin yönetici kadrolarını oluşturuyorlardı. Bu türden örgüt üyesi ya da yöneticisi olmaya elverişli kişileri, sayıları on binleri bulan sivil görevliler saptıyordu.Bir akşam iş dönüşü "Acaba bana ne zaman sıra gelecek" diye düşüne düşüne otobüs durağına doğru yürüyordum. Yakınımda bir köpeğin bana ters ters baktığını ayrımladım. Köpekle göz göze geldik. Kesi... Devamı

19 10 2006

Can Kırıkları / Öykü / Erdal Öz

Erdal ÖzCam KırıklarıYeşil ceketlisi anlatıyor, mavi gömleklisi dinliyor. Dinliyor mu, belli değil. Ben masanın ucundayım. Masanın öbür ucunda iki kişi daha. Uzunca bir masa. Benim karşım boş. İçerisi dumanla kaplı. Gözlerim yanıyor.Yeşil ceketlisi durmadan anlatıyor. Hem içiyor, hem anlatıyor. Kulağıma yapışıp kalan saçma sapan şeyler: bir gecede bilmem şu kadar para harcadığı; 'Küçük Bilmem ne Kulüp'te aşka gelip nara attığı, silah çektiği, sonra da kapı dışarı edildiği; beş parasızlıktan parkta gecelediği, -böyle şeyler işte- sonra emekli bir albayın paltosunu bozdurup kendine ceket yaptırdığı...Sonra bardağını alıp geliyor, karşıma oturuyor. Başlıyor anlatmaya:"Bakın bu anlatacağım olay çok ilginçtir.""Bana mı söylüyorsunuz?""Dinle," diyor. "Savcıydım o zamanlar.""Siz mi?" diyorum. "Dinle," diyor. "Genç, yakışıklı. Savcıydım, bilmem anlatabildim mi? Bir tiyatro topluluğu gelmişti kasabaya."Kasabaya bir tiyatro topluluğu gelmiş. Savcıymış bizimki. Kızlardan ikisi çok güzelmiş."Taze badem gibiydiler," diyor.Geğiriyor. Uzanıp rakısından bir yudum alıyor, elinin tersiyle ağzını siliyor. Tiyatroculara haber salmış: 'İşiniz bitince hepinizi Şehir Kulübü'nde bekliyorum. Hepiniz davetlimsiniz' diye."Savcıydım; bilmem anlatabildim mi?" diyor.Bir sigara yakıyor."Şehir Kulübü'nde masaları donattım, nasıl ama, görmeliydiniz. Bütün adliyeciler oradayız. Kasabanın eşrafı da orada. Sonra kasabanın ileri gelenleri: emniyet müdürü, cezaevi müdürü, kaymakam, jandarma komutanı, mal müdürü. Herkes canım. İçiyoruz..."Gece yarısı, saat bire doğru gelmiş tiyatrocular."Geldiler. Aaa, bir baktım, yanlarında iki kaknem karı."Bakmış. 'Baktık' demiyor, 'baktım' diyor."Al birini vur öbürüne. Kemirilmiş iki pirzola kemiği.""Hani kızlar ulan?" demiş, üstüne yürümüş 'keltoş' toparlak tiyatrocunun. "Bir elim de havada," diyor. "İndireceğim Osmanlı tokadını herifin suratına; bilmem anlatabildim mi?""Hastalandılar Savcı Bey," demiş keltoş toparlak t... Devamı

19 10 2006

Babamdı/ Erdal Öz

Babamdı/ Erdal ÖzElim yüzüm kanlar içinde bahçe kapısını açıp taşlığa girdiğimde annem salata yapıyordu. Gevrek, üstüne tuz dökülünce sulanan, hıyırtılı bir bıçak sesi içinde yemyeşil bir hıyar kokusunun taşlığı doldurduğunu bildim. İçeriye, annemin yanına girmedim. Kırık camlı kapının hemen dibindeki kesmetaşın üstüne çöktüm. Yüzüm gözüm yapışık kanla sıcaktı, şişti, sancılıydı. Kan içindeydim ve aylardan nisandı. Tek gözümle görebildiğim bir akşam güneşi, koyulaşmış leylakların ötesinde yitti yitecekti. İnadıma ağlamıyordum.Kubi'lerin bahçesindeydik. Ceplerim tıkabasa erikle doluydu. O yosunlu havuzun yanındaki büyük erik ağacının tepesinde büyük acı erikleri düşürmeye çalışan Kubi'yi gözlüyordum. Kubi, küreği dallara savurdukça; yemyeşil yeni bitmiş pırıl pırıl yaprakların arasından parçaparça bir günışığı, uzandığım yerde gözüme dökülüyordu. Altımdaki ıslak otların yumuşak serinliği terli etime sokuldukça, bir tatlı uykudan uyanır gibi Kubi'yi görüyor, Kubi'yi seviyordum Bütün oyunlarda beni hep yenen, daha ablası gibi yüzü sivilcelenmemiş, sarı saçlı bir Kubi'ydi. Havuza düşünce küçük sarı sesler çıkaran yeşil eriklerin, ara sıra yüzüme sıçrattığı küçücük su damlacıklarına bile aldırmıyor, biraz da, eriklerden bir tanesinin, ansızın, yüzümün hiç ummadığım bir yerine pat diye düşmesini bekliyordum. Kubi'nin savurduğu kürek, üstüme kırık yapraklar düşürüyordu. Yapraklar döne döne üstüme konuyordu. Ama yüzüme, bekledim, tek erik bile düşmedi.Akşamüstü, taşlıkta, hanımellerinin altında, babam, leylaklara karşı o her akşamki yoksul, avuntulu rakısını içerken, tabağına, ceplerimden çıkarıp bir avuç yeşil erik koyacağımı düşündüm. Şaşıracaktı babam. Belki de ak çiçeklerden daha yeni soyunan eriklerin bu kadar tez, göz açıp kapayıncaya kadar böylesine büyüyüverdiğine şaşacaktı. Alıp bir tane atacaktı ağzına. Yüzünü nasıl olsa ekşitecekti. Ama gülecek miydi, bilemem. Gülmesini ne kadar isterdim. Gülünce burnunun kocaman olacağını düşündüm. Ama hi... Devamı

19 10 2006

Erdal Öz - Sular Ne Güzelse

Erdal Öz - Sular Ne GüzelseÜzerine oturduğum kayalığın karanlık kovuklarına küçük patlamalarla vurup duruyor deniz.Puslu, kapanık bir göğün altında yürüyüp geldim buraya.Yıkık sur kapısını geçince, sur duvarlarının içine oyulmuş, altı yedi kişinin güçlükle sığdığı o küçük içkievini görmüştüm önce. İçeridekiler görmesin diye pencerenin önünden eğilip geçmiştim. Sonrası birdenbire denizdi.Kuma çekilmiş karanlık, uzun sandalların arasından geçtim. Uçtaki bu karanlık kayalığa nasıl gelip oturduğumu hatırlamıyorum. Sigara yakmak için kibritimi çakınca, kayıkların ötesinden birinin, ben de buradayım, der gibi bana doğru öksürdüğü aklımda.Ötelerdeki fener, o sonu gelmez dönüşleriyle uzun ışık çubuklarını denizin üzerinde dolaştırıp duruyordu. Fenerden ara sıra bana kadar uzanan ışık çubuklarında görebildiğim denizi ellerimle tutacak gibi oluyordum.Getirip geceye süslediğim, getirip denizle gecenin buluştuğu yere koyduğum yüzüne ışıklar vurup vurup geçiyordu. Sana sigara içişlerini ekliyordum da, kibriti yakarken yine ellerim titriyordu. İnce parmaklarının arasında tuttuğun sigarayı dudaklarına yapıştırıp bana doğru eğilişin; kibritin alevine sokuluşun; o düzgün, öpülesi dudaklarının arasından dağılan, bir öpücük gibi yüzüme konan o ilk duman; sonra da masaya dayalı dirseğinin üzerinde bir kuğu boynu gibi yükselen biçimli kolunun ucundaki küçücük elinin parmakları arasında tüten sigaranın gerisine çekilip arkana dayanışın.Var gibi yok gibi bir görünüp bir silinen yüzünün üzerinden deniz fenerinin ışık çubukları, belli aralıklarla gelip geçerken, sağa sola her dönüşünde savurduğun kalın örgülü saçınla süslediğin güzel yüzünü bir ben görebiliyordum. Bir keresinde yüzün yine aydınlığa girince, yanağında, dudağının hemen biraz sağında, oracıkta, bir küçük sinek ısırığı görmüştüm de, yaşanırlığın küçük de olsa bir belirtisi saymıştım onu; sevmiştim. Seni bir resim gibi, bir heykel gibi düşünmek istemeyişimdi belki. Yaşayan, soluk alıp veren, konuşan, öpüşen, gülen, sırasında ağl... Devamı

19 10 2006

Yazının Düşmanı Yaz / Öykü / Elif Şafak

Yazının Düşmanı Yaz Elif ŞafakBaharın sona ermesiyle birlikte, New York Times Book Review'ın da dahil olduğu pek çok yayın organı, "tatil okumaları" dosyalarını tamamladılar. Kimi kitapçılar "yaz rafları"nı hazırlamakla uğraşadursun, gözde Amerikan üniversitelerinin Internet sitelerinde, yıl boyunca kendi uzmanlık alanları dışında okumaya vakit bulamadıklarından şikayet eden akademisyenler, tatile çıkarken yanlarında götürmeyi planladıkları kitapların listelerini veriyorlar. "Karım bu yazı bir başka erkekle geçirecek. Ama söz konusu Tolstoy olunca, kıskanmaya hakkım yok. Hem zaten benim de yanımda muhteşem Emma Bovary olacak: diyor, bu sitelerde fikir beyan eden sosyal bilimcilerden biri. Karısının da, kendisinin de, Tolstoy -Flaubert ikilisini on sene evvel hatmetmiş olduklarını belirttiğine bakılırsa, yeni kitaplarla tatile çıkanların aksine onlar, kendilerini nasıl bir okuma sürecinin beklediğini gayet iyi biliyorlar. Dolayısıyla, hayal kırıklığına uğramayacaklar.Ne de olsa bavullar ufak, tatiller kısa. Onca kitap arasından seçilip de, onca yol taşınan kitaplar, karşılığını da vermeli insana. Pilavının tarifi sorulduğunda, "kararınca pirinç", "kararınca su", "kararınca yağ" diye sıralayan Osmanlı aşçısının kulaklarını çınlatırcasına, ne fazla ağır ne fazla kasvetli, tam kararınca olmalı tatil kitapları da... "Kararınca entrika", "kararınca macera", "kararınca aşk" olmalı içlerinde; bir de seks, tabii kararınca... Dengeler hassas, beklentiler fazla, zamansa ne kadar az. Bu şartlar altında, temel bir beklenti var tekmil tatil kitaplarının karşılamak zorunda oldukları: "Hayal kırıklığına yol açmamak". Yılın on bir buçuk ayı sabahtan akşama harıl harıl çalışan şehir insanlarına, kendilerine ayırabildikleri şu nadide zaman dilimi boyunca "keyifli" bir okuma sunmakla yükümlüler her şeyden önce. Hafif ve akıcı olmalılar bu yüzden, Yaz Sıcağında, anasından emdiği sütü burnundan getirmemeliler okurlarının. Ama işte bir yandan da, haklarında konuşmaya değecek kadar da ... Devamı

19 10 2006

Nil ya da Aşk / Öykü / Duygu Asena

Duygu Asena"Kahramanlar Hep Erkek" Kitabından bir öyküNil ya da aşk"Otuzundan sonra gelinlik giymek çok saçma" diye düşündü. Bir iğne battı, irkildi. Bu kadar kararsız olmak ne kötü dedi kendi kendine... Üzerimde gelinliğim, provadayım; hâlâ gelinlik giyip giymemem gerektiğini düşünüyorum. Yine iğne battı, bağırdı bu kez. "Uğurdur, uğurdur, bağırma" dedi terzi."Bu eteğin üzerine bir de tül eklemeyelim. Dar etek, straples bir üst yeterli bence. Sonra da giyebilirim, bir de üzerine tül koymak iyice abartılı olacak.""Yavrucuğum, niçin daha önce verdiğimiz kararlarından vazgeçiyorsun? Bu gelinlik, gelinlik dediğin biraz zengin olmalı. Üstelik ilk kez evleniyorsun.""İlk kez evleniyorum ama sen beni hâlâ çocuk gibi görüyorsun Zehra Teyze. 34 yaşında olduğumu unutuyorsun.""Tamam, saçmalama, çok gençsin, çok güzelsin, fıstık gibisin, şu tülü koyalım, düğünden sonra çıkarırsın. Madem bir şey yapıyorsun, kurallarına uygun olarak yap."Kurallarına uygun yapmak... Kurallar. Kurallara uymamak ya da kendi kurallarını yaratıp onlarla yaşamak özgürce. Demek ki yapamadım, demek ki hep "gibi" yaptım. Kurallara uymadan, özgürce yaşadım sandım. Ne tür bir yaşam sürdürdüm ben? Başkalarının düşüncelerine uyarak, bir tutsak gibi mi? Yoo, özgürce yaşadım, aklıma eseni yaptım, en azından ailem evde kaldın diye baskı yaparken, 34 yaşıma kadar evlenmemeyi başardım. "Ayy... Bu iğnelerin uğurunu kaçırdın artık Zehra Teyze." Evlenmemeyi özgürlük uğruna mı başardım? Her flört ettiğimle acaba bununla evlensem nasıl olurdu diye düşünmedim mi? Macera için elbette, evlilik olsun diye değil. Evet flört ettiklerim içinde evlenmek isteyenler çoktu, evlenmedim, ama hepsinin bir kusuru yok muydu? Hatta iyi dans edemiyor ve otomobil kullanamıyor diye hoşlanmaktan vazgeçtiğim olmadı mı?... Peki o... O iki yıl boyunca içini titreten, kendini özleten, sana hep tepeden bakan, gel deyince geldiğin, git deyince gittiğin o... O seninle evlenmek isteseydi, hayır mı diyecektin? Tamam, tamam... Yine... Devamı

19 10 2006

Faruk Duman'ın öyküleri

Faruk Duman'ın öyküleriFaruk Duman, şimdiden öykülerine kulak verilmesi gereken genç yazarların başında yer alıyor bence. Duman'ın öykülerini henüz okumamış olanlar, mutlaka tanışmalı bu öykücülükle..."Kitaplar Adası"nda farklı yazarların kitaplarına ya da aynı yazarın tüm kitaplarına veya birkaç kitabına yöneldiğim oluyor... İstiyorum ki yıl boyunca üzerinde durduğum kitap sayısı elli iki değil yüz dört olsun, yüz dört değil yüz elli altı, iki yüz sekiz olsun! Çünkü öyle çok kitap yayımlanıyor ki, olanaklarımı zorlasa da bu, sayı, "bir kitap daha fazla" mantığına dayansın istiyorum hep. Bunun ne denli yorucu olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Öyle ya, bir hafta gibi kısa sürede birkaç kitabı birden okumaya çalışmak, zaman bağlamında insanın iki ayağını bir pabuca sokmasına yol açıyor. Yakın dostlarım biliyor ya, evden dışarı adım atamaz hale geliyorum kimileyin, soluk almadan çalıştığım oluyor... Okurun daha çok kitapla yüz yüze gelebilmesi, bunlar arasında karşılaştırma yapabilmesi, hatta aynı yazarın farklı kitaplarına yaklaşırken bile farklı düzlemlerden bunlara bakabilmesi, daha da önemlisi çoksesli bir okuma bilincine ulaşılabilmesi amacıyla yapıyorum bunu. Kendimce böylesine bir çabalayış içindeyken, nasıl karşılanıyor peki bu tutumum? Okurların hemen tamamından, yazarların büyük bölümünden bu yönde çalışkanlığıma yönelik "sırt sıvazlayıcı övgüler" geldiğini söyleyebilirim... Ne ki kimi yazarlar, kitaplarının başka yazarların kitaplarıyla birlikte ele alınmasından hoşlanmadıklarını sezdiriyorlar. Bunu, bu açıklıkta söyleyen olmadı elbette, ama üzerlerindeki düş kırıklığını, gönülsüzlüğü, hakkı yenmişlik, küçültülmüşlük duygusunu sezebiliyorsunuz yine de kimi imlerden yola çıkarak.Ne mi diyorum o zaman? Üzülüyorum. Sonra da, "Boş ver Sadık," diyorum, "sen, bir kitap daha fazla okumayı sürdür yine!"İşte bu hafta da Faruk Duman'ın tüm öykü kitaplarıyla baş başa olalım istiyorum birlikte. Duman, genç öykücülerin adı en çok bilinenlerinden. Peki adı... Devamı

19 10 2006

Engin Çetinbağ'la'Kadehi Boşalanlar'ı konuştuk

Engin Çetinbağ'la'Kadehi Boşalanlar'ı konuştukKadehi yudum yudum boşaltmakEngin Çetinbağ öykü yolunda sessiz sedasız ilerleyen bir yazar. İlk öykü dosyasıyla Akademi Kitabevi Öykü Ödülü'nü almasına karşın bu dosyayı yayımlamaya vakit bulamamış. Şimdilerde, kendini tamamen öyküye vermiş bir yazar olarak ilk kitabıyla çıktı okur karşısına. Çetinbağ'la 'Kadehi Boşalanlar'ı konuştuk.Faruk DUMAN-Sevgili Engin, Kadehi Boşalanlar'la öykü kervanına katıldın. Kitapla ilgili birkaç sorum olacak sana. Ama istersen önce biraz öykü serüveninden söz edelim, ne zaman, nasıl başladın yazmaya? Bildiğim kadarıyla ödüllerin de var. Pek çok dergide yayımlanmış öykülerin. Bunları anlatabilir misin bize?- Öykü serüvenim oldukça eskiye dayanıyor. 1979 yılında yazmaya karar verdiğimde hiçbir yazma deneyimim olmamasına karşın bir roman yazmaktı niyetim. 1973-1976 yılları arasında bir demir-çelik fabrikasını konu edinecektim. Ancak önerileri dinleyip bir öykü yazınca durum değişti. 1983 yılında, "Kardelen'e Merhaba" adlı dosyamla Akademi Kitabevi Öykü Ödülü'nü aldığımda artık benim için sadece öykü vardı. Ama aynı yıl başlayan yoğun mesleki görevim nedeniyle bırak kitabı yayımlatmayı, dergileri bile izlemekte zorlanmaya başladım. Hele 1990-1995 yılları arasında hiç yazmadım. Tekrar başladığımda ise, yeni bir öykü serüveni başlamıştı benim için. Bu kez daha farklı bakıyordum öyküye, daha tutarlı, daha içkin, daha hedefli. 2000 yılında Ömer Seyfettin Öykü Ödülü Birinciliği'ni, 2001 yılında da Orhan Kemal özel Anlatım Dalı Ödülünü kazandıktan sonra öykülerimi dergilere göndermeye başladım. Bildiğin gibi Adam Öykü'de ve Varlık'ta öykülerim yayımlanmakta.- Kitabın adı Kadehi Boşalanlar... İlk öykü 'Ağaçsız bahçenin içinde...' diye başlıyor. Ve aynı öyküde bir kuyu ile karşılaşıyoruz. İleride, Gayya başlıklı öyküde de bir kuyu çıkacak karşımıza, kahramanlarından biri de bu kuyuya düşecek (girecek). Arayışla ilgili bir şey mi bu?... Devamı

19 10 2006

Taşralı/ Füruzan

Taşralı/ FüruzanSokağın ucundan dön demiştiler. Aynı boyda boyanmış akasya ağaçlarının bitiminde, yeşil panjurları olan evdir. Otobüsten indiğimde, sıcak geçen bir günün akşamüstüydü. Üstelik pazardı. Benim gibi yalnız biri için pazarları sevmenin güçlüğü anlatılmaz. Çözülmüş sarsak pazarlar öylesine altı çizilmiş oluyor ki.Evin tümü kapanık bir renge bulanmıştı. Bahçe kapısına beyaz yediveren gülleri sarılıydı. Güllerin orda kara bir kedi duruyordu.Kapıyı çaldığımda belirsiz konuşmalar geldi içerden. Alt bahçe öndeki gibi bakımlı değil, ekşimiş bir çöp kokusu geliyordu aşağıdan.Aaaa hoş geldiniz.Benden, küçük hizmetçi kıza söz edilmişti.Bavulumu elimden aldı, kolunun yorulduğunu anladım.(Nedense belleğimde, geçen yaz gittiğim bir çay evi, kokusuyla, sesiyle, havuzuyla... Peki buraya gelmemek yok muydu?)Ara kapıyı açınca teyzemi gördüm. Bana anlattıklarına benziyordu. Saygın bir hanımefendiydi.(Okumuş yazmış kadındır. Evinin titizliği temizliği dillere destandır. Eli sıkıdır ama eh o da bir çeşit meziyet. Koskoca paşayı kaybetti, hanımefendice içine attı acısını. Ağladı sızladı ama, evini düzenini korudu. Allahtan korkarım nemize lazım, yalan diyemeyiz, üstelik gençliğinde da sayılı güzellerdendi.)Büyük cam vazonun tam arkasında oturuyordu, vazoda kurumuş, kabuklaşmış leylaklar vardı. Oda sanki loş bir avluydu. Sokağın toz kokan güneşi hiç yokçasına yitip gitmişti. Teyzem gri giysisinin içinde bana gülümsedi, elini uzattı. Tuttum, nemi kalmamış kuru kâğıt cildine dokununca yaşlılığını anladım.Eskidenki güzelliğini, saçlarını boyamakla, bejlerin grilerin en yumuşaklarını giymekle sürdürme çabasındaydı.(Ablamın yaşını bilmem. Aramızda on yıllık fark var sanırım. O da bir türlü doğrusunu söylemez. Ya çok büyük ya çok küçüktür söyledikleri. Ne bileyim a kızım, ben kahır içinde yaşadım. Şimdi kimbilir görseler beni onun ablası sanırlar. Kolay mı?..)Annen nasıl?İyiler.Ablan ya?Onlar da iyiler.İçeriye küçük kız girdi. Eğri bacakları vardı. Yüzünde kapıyı açtığında olan gül... Devamı

19 10 2006

Ferit Edgü

Ferit Edgüİbrahim Oğlu İbrahim ÖyküsüBaba-oğul İbrahim'lerin öyküsünü Halit'ten dinledim. Karın seyrek, sulu sepken yağdığı, güneşli günlerin arttığı, ayıların kış uykusundan uyanıp inlerinden çıktığı Nisan sonu-Mayıs başı arası günlerden birinde, beni avcılığa ısındırmaya çalışan Halit'le çıktığımız bir av sabahında, erimeye yüz tutmuş karların üzerinde bata çıka ilerlerken, bir an soluk almak için mola vermiştik.Bir kayanın kovuğunda, Halit'in sardığı sigarayı tüttürdüğümde, az ötede, sabahın sisi içinde üç-dört evden oluşan, iki tepenin birleşip bir boğaz oluşturduğu bir yerde yer alan, o güne değin görmediğim bir mezra belirdi.İliklerime değin donmuş olan ben, bir çay içip ısınmak için,"Bir inip bakalım şuraya" dediğimde, Halit,"Ava çıktık hoca, evlerde konaklamaya değil" deyip önerime karşı çıkmıştı.Halit'in bu karşı çıkışına bir anlam veremeyip üstelediğimde,"Yoo, olmaz. Biz oraya inemeyiz" olmuştu aldığım yanıt.Yol üstündeki her köyde, her evde konaklamanın gelenekten sayıldığı bu yörede, Halit'in bu sözlerine bir anlam verememiştim.Bunu gözlerimde okumuş olmalı ki, "Ben yanındayken o köye gidemeyiz" deyip, bana da oraya uğramamamı söylemişti üstü kapalı sözcüklerle.Bunu söylerken, göz göze gelmemek için bir çaba gösteriyor, bakışlarını, aşağıda, dağılan sisle birlikte daha bir ortaya çıkan evlerden, ağaçlardan kaçırıp, ilkin bana, sonra kayalara, sonra altımızdaki mezraya sırt1nı dönüp karlı dağın doruğuna çevirip, "Olmaz, demişti, senin yanında benim oraya gitmem yakışık almaz."Hiçbir şey anlamıyordum. Susuyordum."Biz buraya ava geldik, yolumuza koyulalım" dediğinde, ona, bin kez söylediğim bir sözü yineledim."Ben avdan hoşlanmıyorum. Tanımadığım insanların çayını içmekten hoşlanıyorum.""Öyleyse sen git", dedi Halit, sırtı hep bana dönük. Benimle yüz yüze gelmekten çekiniyordu sanki.Tepeyi inip bir eve uğramanın, bir bardak sıcak çaylarını içmenin ne gibi sakıncası olabilirdi?"Herkesin avı kendine" deyip ayağa kalktım; omzumdaki tüfe... Devamı

19 10 2006

Misafir/ Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944)

Misafir/ Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944) Onlar geleli tam on dokuz gün ve o kadar gece olmuştu. Karı koca, iki de çocuk... Dört can... Şimdi her gün iki okka ekmek fazla alınıyor ve her masraf ona göre artıyordu. Zaten ev dardı. Bu karı kocaya ayrı bir oda verebilmek için aile daha sıkışmaya mecbur oldu.Ne havsalası geniş, ne saygısız, ne vurduyduymaz misafirdi bunlar... Ne surattan anlıyorlardı, ne rumuzdan, ne kinayeden... En açık istiskallere karşı ''sinik'' bir tebessümle mukabeleden hiç sıkılmıyorlardı.Misafir Halil Efendi akşamcıydı. Hane sahibi İzzet Efendi ise işretin damlasından kaçan, kokusundan boğulan, sofu, musalli bir zat...Halil Efendi her akşam bir cebinde dolu küçük bir şişe, ötekinde kâğıda sarılı birkaç zeytin tanesi nevalesiyle gelir, yatsılara kadar ağır ağır ziftlenir. İzzet Efendi'yi yemeğe bekletir. İçtikçe zevzeklenir. Dinletir, dinletir. Zavallı adamcağızı bitahammül bırakır, sıkıntıdan öldürürdü.Beş altı akşam bu işkenceye tahammülden sonra nihayet hane sahibi bir gece dayanamadı. Açık bir suratla- Efendim, bu olur mu? Her akşam cebinizde rakı ile geliyorsunuz... dedi.Yüzsüz misafirin bu muhik itirazı hemen diğer suretle tefsire atılarak- Efendim misafirperverliğinizin cidden mahcubiyim. Çoluk çocuk ailece efendimize kaç gündür bâr olup duruyoruz. Rakımı beraber getirmeyeyim de onu da mı size aldırtayım efendim? Lütufkârlığın bu derecesiyle her türlü uluvvü semahatin fevkıne çıkıyorsunuz. Yok artık bu kadarcığına müsaade buyurunuz. İçki masrafımı olsun kendim edeyim...Deyince, misafirin bu pek nikbinane tefsir ve telakkisine karşı hayretlere düşen evsahibi maksadı böyle demek olmadığını izah için birkaç söz kekelemeye uğraşmış ise de birbirine taban tabana zıt bu anlatışla anlayış arasında hakikat zayi olup gitmişti.Halil Efendi Anadolu Kavağı'nda ufak bir memurdu. Ailece düştükleri müzayakaya bir çare bulmak için ırgat pazarında mutasarrıf oldukları bir dükkânı vefaen ferağ ederek biraz para almak üzere İstanbul... Devamı

19 10 2006

Fosforlu Handan/ Halikarnas Balıkçısı (1886-1973)

Fosforlu Handan/ Halikarnas Balıkçısı (1886-1973)Tütün evinde işleyen çeşit çeşit kadının arasında, Tezgâhtar Handan en güzeliydi. Evindeki besin eksikliği, her gün soluduğu tütün tozu, onu çirkinleştireceğine, tersine, tenini büsbütün apak ediyor, yüzünün çizgilerini daha da inceltiyor ve kapkara gözlerini çukurlaştırıyordu. Handan'ın elinde olmayan bu güzelliği, oradakilerin gözünde kendilerine edilen bağışlanmaz bir aşağsama (hakaret) sayılıyordu.İşte bundan dolayı, Handan'ın gizli ilişkilerde bulunarak bol bol para kazandığını, mahallesinde Çakmakçı Remzi'yi, Koç Halil'i bıçaklamaya kışkırttığını, o delikanlının ona kâr kalmayacağını fiskos ediyorlardı. Önceleri bir ahmak ıslatan gibi seyrek fısıldanan bu dedikodular, Handan'dan karşılık görmeyince gürleyen bir kin seli durumunu aldı.Gün geçmezdi ki, Dolapdereli Feride, o kalın sesiyle;- Ah zamane şırfıntıları, işleri güçleri erkeklerle dalga geçmek, diye eşekarısı gibi zırlayıp durmasın.Tepecikli Benli Huriye de, parmak kalınlığındaki rastıklı kaşlarını anlamlı anlamlı büzerek,- Onca düzgü ve pudra sürüp sürüştürdükten sonra kim dünya güzeli olmaz? demesin.Bir gözü ötekinden iki kat daha büyük olan Şişko Hanife Dudu da, bu söz üzerine,- Hay Allah müstahakını vermesin Huriye, taşı gediğe koymasını ne güzel bilirsin. İşte bundan dolayı erkekler dizi dizi peşine takılıyor. Dişi köpek kuyruk sallamayınca erkek köpek ardına düşer mi? diyerek, kof kahkahalarını takırdatmasın.Bu konuşmaların arasında, Handan'ın yanında tütün yapraklarını ayıklayanlar, hızla sakızlarını çiğneyip yumuşattıktan sonra, dudaklarının arasında balonlar gibi şişiriyorlar ve Handan'a doğru dönüp, onları puf puf diye patlatıp şaklatıyorlardı. Handan'ın annesi, gözleri pek seçemez, kulakları işitemez bir yaştaydı. Herkesin güldüğünü görünce, Handan'a gülmekte olduklarının farkına varamayarak, kendisi de masum masum gülümserdi. O zaman, "Bak, anası bile çakıyor ve gülümsüyor; o ne ihtiyar çakaldır" diye gevrek ... Devamı

19 10 2006

Alabanda/ Halikarnas Balıkçısı (1886-1973)

Alabanda/ Halikarnas Balıkçısı (1886-1973)Saç maşası satan adam güverte yolcularına ait sancak kıç omuzluğunun alabandasında dinelmiş bağıra bağıra mallarını methediyordu.Günün son turuncu ışığı sönmek üzere idi. Denizin mavisi koyulaşmıştı. Dalga başlarından ise, çakmak çakılıyormuş gibi turuncu kıvılcımlar uçuyordu. Ufkun üzerinde parıldayan akşam yıldızı gökte bir gülüştü. Saç maşası satıcısının yüzünün yarısı turuncu yarısı açık menekşeydi. Adam, doğrusu, söz kuvvetiyle satıyordu. Sözler burgaçlanarak ve köpürerek ağzından şelâle halinde akıyordu. Etrafına halka olmuş çoğu erkekler ağızlarını açmış dinliyorlardı. Satıcının anlattığına göre gözü kârda değildi. Kâr mı? ne gezer efendim! Hatta ziyanına satıyordu. Kadınların en güzellerine saç maşası sağlamak üzere işte vapura binip diyar diyar gurbette geziyordu. Onları satmayacak, hediye edecekti.Kendisi abur cubur satan alelâde bir işportacı değildi. Hâşa efendim! Ona yüksekten gelen bir ses, ''Yürü ya kulum! Git de bu maşaları güzellere sat!'' diye nida eylemişti, o da bu emir üzerine yola çıkmıştı. On kuruş ziyanla beher maşayı yirmi kuruşa hediye ediyordu. Zaten her isteyene hediye edemeyecekti. Çünkü elinde topu topu on beş tane kadar kalmıştı. İsteyen alır, isteyen almazdı. Yapacağı iş sadece onlara almak fırsatını vermekti.Satıcının etrafında kalabılık halinde halka olmuş erkekler arasında yalnız iki dişsiz ihtiyar kadın vardı. Adam konuştukça ara sıra birbirlerinin yüzüne bakıp gülümsüyorlardı. Erkeklerin bazıları alaylı alaylı bakıyor, bazıları kaşlar çatık, ciddiyetle dinliyorlardı. Yalnız halka dışında gemi alabandasına şiltelerini sererek bağdaş kurmuş olan kadınlar tepeden tırnağa kadar göz kulak olmuşlardı. Adamın yanında toparlak yüzlü bir kadın oturuyordu. Oradan geçen bir Laz gemicinin tabirince, kadının sancak tarafının saçları maşalarla kıvırcık kıvırcık edildiği için dalgalı, iskele tarafının saçları için bonnaza sütlimanlık, yani düz. Adam maşaların bu marifetine işaret ediyord... Devamı

19 10 2006

HALDUN TANER

HALDUN TANER ÖYKÜ / ON İKİYE BİR VAR ______________________________________________________________ Nasıl başladı, ne vakit başladı, bilemiyorum. Ama ilk belirtiler, dokuz yaşımda iken patlak verdi. Misafirlerle bahçede oturuyorduk. Yaşlı bir zat saati sordu. Aksi gibi, kimsede saat yoktu. Eniştem içeri, saate bakmaya koştu. Ben o aralık: "Üçü yirmi geçiyor" diyivermişim. Bu tutturuşa, önce kimse şaşmadı. Boğazda, geçen vapurlara bakıp zamanı bazen dakikası dakikasına kestirmek mümkündür. Görünürde vapur filan olmadığı anlaşılınca gözler faltaşı gibi açıldı: "Peki ama nasıl bildin?" "Bilmem" dedim. "Dilimin ucuna geliverdi işte." Rahmetli halam: "Tesadüf a canım" dedi. "Attı tuttu işte. Olmaz mı böyle şeyler." Öbürküler de: "Evet" dediler. "Tesadüf. Ama bu kadar olur yani." İnsanlar, mantıklarının normal akışına uymayan olayları bu üç hece ile ne güzel ortadan kaldırıverirler. Kahinliğimin sırf bu tesadüfe dayandığı oybirliği ile kabul edildi. Hatta ben bile buna inandım. İnanacaktım. Aradan iki hafta geçmiş geçmemişti ki, bir gece, ter içinde yatağımda uyandım: "Bire beş var. Bire beş var" diye sayıklıyordum. Kalktım. Lambayı yaktım. Dededen kalma ihtiyar duvar saati, bire beş kalayı gösteriyordu. Niye uyanmıştım? Bu sayıklama neden? Saatin bire beş kalayı gösterdiğini rüyada mı görmüştüm. Yoksa, uyku ile uyanıklık arasında mı içime doğdu. Biraz sonra saat "dan" diye biri vurunca kafama tokmak yemiş gibi ayıldım. Hayır. Bu defaki tesadüf olamaz. Başım dönüyor, kulaklarım uğulduyordu. İçimi, tarifsiz bir korku kapladı. O güne kadar benden gizli içime işlemiş durmuş bir saatin tik taklarını, ilk defa o anda duyar gibi oluyordum. Bu tik tak, kalbimin atış temposunda olsa şaşmayacağım. Ama değil. Acele işleyen bir cep saatininkine de benzemiyor. Çok ağır, daha tok... Tıpkı, ağırbaşlı bir pandül gibi... Önce, bir kabus geçiriyorum sandım. Kalkıp elimi, yüzümü yıkadım. O tempo, hala kulaklarımda zonklayıp duruyor. Yalının boş odalarından birine kapandım. Boşuna... Geceli... Devamı

19 10 2006

ESEN YEL'İN SEÇTİKLERİ

ESEN YEL ÖYKÜ / ZALHA BACININ SIPASI _______________________________________________________________ Zalha Bacı daha otuzundayken eşi ölüverdi. Çocukları olmamıştı. Ne eşinin ne kendisinin bir yakını vardı. Nasıl köylülerse, bir avuç toprakları da yoktu.. Kocasından bir eşekle iki sıpa kaldı miras. Biri dişi, biri erkekti sıpaların. Bir süre sonra erkek sıpa da öldü. Zalha Bacı pek hüzünlendi sıpanın ölümüne. "Bir evde üç kancık, tanrı sonumuzu hayırlı etsin," deyip duruyordu. İki katlı yamulmuş evin üst katında kendi oturuyordu. Alt katında eşeğiyle sıpası barınıyordu. Bir zaman ağladı ölenlerinin arkasından. Ölenle ölünecek değil ya, gün geldi dindi gözyaşları. Başına pullu yemenisini bağladı. Yeni giysilerinden birini geçirdi sırtına. Verdi kendini geçim işlerine.Sabahları erkenden kalkıyordu. Ormandan kestiği odunları eşeğine yüklüyor, kasabaya götürüp satıyordu. Böyle sağlıyordu geçimini. Kasabadan alacaklarını alıyor, akşam üzeri köye dönüyordu. Eşeğini ahıra bağladıktan sonra köy kahvesinin önündeki çeşmeden suyunu dolduruyordu. Derken.. Akşam üzerleri çeşmeye gidişleri sıklaştı Zalha Bacının. Yürüyüşü daha bir kıvraklaştı. Sağına soluna daha bir bakar oldu. Bu durumu komşularının gözünden kaçmıyordu ama.. Kim ne diyebilirdi yürüyüşüne, sağa sola bakmasına. Bir yaz günüydü. Köyde imamdan başka kimse yoktu. Köylüler tarlalarında ter dökmedeydiler. İmam da köylülerin öteki dünyaları için köyde görev yapmadaydı. Namaz vakitleri minareye çıkıp ezanını okuyor, cemaat olmasa da tek başına namazını kılıyordu. Çünkü bu bir işti. Karşılığında köylülerden para alıyordu. Gerçi işin içine ayni-nakdi sorunu da giriyordu ya.. Zalha Bacı da işte bu yaz gününün sabahında erkenden kalktı. Ormana gitti. Eşeğine yüklediği odunları kasabada sattı. Köye dönerken de evine gerekli olan yiyecekleri aldı. Yağ, şeker, sebze, meyve..Erken dönmüştü o gün. Köye girerken öğle ezanı okunuyordu. Eşeğini sıpasını ahıra bıraktı. Başında pullu yemenisi, sırtında allı yeşilli giysisi, elinde ik... Devamı

19 10 2006

Jale Sancak - Sevda İle Alişan

Jale Sancak - Sevda İle AlişanHayat beni bilmez. Kimse bilmez beni. Görmezlikten gelirler. Bak şu odada tutsağım. Oysa bir çekip gitme kıvamındayım. Bak, kalk kız diyecek şimdi, bulaşığı yıka!-Kalk kız, oturma öyle, bulaşığı yıka! Ben gidiyorum.Her sabahki gibi alelâce giyinip devire düşüre fırlayıp çıktı Arife. Evle kaldı Sevda, sofra batığıyla, kirli yüzüyle çanak çömleğin. Sonra gelsin yerler ovulacak, perdeler suya basılacak, Alişan’ın bitleri ayıklanacak... Alişan’ın uykusuna baktı; göğsü inip kalkıyor usul usul, ama kirpikleri kımıl kımıl, gözkapakları fıldır fıldır. Tuhaf bir düşle boğuşuyor olmalı. Hep öyle korkulu uykular uyur bu çocuk, canavarlar ejderhelerle savaşır. Anası bir gün olsun başında durmadığından mıdır nedir? Ooff oflarla doğrulup pencereye gitti. Bembeyaz kesilmişti dört bir yan. Kar aralıksız düşüyor, soğuğunu deli taylar gibi sürüyordu üstlerine. Dönüp sobanın ateşini maşayla dürtükledi, pışpışladı korları, dönüp yorganı sıyırdı çocuğun üstünden,-Kalk hadi, yatakları toplayacağım! Sıçradı Alişan, bir an gözlerini açtı, sonra yeniden düştü yatağa.-Amaann, ne halin varsa gör, maymun suratlı! Sonra toplardı, sonra yıkardı, sonra ovardı. Arife beşten önce dönmez nasılsa. Hem dönse ne olacak, vuracağı bir iki tokat... Usanmıştı artık, ne yapsa yaranamaz anasına. İçini çekti, ah beni bilmezsin! Evle kalırım ben, Alişan’la, sen uzaksın bana. Anama göre tuzaksın. Her şey bir tuzak! Umarsızca gidip geldi iki göz odanın bir uçundan onbeş adımlık öteki ucuna. Dönüp durdu odanın ortasında, topuklarını yere vurdu hırsla. Alişan’ın başına gitti, çarpıp tokadı uyandıracaktı şimdi, baş belasıydı be! Alişan’ın düşlerle buruşan küçük yüzü daha da küçüldü sanki sezmişçesine Sevda’nın hışmını, çırpındı bir an, içi acıdı ansızın, kardeşiydi o, el kadardı daha, beşine yeni basmıştı. Bu yaşa da Sevda getirmişti onu. Arife doğurup Sevda’ınn eline bırakmıştı oğlunu. Bırakmasa kim gidecek haftanın... Devamı

19 10 2006

Aykırı Sevgi Üstüne / Öykü / İnci Aral

Aykırı Sevgi Üstüneİnci Aral (1944)Bir bira bardağı. Çarpılan bir kapı. Betonun üzerine düşen anahtarın bin parçaya bölünen sesi. Aceleyle doldurulan bir valiz ki bir yığın bez. Gömlekler, eteklikler, mayo ve havlular. Topuğu eğrilmiş bir terlik. Bir krem kutusu. Saç tokaları. Dayanılmaz zavallı nesneler. Ayrıntılar. Öfke, az gözyaşı.- Gidiyorum ben... Geçirmeye gelecek misin?Gelmeni istiyorum. Gece de ondan. Yani gelmen gerekir. Ne de olsa... Kopamayız böyle ansızın. Geçirsen iyi olur. Bir kadın bu saatte tek başına... Belki otobüs kalkıncaya kadar. O kısa sürede bile bir şeyler düzelebilir çünkü. Gitmeye kalkmakla kafa tuttuğumu yüzüme vurabilirsin, haydi otur oturduğun yerde diyebilirsin. Çözülürüm. Çatıda cırlayan ağustos böceğini duyuyor musun? Kıyı dingin. Gidebileceğime inanmıyorum. Sen de biliyorsun bunu. Ama kibir ve kızgınlık dikeliyor aramızda. Bir şey söyle şimdi... Zaman kazanalım. Ya da otobüse kadar gel...- Yo, hayır...- Peki. Şimdilik evde kalacağım. Sonra bir yer bulur taşınırım.- Evet. Olur.- Gerekli ayrıntıları sonra konuşuruz. Sen geldiğinde. Yani konuşmamız gerekir.Biraz daha uzatmak. Tutunmaya çalışmak olumsuzluklara. Anlıyor bunu. Elleri cebinde. Yüzü rüzgârlı ve solgun. Katılık ve kayıtsızlık maskesini takınmış. Sonra ağlayabilir ama şimdi bana kahramanca güle güle diyecek.- Konuşuruz. Ayrıntıları, bütünü...- Hep gereksiz ayrıntılar üzerinde durduk. Birlikte olduğumuz sürece...- Evet, sen öyle yaptın.Şimdi de ayrıntılar egemen. Bu anın önemini kavrayamıyorum bu yüzden. Karanlık, gölgeler içinde görüntüler ve ağırlık. Derinlerde korku ve panik. Çatının ayışığına çapraz düşmüş kara üçgeni. Hem dikleniyor hem boyun eğiyorum ve bu onu çileden çıkarıyor. Bu yüzden gizlenerek sürdürüyorum.- Hoşça kal, iyi tatiller. Bensiz rahat edersin artık.- Gerek yok bu sözlere. İyilikle ayrılalım. Güle güle...Gidip eve kapanacağım. Ne denli yalnız olduğunu duyurmak için. Ona gerektiğimi anlamalı... Elleri cebinde. Bir an önce git artık dercesine. Gitmem ya da k... Devamı

19 10 2006

Başını Çevirmedi / Öykü / Nezihe Meriç

Nezihe MeriçDumanaltıBaşını çevirmedi. Çevirip, biriken kalabalığa bakmadı. İpek eşarbını bağlamış, yeni dikindiği mantosunu giyinmişti. Candarmaların arasında, her zamanki ince sessizliğiyle yürüyordu. Rengi uçmuştu yüzünden. Bir gözleri kalmıştı, çakılı. Çevresinde kimseler yokmuşcasına, yukarı, gün yılımıyla ışıklanan dağlara doğru bakıyordu. Yürüyüşünden de durumuyla ilgili bir anlam çıkarılamazdı. Sanki çarşıya gidiyordu. Kuka, tığ, emzik alıp dönecekti. Kentin bu Kayabaşı semtinde, bütün sokaklar yokuş yukarı gider. Her yolun sonunda, dağlar görünür. Çıktıkça açılır hava. Güneşlenir, aydınlanır. Tozsuzdur buralar. Kayalık. Aşağıda hükümet caddesinden geçen büyük çarşı yolu olsun, istasyon caddesi, kervansaray giden anayol olsun, hep taş döşelidir. Eski çağlardan kalmadır. Hacı Alibey konağına giderken geçilen Beyler mahallesinin, Kale'nin çevresini dolanan yolun, o zamanlardan bu yana, nasıl böyle bozulmadan kaldığına şaşılır. Toz, bağ yollarındadır. Ayak bileklerine dek gömülür yürüyen. İnce elekten geçmiş gibidir; pof pof eder... Yol boyunca sararan bahçelerde, bu tozlu yollarda, güneşten pişerek ezilip fırçmış kayısıların kokusu, iç bayıltarak yayılır gezer. Bunalır sıcakta insan. Oysa Kayabaşı, yaylasıdır kentin. Esintili, serin. Karlı dağlara yakın, öyle ya... Kentin bu Kayabaşı semtinde, her evin yanında bir kaya vardır. Ya, aş damının bir duvarının dayandığı, ya ahırın, ya sundurmanın... Güzel kenttir burası. Eski kent. Gelip geçmiş uygarlıkların, bolluk günlerinin, o zamanlarda yaşamış, bu kayalıkları, bu bağlık bahçelik büyük ovayı sevmiş olan insanları düşündüren... Onlardan kalan bir şenlik, şölen havasını diri tutan. Türküleriyle, oyunlarıyla. Gelenek, görenek... Yağmur boşandı mıydı, Kayabaşından doğru gelen seller, boz boz köpürür akar taşların arasından. Toz ne bırakmaz. Yol kenarlarında, taşların arasında biten otlar, küçük sarı çiçekler daha bir çoğalıp kaldırı kaldırıverirler başlarını suyu görünce. Bahçelerden kadın gülüşmeleri... Devamı

19 10 2006

Kaybolan / Öykü / Necati Cumalı

Necati CumalıKaybolanErkek kapıyı açtıktan sonra geri çekildi. Geçmesi için karısına yol verdi. Ellerinde küçük yol çantaları, bavullarıyla eve girdiler. Bir tuhaftı evin içi. On gündür insansız kaldığını belli eden bir hava, bir yabancılık kokusu sinmişti her köşesine. Kadın salonun bahçeye bakan pancurlarını açtı. Nisan başlarında bir ikindi üstünün hızı geçmiş güneşi eşyayı aydınlattı. -Şu hale bak, dedi. Dört bir yan toza bulanmış. Ev bu durumdayken imkânı yok rahat edemem. Hemen kolları sıvamam gerek. Erkek salondan yemek odasına geçti. Odanın pancurlarını açarken karşılık verdi: -Gelir gelmez iş çıkarma başına Allahaşkına. Bir nefes alalım da sonra. Kadın pardesüsünü çıkarıp astı. Sobayı yakmak için hazırlığa başladı. -Ev berbat olmuş! İyi ki döndük! Beş gün daha kalsak kimbilir ne duruma gelirdi?.. Erkek yöresine baktı bir daha. Bu ev, tertemiz, sıcacık, pırıl pırıldı her ansıyışında. Şimdi ise, bu durumuyla bütün eşyaları çok eski bir zamandan kalmış gibi yabancı, anlamsız, soğuk geliyordu ona. Karısı bir sepet odunla geldi: -Ben bayağı yadırgadım evi! Sen? Yardım için karısına yaklaştı: -Ben de. Sanki hiç oturmamış gibiyiz burada... Az sonra sobanın yakılması, salonun, yemek odasının, mutfağın pancurlarının, perdelerinin açılması bitti. Günlük yaşayışlarının yıllardır alışık oldukları ışığı kapladı evin içini. Sobanın çıtırtıları başladı. Erkek: -Akşamı düşündün mü? dedi. Ne yiyeceğiz? Kadın: -Bilmem ki? dedi. Hiçbir şey yok evde! Bir şeyler al gel istersen. -Ne alayım? Söyle de ona göre. Bilirsin çarşı işine pek aklım ermez. Kadın, mutfaktan alıp geldiği fileyi erkeğin eline tutuşturdu:-Mutfak bomboş. Bu saatte ne bulursan al. Pirzola, ekmek, peynir, yumurta, marul, limon, ne bulursan al işte. Fileyi doldur. Ben de evi toplayayım. Sen yokken daha iyi çalışırım. Erkek elinde file çıktı. Kadın çarçabuk temizliğe girişti onun ardından. Salonun, yemek odasının tozunu aldı. Süpürdü. Mutfağın fayanslarını sildi. Çantaları açıp kirlileri ayırdı. Erkek bir saate y... Devamı