19 10 2006

Nazlı Eray

Nazlı ErayLaz BakkalTutkulu insanım.Kendimi bildim bileli böyleyim.1980 Ankara'sında, 5 aydır en büyük tutkum sigara.Yıllar önce, günde iki paket içerdim. Bir gün bıraktım. Beş yıl hiç içmedim. Derken, geçen temmuz sıcaklarında bir gün balkonda bir sigara yaktım. O an beynim döndü, yüreğimin çarpıntısı hızlandı. Anladım ki bende sigara yeniden boşlıyor. Garip, tehlikeli bir sevdaya düşmezden önceki bir tedirginlik, ürkeklik vardı ilkin içimde. Kendi kendime: <<Bir sigara yakmakla başlamaz bu iş... korkma,>> diyordum. Korktuğum başıma geldi. Gene eskisi gibi her an, gece uyandığımda bile arar oldum onu... İşin kötüsü zaman değişmişti. Ben bu sigara içme işine beş yıl ara verdiğimden, günlük sigara piyasasını bilmiyordum. Eskiden herhangi bir büfeden, bakkaldan kolaylıkla bulabilirdim sigaramı. Dediğim gibi, zaman değişmişti. Şu gün aradığımda, sigara her yerde bitmiş oluyor; dört dönüyor, ne yapacağımı bilmiyordum. Hafta sonları, bayram günleri en sorunlu zamanlar oluyordu. Yeniden kanıma girmişti sigara. İçmeden duramıyordum. Oturduğum evin karşısında bir laz bakkal vardı. Her sabah Tekelden sigara dağıtıldığında koşuyordum ona; bir paket sigaramı alıyordum. Çoğunluk bir paket de yetmiyordu bana. Derin derin bakıyordum Iaz bakkalın gözlerine... Israr ediyordum. Gizlice iki paket veriyordu bana...Sigaralarımı alır almaz fırlıyordum dükkandan dışarıya. Sabahın ilk sigarasını oracıkta yakıyordum. Tüm bedenim şöyle bir titriyordu; kafamda binbir çeşit düşünce, başlıyordum günüme... Bu laz bakkal, elli-ellibeş yaşlarında vardı. Gür kır saçları arkaya taranmış olurdu; gri bir bakkal önlüğü giyer, düşük gözlüklerinin ardından işbilir gözleri parlardı. Evli barklı adamdı. İki büyük oğlu, arada dükkanda dolanırlar, babalarına yardım ederlerdi. En küçük, başı kabak oğlu askerdi. Bayramlarda görüyordum onu. Laz bakkalın dükkanı genişti. Her ceşit mal satıyordu. Kapısının önünde arabası vardı. Yaşamı iyi bilen bir kimseydi besbelli; oldukça varlıklıydı. ama bu d... Devamı

19 10 2006

<f<font color=red>Dört Duvar / Öykü / Orhan Kemal</f

Dört Duvar Orhan KemalDÜNYADA HARP VARDI (*) - I - -Sürgünler geldi. dediler. Zaten bekliyorduk. Kostuk cezaevinin tas merdiveni basina: Ben, Necati, Kosti, Bobi Niyazi. Dördümüz de hükümlüydük. Necatiyle Kosti bir gece Beyoglu sinemasinin gisesini soymaga kalkip yakalanmaktan yediser yil yemislerdi. Bobi Niyazi, aslinda esrar satmak ama, "arkadaslar matragina cebime esrar koymuslar, polisler kaçak çakmak tasi ararlarken enselediler, adimiz esrarciliga çikti!" diyordu. Neyse, kostuk cezaevinin idareye çikilan tas merdivenlerine. Bir baska Il'in cezaevinden bizim cezaevine sürgün edilenler, büyük demir kapidan içeriye ikiser ikiser sokuluyorlardi. Ortadaki kalin, upuzun zencire bileklerinden siki sikiya bagli cezalilar yüzelli çifttiler, tamam üçyüz kisi! Yalin ayaklari, paramparça üst baslariyla mide bulandiriciydilar. Saçlari sakallarina karismisti. Her içeri giren çift, onlari getiren candarmalarin önünde duruyor, bileklerini bagliyan kelepçenin küçücük kilidi açilmadan önce, üçyüz sari dosya arasindan "Sahsi dosya"lari bulunuyor, bizim cezaevi idarecilerine teslim ediliyorlardi. Agir agir, ama gittikçe çogalan, tehlikeli bir kalabalik birikiyordu cezaevi bahçesinde. Yalin ayakli, partallar içinde aç bir kalabalik. Önce günesin altinda esneyip geriniyor, sonra da açlik ve uykusuzluklarini belirten gözleriyle çevreye bakiniyorlardi. Cezaevi avlusunun yüksek duvarlari diplerinde misir ekiliydi. Boy atmis misirlar. Sürgünlerin bir anda bu misirlara saldirdiklarini, çekirge bulutu çöküp kalkmis tarla gibi, misirlarin temizleniverdigini gördük. Ufak tefek, semiz bir kedi yavrusunu hatirlatan Bobi: -Yuuuuh, dedi. Yuh be. Bunlar benden de aç! O, aç olmaktan çok, açliktan söz açip üçün besin yoluna bakma dümenindeydi. Görüsmecileri gelen tutuklulardan uçlandigi ekmek, zeytin, peynir, tereyagi, helva, ne bileyim yiyecek, giyecegi çabucak paraya çeviriverir, günün birinde disari çikinca geçinebilmek için tutacagi ise para biriktirirdi. Sürgünler avluda gittikçe çogaliyo... Devamı

19 10 2006

CUMHURİYET DÖNEMİ ÇOCUK ve GENÇLİK ÖYKÜLERİ SEÇKİSİ'nden...

CUMHURİYET DÖNEMİ ÇOCUK ve GENÇLİK ÖYKÜLERİ SEÇKİSİÇİKOLATA *Şekercinin kocaman vitrini önündeydiler. Vitrinde boy boy, kutu kutu şekerler, şekerlemeler, çikolatalar. Çikolatalara bakıyorlardı. Ortadaki topaç gibi oğlanın sağında ablası, solunda yoğurtçunun kızı. Yoğurtçunun kızı "Abla" kadardı. Abla az önce topaç gibi kardeşini berbere götürmüştü, çeke çeke. Büyük aynaları vardı berberin, telleri mavi boncuklu kafesi vardı, kafesin içinde sarı, sapsarı kuşu. Babasının arkadaşıydı sonra. Dudağının üstünde ipince, simsiyah bıyığı, karşı evin koca memeli kızına güler dururdu aynalardan. Koca memeli kız da gülerdi, gülüşürlerdi. Arada el ederlerdi birbirlerine. Topaç gibi oğlan da görmüştü saçları sıfır numaraydı kesilirken. Sarı kuşu da görmüştü. Parmak kadar, bıcır bıcır. Berberin makinesi saçını çekmese arada. Canı öyle acıyordu ki. Kalkıp kaçmak, sokaktan dükkanı taşlamak geliyordu. Bunun için sevmezdi traş olmayı. Tepinmesi, ablasını tekmelemesi bundandı. Traştan sonra ablası "Paralarımızı karıştırıp ellilik bir çikolata alalım" demeseydi bilirdi yapacağını. Şekercinin vitrini önünde silinivermişti berber de, aynaları da, kafeste, sarı kuş ta. Çikolatalar vardı şimdi, salt çikolatalar. Güneşte alev alev uçuşan kırmızılar, morlar, sarılar, maviler; kırmızılara, morlara, sarılara, mavilere sıkı sıkı sarılı çikolatalar. Abla da, oğlan kardeş te, yoğurtçunun kızı da sıkı sıkı sarılı, alev alev kırmızıların, morların, sarıların, mavilerin içindeydiler. Ya da maviler, sarılar, morlar; kırmızılar alev alev, yaprak yaprak uçuşuyordu içlerinde. Ablayla kardeş tadını biliyorlardı çikolatanın. Halaları getirmişti birinde, Sarıyer'den. Halalarının siyah mantosu vardı, kocaman bir et beni vardı yüzünde, gözleri sürmeli sürmeli. Para da verirdi arada. Koz helvası, ya da yuvarlak keten helvaları getirirdi Emirgan'dan. K'at k'at. Isırınca tatlı koz helvasının tadında. Babalarının seferden uzamış sakalıyla benzin benzin döndüğü yağmurlu gecelerden birinde babası da... Devamı

19 10 2006

Osman Şahin - Fıratın Cinleri

Osman Şahin - Fıratın CinleriAzık çıkınından bir lokma tandır ekmeği kırıp, ağzına attı. Da-ha şimdiden birkaç dişi çürüyüp, erimişti. Doğan her çocuk, kemiklerini, anasının ağzından söküp aldığı dişlerle yapıyordu sanki. Lokmayı geveleyip sulandırdı. Eliyle gevişim alıp, yavrusunun kuş götü ağzına "meh" diye tıkıverdi.Kucağında yavrusu, geri-aşağı, Fırat'a doğru inmeye çalıştı. Ama, onlar üç kişi sayılırlardı. ilk doğumunun kırkı çıkmadan döllenen rahmi, yükünü dokuzuncu ayına ulaştırmıştı hile. Kabarmış karnı, kadının belini ileri çekiyor, yürüyüşünü dağıtıyordu. Fırat'a canını zor attı. Bulamaç gibi yoğun ve pis suda basını, göğsünü yudu. Sonra, bebesini suladı.Damarlarına yorgunluk dizili Yağda, yürüdü. Damına varıp bir dürüm keçe açtı yere. Bebeğini yatırdı. Yanma, yüklü bedeniyle kendisi de kıvrıldı; kalın bir uyku umarak...Yağda, uykuya dalmadan kabarmış karnı, dar nefesini yukarı basmaya başladı, tik çocuğunun doğumunda çektiği korku dolu eziyeti, şimdi yeniden duyuyordu. Teni, tere kabarmaya, saçları ise, tel olup dikleşmeye başladı."Uy aneey," diye söylendi.Sonra kıvrana kıvrana doğruldu. Güçlükle kapı ağzına geldi."Kız Sultanoo," diye bağırdı komşusuna. "Hele beri gelesin Anam!.."Sultano, pürtelaş geldi. O, doğuma usta bir kadındı. Yağda'nın debelenişinden, durumu tez kavradı."Dür bakam, eğer yakınsa, çekip alam,," diye söylenerek eğilip yokladı.Sonra geri dama girip, bir leğenle döndü.Bu ara başkaları da geldi.Belini, yanlarını ovarak, Yağda'yı doğuma hazırlamanın gayretine girdiler. Yağda'nın karnı, sık dürülmüş bir lahana kadar pekti ama. Yeni başlayan sancıların gücü, bebeyi rahmin elinden söküp almaya yetmiyordu.Yağda'nın bedeni, başlı ayaklı tutuldu. Sağa sola sallandı; süt tuluğu çalkalar gibi... Ardından Fırat'ın kumluğunda kaldırıp kaldırıp beli üstüne bırakıldı. Gene de kalça yumuşamıyor, bebek yerinden kopmuyordu.Kadınlar sızlanmaya, tek tük söz söylemeye başladılar."Biraz beklesek mi, nedir?" dedi biri. "Fukarayı çi... Devamı

19 10 2006

Orhan Pamuk / Kütüphanemle Aşk ve Nefret: Bazı Kitaplarımdan Nas

Kütüphanemle Aşk ve Nefret:Bazı Kitaplarımdan Nasıl Kurtuldum?Son iki büyük depremin ikincisinde, Kasım ayındaki Bolu depremi sırasında kütüphanemin bir kanadı takır takır takırdadı, uzun zaman gıcırdadı. O sırada ta içerde yatağa uzanmış, elimde bir kitap, tepemdeki çıplak ampulün sallanışını seyrediyordum. Kütüphanemin depremin öfkesine katılması, sarsıntının sözcülüğünü üstlenmesi, ayaklanması beni hem korkuttu, hem de bir çeşit ihanet hissiyle kızdırdı. Daha önceki artçı depremler sırasında da aynı şey olmuştu. Kütüphanemi cezalandırmaya karar verdim.Böylece, kısa bir süre içinde tuhaf bir gönül rahatlığıyla kütüphanemdeki iki yüz elli kitabı seçip attım. Bir kalabalık içinde acele acele gezinerek cezalandırılacak kullarını işaret eden padişah gibi, ya da işten atılacakları parmağıyla gösteren bir sermayedar gibi alelacele seçiyordum atılacak kitapları. Cezalandırdığım, kendi geçmişim, bu kitapları bulup, seçip, alıp, eve taşıyıp, saklayıp okurken, verdiğim onca emek ve gelecekte onları okurken hissedeceklerime ilişkin kurduğum hayallerdi. Daha sonra hissettiğim gibi, cezalandırmaktan çok da bir özgürleşme duygusuyla yapıyordum bu işi.Bu mutluluk, kitaplarla ve kütüphanemle ilişkimi anlatmak için iyi bir başlangıç noktası. Çünkü kütüphanem hakkında bir iki söz etmek istiyorum, ama bunu; kitaplarını ne kadar sevdiğini söylerken aslında kendilerinin ne kadar başka, ne kadar "kültürlü" ve seçkin olduklarını ima edenler gibi, ya da Prag'ın arka sokaklarındaki küçük bir sahaftan filanca nadir kitabı bulduklarını anlatanlar gibi övünmek istemiyorum hiç. Kitap okumamanın değil, okumanın bir tuhaflık, hatta bir hastalık ve mutsuzluk belirtisi olarak görüldüğü bir ülkede yaşadığım için aslında bu bir avuç kitap ve kütüphane meraklısının züppelikleri, saplantıları ve teşhir merakları günlük sıradanlıklarımızın ve bayağılıklarımızın yanında, bende ancak saygı uyandırıyor. Ama benim derdim kütüphanemdeki kitaplarımı ne kadar sevdiğimi değil, sevmediğimi anlatmak. Bu öfk... Devamı

19 10 2006

Sevgili e-Cumhuriyet okurları merhaba,

19 Ekim 2006 Sevgili e-Cumhuriyet okurları merhaba,Fikir özgürlüğünün kalesi Fransa, Parlamentosunun tarihe yazılan bir kararıyla kabul etme sürecini başlattığı, Ermeni soykırımını reddedenlere ceza verilmesini öngören yasa ile kendini inkar etmeyi başardı. Bu kararı oy avcılığı yapan bir kısım parlementere bağlayabileceğimiz gibi Türkiye'nin AB sürecinin farklı bir yöne çevrilmesi, ülke toprak bütünlüğüne tehdit gibi bir çok açıdan okumalara açabiliriz. Sonuçları tarih gösterecek. Ancak bize düşen her koşulda tutarlı politikalar üreterek yumurta kapıya gelmeden önlemimizi almak, gerekli girişimleri yapmak, günü kurtaracak popülist söylemler yerine uzun vadede Türkiye Cumhuriyetinin yararına harekete geçmek ki bunu görevde/iktidarda bulunan partinin yaptığını söylemek çok zor. Hepinize sağ duyulu ve aydınlık yarınlar.CUMHURİYET KİTAPİlericilik-Gericilik Kavgasında Tevfik FikretSabiha Sertel Sabiha Sertel bu yapıtında büyük şairimiz Tevfik Fikret'i yaşadığı n toplumsal koşulları çerçevesi içinde ele alıyor. Bir şair olduğu kadar, bir ideolog olan Fikret'i Osmanlı toplumunun tarihi evrimi içinde inceliyor. Mutlakiyet döneminde, Sultan'ın keyfi idaresine, baskı ve zulme karşı isyan eden özgürlük şairini; sosyal eşitsizliği, halkın ıstırap ve sefaletini kınayan Fikret'i tanıyoruz. 1908 Meşrutiyet devriminde, ilerici, yenilikçi, devrimci Fikret'i, tutuculuğa, dar milliyetçiliğe, ırkçılığa karşı çıkan insancıl şairi görüyoruz. Bu yapıtın önemi, tarihin değişik dönemlerinde gericilerin saldırısına uğrayan Fikret'in ideolojisini ve felsefesini, ilericilik ve gericilik kavgası zemini üzerinde vermesidir. En son 2. Dünya Savaşı sırasında, nazizmi savunan ırkçıların, Sebil-ül Reşatçıların Fikret'in yapıtlarını yakmaya kalkmaları, bu kitabın yazılmasına sebep olmuştur. "Toprak vatanım, nev-i beşer milletim. İnsanİnsan olur ancak buna iz'anla ... Devamı

18 10 2006

Bir Site: Öykü

_______________________________________________ÖYKÜLER VE ÖKÜCÜLER ÜZERİNE YAZILMIŞ YAZILARDAN VE SEÇME ÖYKÜLERDEN BİR DEMET İÇİN>>>>>>Öyküler & Öykücüler_______________________________________________ _______________________________________________ÖYKÜ SEÇKİSİ* _______________________________________________ Adalet Ağaoğlu / KaranfilsizAdalet Ağaoğlu / Yüksek Gerilim Ahmet Hamdi Tanpınar /Yaz YağmuruAhmet Ümit / Bir Akdeniz DüşüAhmet Ümit / Kitap Katili Ayhan Bozfırat / Yeğenler Bekir Yıldız / Büyük YasBekir Yıldız / Kara Çarşaflı Gelin Cahit Sıtkı Tarancı / Dördüncü Sevgiliyi ArarkenCemil Kavukçu / Adı Yok Duygu UÇKUN / Havva Duygu Asena / Nil ya da AşkElif Şafak / Yazının Düşmanı Yaz ESEN YEL / ZALHA BACININ SIPASI ESEN YEL / KOMÜNİSTLERİ TANIYAN KÖPEK ESEN YEL / BİR ÜLKENİN YAKIN SİYASİ TARİHİNDEN AĞIR ÇEKİM GÖRÜNTÜLER ESEN YEL / ESİN PERİLERİ'NİN GREVİ ESEN YEL / AYNADAKİ ÖKÜZ ESEN YEL / AYLAKLAR HOLDİNG ESEN YEL / MUCİP'İN ÖYKÜSÜ Erdal Öz / BabamdıErdal Öz / Cam KırıklarıErdal Öz / Sular Ne Güzelse Erdal ÖZ / Kendi Gecesinde Feride Çiçekoğlu / "Kimini Şahin Tırmalar" HALDUN TANER / ON İKİYE BİR VAR Halikarnas Balıkçısı / AlabandaHalikarnas Balıkçısı / Fosforlu HandanHüseyin Rahmi Gürpınar / Misafir İnci Aral / Aykırı Sevgi ÜstüneJALE SANCAK / DÜŞ Jale Sancak / Sevda İle Alişan İSTANBUL GÖZLERİN KARA/ KARİN KARAKAŞLI Kemal Tahir 1 / ARABACI Leyla Erbil / Ayna Memduh Şevket Esendal - SaideMemduh Şevket Esendal - Tutkunluk Memduh Şevket Esendal / SaideMüge İplikçi / Karanlık Ziya Müge İplikçi / Bizden Biri Nabizade Nazım/ Karabibik Nazlı Eray / Mutlu Yuvalar, Sıcak Yuvalar Nazlı Eray / Laz Bakkal Necati Cumalı / Kaybolan Necati CUMALI / Susuz Yaz NEDRET GÜRCAN / SELVİYE KADIN Neşe CEHİZ / Kanlıca'nın Bakir Oğlanları Nezihe Meriç / Dumanaltı Nursel Duruel / Geyikler, Annem ve Almanya Oğuz ATAY/ Bir Rüya Oktay Akbal / Boş SeviOktay Akbal / Bir Kediyi Öldürmek Oktay Akbal / Bir Kediyi... Devamı

18 10 2006

Ansan tarafından düzenlenen 6. Antalya ÖyküGünleri'nin onur

Ansan tarafından düzenlenen 6. Antalya ÖyküGünleri'nin onur konuğu Erdal Öz için Bir okur gözüyle 'Erdal Öz öykücülüğü'______________________________________________________Antalya edebiyat ve sanat konusundaki en duyarlı ilimiz. Altın Portakal Şiir Sempozyumu ve Şiir Ödülü, Altın Portakal Film Festivali ve ANSAN'ın düzenlediği Antalya Öykü Günleri bu ilimizin edebiyata ve sanata verdiği değeri gözler önüne seriyor. 6. Antalya Öykü Günlerinin Onur Konuğu Sevgili Erdal Öz'dü. Bu etkinlikte yapılan konuşmalardan biri de Ayşe Sarısayın'a aitti. Erdal'ı bu konuşma metniyle bir kez daha analım istedik. Sarısayın'a Faruk Duman ve Necdet Neydim de eşlik ettiler. "Erdal Öz öykücülüğü" konusunda bir panele katılma önerisini aldığımda büyük bir sevinç ve onur duydum, ancak bir anda dehşete kapıldığımı da itiraf etmeliyim. Erdal Öz'ün kitaplarının yakından izleyicisi bir okur gözüyle öykülerinden algıladıklarıma geçmeden önce, bu "dehşet" duygusundan söz etmek istiyorum.Ayşe SARISAYINErdal Öz'ün kitaplarıyla sanırım 1973 ya da 1974 yılında tanıştım. 12 Mart döneminde ortaokul öğrencisiydim. O dönemi yansıdığı kadarıyla basından izleyerek, onca insanın neden tutuklandığını, öldürüldüğünü ya da ölüm cezasıyla yargılandığını anlamaya çalışarak ve evimizdeki fısıltılı konuşmalara kulak kabartarak geçirmiştim. Ansızın çıkagelen ve arama yapan askerler, sessiz ve korkulu bekleyişler... Annemle babam, bazı dostlarının gözaltına alındığını ya da tutuklandığını duyduklarında iyiden iyiye suskunlaşıyor, ardından birinin salıverilme haberi geldiğinde bir an için rahat bir nefes alıyorlardı, ama sessiz bekleyiş uzayıp gidiyordu. Bu iki haber arasında yaşanılanlar konuşulmuyordu nedense; çocuksu sorularıma aldığım kısa yanıtlar yeterli değildi, hayal gücüm ise yetersiz kalıyordu neler olup bittiğini kestirmeye. İşte o günlerin hemen ardından gelen kitaplardan biri de Kanayan'dı. Kanayan'ı bir solukta okuyup bitirdiğimi, bir yandan insan olman... Devamı

18 10 2006

1993-2000 YILLARI ARASINDA YAZDIĞI ŞİİRLERİN TOPLAMI 'DİVANE

993-2000 YILLARI ARASINDA YAZDIĞI ŞİİRLERİN TOPLAMI 'DİVANE'DE YER ALIYOR Enver Topaloğlu'nun yeni şiir kitabı çıktı Kültür Servisi - Enver Topaloğlu 'nun Digraf/Şiirden Yayınları'ndan çıkan yeni şiir kitabı 'Divane' okuyucusuyla buluştu. Şairin 1993-2000 yılları arasında yazdığı şiirlerin toplamı olan kitapta üç dosyası bir araya geliyor. Kitapta yer alan ilk dosya '2002 Orhon Murat Arıburnu Birincilik Ödülü' nü alan ve daha önce yayımlanmayan 'Pervaneler Kadar' adını taşıyor ve beş bölümden oluşuyor. Kitapta yer alan diğer dosya başlıkları ise 'Güle Dönüş' ve 'Kıyıya İnen Yol'. Enver Topaloğlu, şiir okurlarının Metis Defter dergisi başta olmak üzere Varlık, Gösteri, Göçebe, No, Uç, Islık, Dize, Yasak Meyve gibi sanat edebiyat dergilerinden tanıdığı bir şair... Şairin daha önce okurla buluşan şiir kitaplarından 'Yakamoz ve Tebessüm' 1994'te Yayınları'ndan, 'Kristal Kral' adını taşıyan ikinci yapıtıysa 1997'de Noyirmiyedi 'den çıktı. Enver Topaloğlu, ilk sayısı Ocak 2005'te okurla buluşan 'Cumartesi' şiir dergisini Turgay Kantürk ve Metin Sefa ile birlikte yayımlıyor. 'Cumartesi' şiir dergisi bilgisayar ortamında hazırlanıp okurlarına ücretsiz olarak internet üzerinden, elektronik posta yoluyla her ayın son cumartesi günü ulaştırılıyor. ************************************** M. Sadık Aslankara Kitaplar AdasıNaim Tirali'nin ÖyküleriNaim Tirali, Türk öykücülüğüne, 1940'larda hoş esintiler taşımış bir genç yazar olarak katıldı. Bu yılki Ankara Öykü Günleri'nde sekseninci yaşına ulaşan öykücü Naim Tirali'nin unutulmamasını diliyorum.Türk öykücülüğünün beslendiği derin yeraltı suları, güçlü kollarla birleşerek oluşturduğu yataklar, bunların kıyısında boy veren koca çınarlar biliniyor elbette... Ne ki hemen her öykücü, yalnızca balık avlandığı yerini tanıyor bu çavlanlı, akıntılı ulu suyun. Öykücülerimizin tümü için böyle bir öne sürüş gerçekçi o... Devamı

18 10 2006

Oktay Akbal'ın Öykücülüğü

______________________________________________________Oktay Akbal'ın Öykücülüğü______________________________________________________Abdurrahman KOLCU______________________________________________________Oktay Akbal, cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı hakkında konuşur veya yazarken kendisinden ve eserlerinden sıkça söz etmemiz gereken önemli bir yazar. 60 yılı aşkın bir süredir yayımlayageldiği roman, öykü, deneme, inceleme, eleştiri, günce vb. türdeki eserleriyle bu çok yönlü edebiyat adamı; uzun ve istikrarlı yazı hayatı, kısa aralıklarla yayımladığı eserleri sayesinde okurun belleğindeki yerini daima sıcak tutmuştur.Akbal'ın çok yönlü edebi kişiliği, edebiyat araştırmacılarının onu çeşitli bakış açılarından ele alıp incelemesi için elverişli bir yapıya sahip. Atatürk Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Osman Gündüz'ün ''Düş ile Gerçek Arasında Oktay Akbal'ın Öykücülüğü''(1) adlı incelemesini bu doğrultuda yapılmış bir çalışma olarak görüyoruz. Gündüz, çalışmasının önsözünde, kendisinin Oktay Akbal'ın öyküleriyle tanışmasından, bu konuda bir araştırma yapma düşüncesinin olgunlaşmasından ve uyguladığı yöntemden söz ediyor. Akbal'ın öykü yazmaya başladığı yıllarda Türk öykücülüğünün genel görünümüne kısaca değinen Gündüz, kitabın bir sonraki bölümünde yazardan ve bazı eleştirmenlerden yaptığı alıntılarla yazarın öykücülüğü ile ilgili çeşitli görüşleri değerlendiriyor ve öykülerini 1946-58 ve 1967-98 olmak üzere iki döneme ayırıyor. Gündüz, bu sınıflandırmasını; ''İlk dönem öykülerinde yaşadığı zamana ve değişime 'tanıklık' etme düşüncesi ağır basarken, ikinci dönem öykülerinde anlatıcı kimliği ile anlatım biçimi öne çıkar."(2) şeklinde bir yargıyla temellendiriyor.DÜŞLE GERÇEKÇalışmanın Arayışlar Dönemi adını taşıyan bir sonraki bölümünde Gündüz, Akbal'ın yazı hayatına giriş serüvenini aktararak dili kullanma biçimini örneklerle değerlendiriyor. Yazarın öykücülüğünde en önemli kaynaklardan birinin kişis... Devamı

18 10 2006

Erdal Öz ile çocuk edebiyatını kullanmak üzerine

Erdal Öz ile çocuk edebiyatını kullanmak üzerineNecdet NEYDİM____________________________________________________________________'Çocuğu edebiyata sokabilecek çekicilikte, ustalıkta kitaplar yayımladık'Erdal Öz, salt yetişkin edebiyatına değil aynı zamanda -belki de daha fazla- çocuk edebiyatına da gönül ve emek vermiş yazar ve yayıncılardandır. Onun "Arkadaş Kitaplar" la başlayan, Can Yayınevi'yle devam eden çocuk edebiyatı serüveni aynı zamanda bir dönem çocuk edebiyatı tarihini de içerir. Bu tarihsel süreçte Öz'ün bu alana yaptığı katkı unutulmazdır. Onun bu süreçte yaşadıkları, hangi engellere nasıl direndiği, neyi öne çıkardığı alınması gereken dersler olarak karşımızda duruyor. 2003 yılında Açık Radyo'da 'Lambanın Cini' isimli çocuk edebiyatı ve kültürünü ele alan program dizisinin 6 Şubat 2003'teki konuğu, Erdal Öz'dü. Söyleşiyi okuduğunuzda Erdal Öz'ün çocuklar için daha bir yığın şey yapma arzusuyla dolu olduğunu göreceksiniz. Düşleri olanların ölümsüzlüğünü anlatan küçük bir söyleşi aşağıdaki...****************************Cocuk edebiyatı alan olarak bizde hep tartışma konusu olmuştur. Hatta bazı yazarlarımız çocuk edebiyatının olmadığı yolunda iddialarda bulunmuşlar, bunların içerisinde önde gelen yazarlarımız Yaşar Kemal, Oktay Akbal çocuk edebiyatı yoktur diye iddia etmişler. Şimdi orada çok ince bir çizgi var. Edebiyat dediğimiz zaman edebiyatı genel bir alan olarak ele alıyoruz ama çocuk edebiyatı var mıdır yok mudur? Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?- Vardır. Şimdi çocuk edebiyatı çok eski bir edebiyat türü değil. Eskiden biliyorsunuz çocuklar masallarla avunurlardı. Sanıyorum Yaşar Kemal de ilk edebiyat tadını küçükken dinlediği masallardan almıştır. Masallar çocuklar için yaratılmış bir metin değildir ama çocukların da sokulabildiği masallar vardır. Her masala çocuk sokulamaz çünkü çocukların dünyası çok daha taze, küçük ve kurallara daha uyamamış özgür bir dünya. Şimdi çocuklar için iyi yazarların yazabildiği ... Devamı

18 10 2006

Müge İplikçi

Müge İplikçiKaranlık Ziya(*) Önce elektrik vardı ve karanlık sonra geldi. İçimizi dehlizlerine alan karanlık feryatlarımız karşısında bana mısın demedi. Bu illet bana vurduğunda Marlboro sigaraları gırla gidiyordu memlekette. Böyle olduğuna göre 90'ların ortası filan. Eskiden öyle değildi, tombaladan çekerdik. Ne günlerdi... Bu illet o zamanlardan başlayarak beni ele geçirdi ve bir daha terketmedi. Aslında illet dediğime bakma, belki tek yaşama şansımdı bu.Yoksa bugüne kadar gelemezdim. Bu kadar yaşıyor olamazdım, bu kadar canlı kalamaz, bu denli sağlam duramazdım. Bu önemli bir sırdır, bilesin.Ama asıl sır , bir gece vakti, amma geceydi ha, buz gibiydi hava, amma titriyordum, koca bir anıt mezarın karşısında kendime ve hayatıma verdiğim sözdür .Karşımdaki piramit bina, soğukla ve karanlıkla daha da irileşmişti, orada o sözü verdim. Senin memurun bak böyle bilecek işini diye söz verdim ona. Böyle ayakta kalacağım sözü. Kendimden geçmişim o anda, tuhaf iniltiler çıkmaya başlamış benden. Yarım saat sonra beni tutukladılar da donmaktan kurtuldum. Ertesi günden itibaren de vermiş olduğum sözü yerine getirmeye başladım. Söz sözdür. Üstelik sözünden dönen namerttir demişiz. Gerçekten de sözümü tuttum ama söz bir süre sonra alışkanlık, alışkanlıksa illet haline geldi. Tutkunun en beter raddesidir bu. Bu illet, bu yemek illeti öyle bir illet ki yedikçe yiyesin geliyor. Yedikçe yiyorsun, yedikçe yiyorsun. Adap, yer , mekan, zaman dinlemi-yor y -i -y -o -r -s -u -n. Demek dişlerimden belli, gülerim sana, senin gibilere sadece gülerim ben. Kızmam ama, rahatla. Bilmiş olmanın marifet olduğu bir dönemden geliyorsun sen, zavallı. Dişlerimin böyle keskin olmasının bu durumla pek bir alakası yok, ne yazık ki yok. Gerçi bunu bin defa da söylesem, sen gene kafandaki önyargılarla hareket edeceksin. Vicdanını,o hiçbir zaman serpilmemiş vicdanını o önyargılarla alabildiğine rahatlatacaksın. Ne desem boş. Ben gene de söyleyeyim: Dişlerim en baştan böyleydi. Bu arada vampirlerle alıp ... Devamı

18 10 2006

Memduh Şevket Esendal - Saide

Memduh Şevket Esendal - Saide1.İlk, ikinci, derece tahsilini Konya'da, yüksek tahsilini İstanbul'da Hukuk Mektebi'nde bitirmiş, ufak bir memur olup adliyeye girmiş, biraz da ilerlemişken, eline geçen bir fırsatta yaşının geçkince olmasına bakmayarak hükümet hesabına Avrupa'da tahsilini tamamlamaya giden, eski mutasarrıflardan Kozanlı Halil Bey'in oğlu Şinasi Halil Bey, lisansiye olup memlekete döndükten ve kendine İstanbul'da büyükçe bir hizmet de bulup yerleştikten sonra, bütün ağırbaşlı insanlar gibi düşünerek evlenmeye, ev bark kurup çoluk çocuk yetiştirmeye karar verdi. Bu kararı da verince, kafasında aile hukukuna, kadınların terbiye ve idaresine, çocukların yetiştirilmelerine dair, neredense toplanmış kalmış bir yığın malumat, bir yığın hikmet bulunduğunu anladı ve daha adı belli olmayan karısına karşı derin bir sevgi duymaya ve ona ölünceye kadar sadık kalmaya yeminler etmeye hazırlandı.Fırsat düştükçe arkadaşlarına diyordu ki:-Azizim, bir insan ya hiç evlenmemeli, yahut evlenirse, ölünceye kadar, karısına sadık kalmalıdır. Başka türlüsüne benim aklım ermez. Aile hukuku demek, bu demektir.Bugüne kadar bir kadın ile yirmi dört saat olsun bir yerde kalmamış, hayatı burada ve yabancı memleketlerde pek uslu geçmiş olduğunu bilen arkadaşları, onun bu sözlerinin samimi olduğuna hiç şüphe etmediler ve bir çocuk ruhu kadar temiz ruhundan gelen nutuklarını sessizce dinlediler.Şinasi Halil Bey, birkaç ay düşündü, söyledi ve böylece kendini hazırlamış olduktan sonra, eşini aramaya başladı. Dostları yardım ettiler, çok zaman geçmeden Saide Hanım adında bir kız bulundu. İstinye'de oturan Kavaklı Hakkı Bey adında ihtiyar bir doktorun kızı. Anası tarafından Şumnulu Hafız Paşa'nın torunu. İnce boylu, kara gözlü, kaşlı, ağırbaşlı, iyi terbiye, tahsil görmüş, yirmi beş yaşlarında bir hanım.Şinasi Bey kızla görüştü, beğendi. Kız da onu beğenmiş olacak ki varmaya razı oldu. Kuruçeşme'de düğün dernek evlendiler.2.Anasını hiç görmemiş, üvey anas... Devamı

18 10 2006

Leyla Erbil

Leyla Erbil AYNA Sen olmasaydın evlenirdim, paşaya varırdım, kanım kurudu şimdi, memelerim ekşidi, iliklerim karardı ve katıldı, yüzüm mikenlilerden kalma bir sarnıcı andırıyor, kadife modaydı o vakitler, dolmabahçede balo var diye çürümüş bir kedi bile olsam, kurtuluş yok, babam almanyadan getirmişti, ne paşalar, kolordu kolağaları, mareşal reşasettin, babanın silah arkadaşları, bir kedi leşi yenmez artık, savaşta olur, gitgide küçülüyorum, karyolam büyüyor, ayakkabılarım elbiselerim uzuyor, dekolte bir yaka, paşa pek beğenmişti, tek-taş pırlantam, ben ölünce sana kalacak, yüz görümü, sen de biraz babanın karısı sayılırsın, madam artirik dikmişti, ense açık, kulaklar pırıl pırıl, hanımefendicim ne ince beliniz var, omuzlarınız ipek sanki, teninize değince elim uyuşuyor, size rop dikmek hem kolay hem çok güç, beni görür görmez sormuş "Kim bu taze" "yüzbaşı Selahattin'in hanımı paşam" bir vals daha başınız mı döndü sultanım, çalın bir vals daha, ama ben diktim, gözlerimin ışığı yitene dek diktim, elini bile sürdürtmedim, bir vals daha, bir zambakça aparık bir kadın, ama siz varsınız sen ve kardeşin, kardeşin neden dönmedi, ben senin için bekledim, sen de beni bekle, sevildim ben, kürkler elmaslar içinde seviştim, senin yaşında gelinlik giydim, duvak bile taktım, paşayı o gün tanıdım, benim evim burası, ben öldükten sonra kiminle istersen onunla yap, babanın on parası geçmedi bu eve, dişlerimin yarısını kestirdim, temelden girdim bu eve ağzım çöktü, kasamın anahtarları nerede, yüzümün ortasında dönüp duran anaforu durduramıyorum, seni düşünmekten de beynim durdu, bir oğul böyle mi olur, ben neler yaptım, ayaklarımı öperdi paşa, konak, çiftlik, saray, düğmelerini çözdü, bir demet turp çıkardı, kokladım, ama benim bir kızım ve bir oğlum var, oğlum güney Amerika'ya gitti, bir kızla baş başa kaldım, anahtarlarım ve neyim varsa onun olacak bekliyor, yemeğime her gün ağı koyuyor, ağır ağır öldüren bir ağı, ses etmiyorum gençtir yapsın ölmem ki ben,... Devamı

18 10 2006

Yağmur/ Reşat Nuri Güntekin (1889-1956)

Yağmur/ Reşat Nuri Güntekin (1889-1956)-Sitare, sana büyük bir müjdem var, kızım. Genç muallime, henüz mektepten dönmüştü. Kapının yanındaki küçük odada güzel, ince sesiyle yavaş yavaş şarkı söylüyordu. Bu onun çok eski -minimini bir mektep talebesi olduğu günlerden kalma- bir âdetiydi Akşamları evin kapısından girince çantasını top gibi havaya atıp tutar, şarkıya başlardı. Aradan on beş seneye yakın zaman geçmişti. Sitare, büyük mektep talebesi, daha sonra ana mektebi muallimesi olmuştu.Her ev gibi onların evi de büyük muharebenin musibet ve matemlerinden hissesini almıştı.Meşhur davavekili olan babası, harbin ilk senesinde ölmüş, iki sene sonra büyük kardeşi Kafkasya'da şehit düşmüştü. Memlekette iş bulamayan küçük kardeşi, senelerden beri Mısır'daydı. Orada bir eski baba dostunun ticarethanesinde çalışıyordu.Bin naz içinde büyüyen şımarık, nazlı Sitare, bugün ana mektebi muallimiydi. İhtiyar ve hastalıklı annesine bakabilmek için akşama kadar elliye kadar minimini yaramazın kahrını çekiyordu.Bu aile inkılâpları, elbet onun ruhunu da çok değiştirmişti. Fakat buna rağmen o eski neşesini ve çocukluğunu bırakmıyor, kapıdan girer girmez şarkısına başlıyordu. Meveddet Hanım, kızının sesini çok sever, daima tatlı bir hüzünle dinlerdi. Çünkü bu ses, onu birkaç dakika için eski, güzel günlerine götürüp getirirdi.Merdiveni inip çıkmaktan güçlük çektiği için Sitare'yi daima yukarı kattaki odasında beklerdi. Fakat bu akşam ona verilecek mühim bir müjde vardı. Yavaş yavaş aşağıya indi; kızın mektep dönüşünde şarkı söyleyerek soyunduğu odanın kapısını açtı.***Sitare, sana büyük bir müjdem var, kızım...İhtiyar kadın, sözünü bitiremedi; gördüğü şey karşısında dili tutuldu.Sitare, denizden çıkmış gibi tepeden tırnağa kadar su içindeydi. Siyah saçları yüzüne, boynuna, ince elbiseler vücudüne yapışmıştı. Çoraplarından, iskarpinlerinin ucundan çamurlu sular sızıyordu. Fakat o, gene neşesini bozmaya lüzum görmüyor, dolaptan çamaşır çıkarırken şarkı söyle... Devamı

18 10 2006

Engereğin Oğlu / Sema Kaygusuz

Sema KaygusuzEngereğin Oğlu Bir ev, köyün en sessiz evi. Islak tahtalardan Arap sabunu kokusu, bir de yoğurdun o yağlı buğusu geliyor. Sundurmanın sınırlarını çizen taş yığınları, arsız sarmaşıklarla yeşile boyanmış. Sarmaşığın savaşçı sürgünleri, canan çiçeklerine sessizce yaklaşmış, yaklaşmış... bir sırdaş dost gibi boğazlarına sarılmış, sonra bir daha bırakmamış. Boğana kadar sevmiş. Bir ev... köyün tek kadınlı, tek çocuklu, en temiz evi. Bir bakirenin dokuduğu kanser işi dantel perdeler, her sürahinin, her fincanın altından çıkan tığ işi küçük örtüler, evin her bir yanına dağılmış. Henüz açılmamış çeyiz bohçaları, kullanılmamış el dokuması çarşaflar, hiç patlamamış pırıl pırıl av tüfeği, içilmemiş kokulu çaylar, söylenmemiş sevişken sözcükler, büyük bir sabırla sıralarını bekliyorlar. Bir ev, köyün en mutlu evi... Gelin gelmemişken, oğlan doğmamışken, hatta su kuyusu kazılmamışken, tuvaletin taşları örülmemişken de böyle güzel, böyle huzurluydu. Köyün uğurlu evi, bir de Zilver'in beyaz elleri...Sonbahar kırmızı yaşmağını bahçelerin üstüne atmışken, vakit ikindiye varmış, yoğurt iki parmak yağ kesmişken, yılan geldi. Uğurlu evin oğlu Âzem beş yaşında. Dudağının iki yanında İki pembe gülücük, başında bir tutam saç, yüzü mermer kadar beyaz, tazecik kanı mavi bir yol bulmuş kılcallarında dolanıyor. Gözlerinde çakıl taflan, çın çın kahkahalar atıyor. Oturtulmuş tahta sedire, Zilver onun sağına soluna yastıklar döşemiş, sanki anasının kucağında duruyor. Önünde bir tas yoğurt, kaşığı vurunca peynir gibi yarılıp misler kokuyor. Yılan, zehirli engerek, soktu mu kursun sızısıyla inleten yılan, o körolasıca ağrıyı kana boğan koca yılan yavaş yavaş yaklaştı. Islak pırıltısıyla, yoğurdun taze kokusuna doğru yol aldı. Ev büyük, çocuk küçük, yoğurt taze, Zilver mutfakta erik kurusu kaynatıyor, sekerli, mayhoş bir ılıklık sardı bahçeleri, yoğurdun kokusu gene de duyuluyor, çocuk savunmasız, engerek kıvrıla kıvrıla yaklaşıyor. Zilver'den sallantılı bir mırıltı, Âzem'... Devamı

18 10 2006

Selim İleri

Selim İleriGelinlik KızÇocukken gidilen evler iki türlüydü: Annemin seçtiği dostluklar ve gitmek zorunda kaldığı yerler. Annemin gönlünce kurduğu dostlukları severdim ben. Çoğu dünyadan elini, eteğini çekmiş kimselerdi. Öyle yerlere gideceğimizde annemin ince kıvrımlarla biçimlenmiş dudakları sevinçle çözülüyor; ruj, dudaklarda hafifçe gezinip kızıla dönüştürüyor kırmızısını. Kapıdan kedi adımlarıyla çıkıyoruz. Annem, dikkatle sokak kapısını kilitlemiyor. Sonra sokak yazsa daha bir iç açıcı serinlikte, sonbaharı yaşıyorsak iyicene iliklerimizi ısıtan ılık güneşlerle dolardı.Yollarda dönüp dönüp gerime bakıyorum. Şifa'nın denize çıkan burnunda sakızağaçları vardı. Artık deniz banyolarından vazgeçilmiş günlerde, gençler onların altlarına otururlardı. Yoğurtçu tarafından sandallar çıkıyor; Kurbağalıdere'nin ağzına gelince ya Kalamış kıyılarına uzanırlar ya da Şifa'dan Moda'ya kadar gezinirlerdi. Öğlen güneşinin omuzlara eğilişi, okşayışı.Annemin yeniden gençkız gibi yollardan geçtiği sıralarda, yağmurlardan bile gönenirdim. Bu yağmurlar ergenlik yıllarımın ve şimdinin yağmurlarına yabancıdır. Rüzgâr üşütmezdi; soğuk rüzgârlar yağmurluğumun yakasını, eteklerini açıp uçurtmazdı. Yağmurda yürüyüşlerimiz annemle. Tramvayların, otobüslerin, vapurların, ender bindiğimiz otomobillerin pencerelerine iri damlalar vururdu. Damlanın bütünleşerek cama çarpışı; dağılarak kendince su yolları açıyor. Binlerce resim çizerdim kafamda. Annemi görürdüm, kuşlar uyduruyorum, ayyıldızlı Türk bayrakları... Yağmurun çiçekdürbününden binlerce şekil geçerdi arka arkaya. Bulutlarla da hep bu oyunu oynardık. İncilâ Abla'yla. İncilâ Abla, annemin isteyerek, özleyerek gittiği evin kızıydı.Annemin onları nereden tanıdığını çıkaramıyorum. Belki uzaktan bir yakınlık, hısımlık vardı aramızda. Bizim geldiğimizi görünce delicesine sevinirlerdi. İffet Hanım beni kucaklar, saçlarımı defalarca öpüp koklardı. Taşlıktan girilince karşımıza düşen odaya koşardım. Burada İffet Hanım'ın an... Devamı

18 10 2006

Elif'in E'si / Sema Kaygusuz

Elif'in E'si/ Sema KaygusuzDiyelim ki gece. Evde yeni doğmuş bir bebeğin mızmızlı uykusu her odaya yavaş yavaş yayılıyor. Neriman genç yaşta anneanne olmanın yarı şaşkın kıvancıyla, bebeğe parmaklarının ucuyla dokunup bebeğin kalbini dinliyor. Diyelim ki bebek doğalı on günü yeni geçmiş, ay ışığından çalıntı bir ışık düşmüş yüzüne.Diyelim ki sülale aşiret kadar geniş, beli bükük büyükler bebeğe ad vermek için birbirleriyle yarıştıklarından, bebek o geceye dek adsız kalmış. Neriman, loğusa kızının odasına süzülüp pencereyi kapatıyor. O koca memelerini, yuvarlak göbeğini, ayak uçlarında bir bulut gibi taşıyarak, küçük adımlarla odasına geçip kimselerle paylaşmadığı kuştüyü yastığını kabartıp beyaz bir güvercin gibi yatağın içine kuruluyor. Diyelim ki Ahmet Bey, yaşlılığın o mayalı ekşiliğiyle, karıncalı uykusuna ha daldı ha dalacak. Sanki şişkin karnı ondan önce uykuya dalmış. Bedeninin her yeri birbirinden farklı sesler çıkarıyor. Neriman'ın yanına geldiğini hissetmiyor bile. Gırtlağındaki yoğun tıkanıklıktan kurtulmak için iki koca öksürüğü tavana doğru yuvarlayıp mantarlı göğsünü hatır hutur kaşıyor.Neriman tatlı bir mırıltı çıkarıp Ahmet'i uykunun eşiğinden bu yana çekip çıkarmayı deniyor. Diyelim ki uykuya geçmeden önce Neriman'ın söyleyecek bir sözü var. Onun söyleyecek bir sözü hep vardır zaten...''Uyuyamadın mı Ahmet'' diyor şefkatin ılık tonlamasıyla. Rahatsız etmemeye çabalar gibi bir deneme atışı yapıyor. Ses gelmeyince, yatağın içinde gürültülü bir dönüş yapıp memeleriyle Ahmet'in tüylü sırtına dayanıyor. ''Sıcak süt getireyim mi, boğazını yumuşatır?''Ahmet, göğsünü sıvazlayıp bu pembeli mırıltıyı duyduğunu, gene de duymazlıktan gelerek uyumak istediğini belli etmek isterken, Neriman tekrar deniyor.''Getireyim mi ha? İster misin?''''İstemem, hadi uyu artık'' diyor Ahmet, buyurgan ama güçsüz bir ifadeyle.Diyelim ki Neriman'ın ay ışığına ertelediği bir iki k... Devamı

18 10 2006

SABAHATTİN ALİ

SABAHATTİN ALİ ÖYKÜ / BAHTİYAR KÖPEK ______________________________________________________________ Niçin hep acı şeyler yazayım.. Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. Hep kötü, sakat şeyler mi göreceksin, diyorlar. Hep açlardan çıplaklardan dertlilerden mi söz edeceksin.. Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan, bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldüren.. Cezaevlerinde ruhları kemrile kemrile eriyip gidenlerden, doktor bulamayanlardan, hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı.. Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli.. Bu memlekette yüzü gülen, mutlu insan yok mu..Hiç olmaz olur mu.. Arayıp görmek gerek. Bunun için de kıyıyı köşeyi araştırmak istemez. Her şey apaçık ortada, göz önünde. Yalnızca güler yüzlü mutlu insanlar değil, mutlu köpekler bile var. Ben de karar verdim, bu kez açlıktan ıstıraptan nefretten değil, rahattan tokluktan sevgiden söz edeceğim.Oturduğum semtin sokakları geniş ve asfalt. Her biri, bir yoksul çocuğun liseyi bitirinceye dek okumasına yetecek masraflarla yetiştirilen bodur çamlar, caddeye gölge vermese bile güzellik veriyor. Sabahları yaya kaldırımında şık giyinmiş genç anneler, renk renk çocuk arabalarında al yanaklı gürbüz, iyi beslenmekten yüzlerine bön bir rahatlık ifadesi gelmiş çocukları gezdirirler. Çeşitli oyuncaklarını ipekli örtülerin üstüne seren, bir eliyle çıngırağını sallarken ötekiyle uzun bir düdüğü ağzına götüren bebeklerin yanında, bukleli saçlarını savura savura annelerine bir şeyler anlatan biraz daha büyükçe çocuklar yürür. Ara sıra genç annelerin birkaçı yan yana gelir, tatlı tatlı konuşurlar.. Çocuklara bakalar olma işini, dört beş adım gerilerden gelen temiz giysili beslemeye bırakırlar. Yolun kıyısındaki küçük parkın kum bahçesinde miniminiler, kovaları kürekleriyle saraylar ırmaklar oluştururlar. Sonra bir yumrukta yıkarlar. Bir köşedeki kanepede beyaz başlıklı bir mürebbiye yabancı dilden bir kitap okur. B... Devamı

18 10 2006

SAİT FAİK / ÖYKÜ

SAİT FAİK / ÖYKÜ KARANFİLLERVE DOMATES SUYU ______________________________________________________________ Küçük bir çam ormanı. Vakit sabah. Arı, sinek, kuş sesi. Bir siyah gözlükten görülen yerde ve ağaçlarda güneş parçaları. Sonra uzak, göğün kendi renginden biraz daha koyu kıyılara giden bulutlu deniz..İşte böyle bir yerde köyün insanlarını düşünüyorum. Kitaplar, bir zaman bana insanları sevmek gerektiğini, oradan yaşama sevinci duyulacağını öğretmişlerdi. Hayır, şimdi insanları kitapların öğrettiği şekilde sevmiyorum. Şiirler, romanlar, hikayeler, masallar bana bunu öğretmişlerdi. Beyinin vapurdan iner inmez çantasını kapan uşaktan iğrenmeyi, sabahleyin altı buçukta doğayla kavga için sokağa fırlamayan adamın çalışmadığını kendi kendime öğrendim. Ama şu sabahleyin altı buçukta doğayla kavga için sokağa fırlamayan adam, isterse akşama kadar insanları aldatmak için didinsin. Kaç para eder. Gözümde, milyonu da olsa kalp parayla metelik etmez.Şimdi artık kimi sevdiğimi, kime sevgi duyduğumu biliyorum. Günlerden beri kafamı bir adam kaplıyor. Köyde ona Kör Mustafa derlerdi. Bir gözü sola doğru biraz kaymuştu. Sağ tarafının beyazlığıyla gözkapağı arasına ciğer kırmızısı bir et parçası oturmuştu. Böyle mi doğmuştur.. Yoksa çocukken mi bir şey batmıştır.. Bu sakat göz öteki gözden daha parlaktır. Daha siyah, daha canlı, daha zekidir. Bana bir kamburu anımsatıyor bu göz. Tuhaf değil mi.. Bir kambur insan çirkindir ama bütün kamburlar iyi yürekli, sevimli insanlardır. Arkadaş canlısıdırlar, şendirler. Ne severim kamburları.İşte Kör Mustafa'nın bu gözü de bir kambur insanın ruhsal durumunu içine sindirmiş şıkır şıkır, pırıl pırıl, sevimli, çapkın, canlı bir gözdür. Öteki doğru dürüst göz, onun yanında çekingen, sönük, tatsız tuzsuzdur. Pek de kibirlidir.Kör Mustafa bahçelerde çalışır. Gündeliğe gider. Sarnıç sıvar, dam aktarır, kuyu kazar.Bizim köyün lodos tarafında oturulmaz. Orada fundalar, yabani meşe palamıtları, kocayemişler, çalı süpürgeleri, bir türlü ağaç hali... Devamı

18 10 2006

Haney Yaşamalı Tahsin Yücel (1933)

Haney Yaşamalı Tahsin Yücel (1933)Haney öldü. Ama ben ''Yaşayacak'' diyorum var gücümle, ''Yaşamalı'' diyorum. Bunu söylerken de ölümden sonra diriliş dedikleri, öbür dünya dedikleri kavramlar, cennet, cehennem gibi masallar aklımın ucundan bile geçmiyor. Ben kendimi bildim bileli böyle şeyler üzerinde kafa yormaya yanaşmadım. Bu dünyanın sorunları yeterdi, çözemeyeceğimi önceden bildiğim sorunlar üzerinde kafa patlatmam budalalık olurdu. Bu değil ben demek istediğim. Ben ''Haney Yaşamalı'' derken, yeryüzünde, insanların arasında olmasa da dilinde, belleğinde, türküler gibi, kitaplar gibi yaşaması gerektiğini belirtmek istiyorum. Haney dilden dile dolaşmaya, övülmeye değer bir kadındır. Haney'in hakkı bu. Haney'e karşı işlediğimiz günahları ödemeliyiz. Biz Haney'in değerini bilemedik.Ali Rıza o ölmeden kaç yıl önce söylemişti. Unuttunuz mu? Birçoklarınız oradaydınız. Konuşacak bir şeyimiz kalmamıştı. Yoldan gelip geçenlere bakıyorduk. Öbür masalarda tavla ya da pişpirik oynuyorlardı. Uluk Osman da barakanın dibinde demleniyordu hani, bir yandan içiyor, bir yandan kendi kendine sövüp sayıyordu. O sırada Haney kahvenin önünden geçmişti. Dünmüş gibi belleğimde geçişi. Her zamanki geniş, mavi tumanını giymişti, zıbını parça parçaydı, renk renk yamalar altında görünmez olmuştu iyice. Başına da poşu yerine kirli bir çaput sarmıştı. -Öldüğü zaman da bu rezil paçavralar varmış üstünde.- Haney'in durumu Ali Rıza'ya dokunmuştu. Ali Rıza ona benim verdiğim değeri vermese de insan çocuktu, iyi yürekliydi. ''Utanın, arkadaşlar'' demişti, ''Haney'e bakın da insanlığınızdan utanın! Bu kadın böyle mi dolaşmalı şimdi? Hepimize emeği geçti, hepimiz elinde büyüdük. Şimdi bunu unutacağız, üstelik gelip geçtikçe acıklı durumuna bakıp güleceğiz, öyle mi?'' Evet, tam böyle söylemişti. ''Çok şükür, hepimiz adam olduk'' demişti sonra, ''bir oyunda... Devamı

18 10 2006

İki Öykü: "Hançer ". "Turnalar" / Yaşar Kemal (1922)

Hançer/ Yaşar Kemal (1922)Tepedeki kızgın güneş, gölgesini ayaklarının dibine, koyu bir yuvarlak halinde düşürüyor, her bastıkça ayakları bileklerine kadar, yolun kızgın tozları içine gömülüyordu. Üstbaşı toz içinde kalmış, boynundan, yüzünden süzülen terler tozla karışıp çamur olmuştu. Başına bağladığı mendilin bir ucunu dişleri arasına almış çiğniyor, eliyle de bir iki yanına işaretler yapıyor, kendi kendine konuşuyordu.Öne doğru yumulmuş, tozları dört bir yanına fışkırtarak hızla yürürken birden durdu. Ağzındaki mendil ucunu hırsla ısırdı. Tükürecek oldu, ağzı kurumuş, dili damağına yapışmıştı.''Ben'', dedi, ''gösteririm ona. Ben hırsızlık yapacak adam mıyım be? işin ucunda ölüm var.''Daha hızlı yürümeye başladı. Ayaklarını yakan tozun farkında bile değildi. Sonra, nedense, yoldan çıkıp tarlalara saptı. Ekin sapları ayaklarının altında çatırdıyordu. Uzakta gürültüyle bir harman makinesi çalışıyor, ırgatların küfürleri duyuluyordu. Harman makinesinin farkında olmadan, önünden geçip gitti.Gözleri kısılmış, küçücük yüzü biraz daha küçülüp kararmıştı. Alnının kırışıklıklarını da çamur doldurmuştu.Yürüdüğü toprak yarılmış, yarıklar örümcek ağı gibi dal dal her tarafa yayılmıştı. Ayağının biri bir yarığa girip burkuldu. Müthiş acıdı. Acıdan olduğu yere çöküverdi. Toprak, etini kızgın demir gibi dağladı. Sıcağın acısı... Toprağın acısı... Birden hopladı... Bir zaman şaşkın bakındı. Sonra yerden bir tutam kuru ekin sapı alıp çiğnemeye başladı. Çiğnedikçe sap ağızını kurutuyor, buruyordu. Ağzındakini tükürdü. Sonra bir tutam daha aldı.Bir de yorulmuştu ki... Sallanıyor, yanına yönüne yalpa vuruyordu.Zınk diye durdu. Afalladı. Ne oluyor, nereye gidiyordu? Hemencecik hatırladı: ''Namussuz, alçak'' dedi kinle, ''sana yaparsam yaparım. Bil ki, ulan, bu işin ucunda ölüm var. Ben hırsızlık yapacak adam mıyım? Bunca yıl Çukurovadayım, namusumla çalıştım.''Sonra, gene daldı. Güneş tepesini kaynatıyo... Devamı

18 10 2006

Beton'un Dibi Beton

Beton'un Dibi BetonZeyyat Selimoğlu (1922-2004)Az bir şey sonra, şatlar uzakta görünüyor. Önce nokta başı kadar, derken, yaklaştıkça büyüyorlar, uzununa tekneler oldukları belli oluyor. Daha sonra da, içindekiler görünüyor, yükleme-boşaltmanın çimento işçileri. Geliyorlar, gemiye hep daha bir yaklaşarak, niyetleri deli bozuk gibi geliyorlar.- İkinci Dünya Savaşı'nın çıkarma gemileri.- Öyle, diyor, Mehmet Kaptan -gülüyor- çıkarmayı bize yapacaklar. Birazdan ele geçirirler gemiyi. Kırar döker, bozar ezerler. Şimdi biz Japon adasıyız, diyor, deniz piyadesi geliyor -sonra düzeltiyor- hangi deniz piyadesi be, çimento piyadesi çimento.Yüklerden kereste ile pamuğu tutarım diyor, gerçi kereste tehlikelidir, istifi güçtür, başına iş açar adamın, ama bütün gemi baştan aşağı bir tahta kokar ki, doyamazsın. Ya pamuk? Pamuk da iyidir. Balyalara baktıkça yorgan döşek gelir gözümün önüne. Kendimi evimde yatağımda görürüm, uzanıp sırtüstü yatmışım. Ya bu çimento? Bu çimento yok mu; gemiyi de, gemiciyi de, işçiyi de kepaze eder, hayvana döndürür adamı. Bu çimento kadar insanı hayvan katına indiren bir yük daha icat edilmemiştir. Hangi densiz icat etmiş, bilmiyorum.Şatlar yaklaşıyor, daha da yaklaşıyorlar. Sıcak. Havada fırın kızgınlığı. Kaptan öfkeli, soluyor. Burnundan. Deniz dümdüz durmuş, şatları gemiye doğru ha babam kaydırıyor. Yağlı deniz. Kaygan. Deniz bir garip ki. En azından bir karış eninde kalın bir yağ tabakası altında kalmış gibi. Asıl denizi göremiyorsun. Yağ tabakasını yalnız. Şatlar o yağ tabakasının üzerinden kayayak geliyorlar. Sıcak, denizin suyunu çekip almış, katı yağ tabakası kalmış geriye. Gerilerde, çimento için kıvranan güney kıyısı. Kıyı inliyor: Çimento...Bütün ambar kapakları açılmış, vinçler hazır. Şöyle bir uzanıp da bakınca, görüyorsun. Çimento torbaları sırt sırta vermiş, yan yana gölgeye sığınmış gibi çimento torbaları. Koyunlar gibi. Boyun eğmiş, bekliyorlar. Soluksuz. Rahatları bozulmasın diye can atıyorlar serin ambarda kalalım diye ama, ç... Devamı

18 10 2006

Takıntı / Öykü / Zafer DORUK

Zafer DORUKTAKINTI&#8220;Saçın için çok güzel bir renk seçmişsin,&#8221; diye sorulduğunda canı sıkılıyor. Ne ilgisi var, kumrallığı kendinden onun. Aralarda gizlenmiş birkaç beyaz teli de aynayla baş başa kaldığında çoğalıp çoğalmadığını öğrenmek için kendisi arayıp bulur. Beyaz teninin hafifçe toplanmışlığı, gözlerinin altındaki torbacıklar, gerdanındaki narin kırışıklık; iri kahverengi gözlerinin iktidarı altında gizlenip yaşlılığını ele vermedikleri gibi, durulmuş bir orta yaş güzelliğine de katkıda bulunuyorlar. Yağmur uslu uslu atıştırıyor. Balkona çıkıp toprakla yağmurun buluşmasından tüten buğuyu kokluyor. Kumruların iç çekişlerini dinlerken gelinlik bir kız sevinciyle ürperiyor. Gözlerini yumup doyasıya tadına varmak istiyor bunun; tıpkı ilk gecelerinde rahmetli kendisine ağır ağır sokulurken yaptığı gibi. Yıllar var ki bir kahvaltı masası hazırlamamış elleriyle. Oh, ne iyi etmiş de hizmetçiyle aşçıya izin vermiş. Tam on beş gün kahvaltısını kendi hazırlayacak; yemeğini, temizliğini yapıp çiçeklerini sulayacak; kanaryaların, balıkların, Takıntı&#8217;nın bakımını yapacak...Ah, Murat ah! Dinlenme tesislerini İzmir yakınlarında kuracağım diye tutturdu. Orayı bir temel atma töreninde görmüştüm, hepsi o. Aradan altı ay geçti, nasıl olmuştur kim bilir? Sürpriz diyor deli oğlan, açılışında götürecekmiş. Ne yapalım, işleri düzene girsin de bir süre daha sesini duymakla yetinirim. Kolay mı, yıllardır hayal ettiği şeyi gerçekleştiriyor. Ama güzel yer doğrusu. Rahmetli görseydi eminim gurur duyardı oğluyla. Sağlığında karşı çıkıp çeşitli bahanelerle erteletti bu tasarıyı ya, kısmet bu günlereymiş... Pekiii... Açılıştan sonra oraya yerleşir de uzaklaşırsa benden? Dayanamam işte buna. Evlensin, ona bir şey dediğim yok, bir yuva kurmak elbette hakkı; ama hiç değilse yakınımda, buralarda bir yerde olsa. Gene ona ellerimle yaptığım çilekli kurabiyelerden yedirsem, bayılır onlara. Sağlığı nasıl, iyi mi; mevsimine göre giyiniyor mu, üşütmüş mü,... Devamı

15 10 2006

PANORAMA: Suçlu Pamuk değil Fransa, Türkiye, ABD

PANORAMA: Suçlu Pamuk değil Fransa, Türkiye, ABD    Nobel Komitesi, edebiyatı ödüllendirdiği kadar sol siyaseti de ödüllendirmiş olabilir, ancak gerçekte dili kullanarak siyasi oyunlar oynayan Fransa, Türkiye ve ABD. George Orwell bir keresinde 'Tümüyle apolitik edebiyat yoktur" demişti. Bu belki de milyonlarca Danielle Steel hayranına haber gibi gelebilir. Bununla birlikte, Orwell bu sözüne 'ödül' kelimesini eklemiş olsaydı, 1946'da dile getirdiği bu ifade, 1984 tarihli romanı kadar ürkütücü biçimde ileri görüşlü olurdu. Nobel Edebiyat Ödülü Türk yazar Orhan Pamuk'a verildi. Her ne kadar laik romancı 2002 tarihli lirik romanı Kar ile Nobel adayı olmasıyla adını duyurmuş olsa da, O, belki de en çok anavatanında gecen yıl 'Türklüğe hakaret' suçlundan yargılanmasıyla biliniyordu. Pamuk'un suçlanması bir röportajında Osmanlı İmparatorluğu'nun 90 yıl önce 1,2 milyon Er-meniyi öldürdüğünü ve Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasçısı Türkiye Cumhuriyeti'nin de geçen 20 yıl boyunca 30 bin Kürdü öldürdüğünü söylemesiyle gerçekleşti. Pamuk hakkındaki suçlamalar her ne kadar düşmüş olsa da, O, ağır politik yüküyle Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülen üçüncü edebiyatçı oldu. Geçen yıl ödüle layık görülen Harold Pinter, aynı şekilde sert sol siyasi görüşüyle biliniyor. 2004 ödülünün sahibi Elfriede Jelinek de Avusturya'nın muhafazakar yapılarını en katı biçimde eleştirenlerden biri. Nobel Komitesi'nin siyasi ahlak dersleri vermesi ile alay etmek çok cazip olsa da, asıl eleştiriyi hak edenler ifadeyi suç haline getirip gerçeği inkar etmek yoluyla dili siyasallaştıran hükümetler. Yalnızca Türkiye değil aynı zamanda Fransa ve ABD. TÜRKİYE'DE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ ŞAKA GİBİTürkiye hâlâ, çoğunluğu 'devlete ve onun kurumlarına hakareti' suç sayan yasalarından kaynaklanan ifade özgürlüğüne sayısız saldırısıyla olgun demokrasiler arasına katılmak için hazır olmadığını kanıtlamayı sürdürüyor. Kendi... Devamı

15 10 2006

O da politikadan dertli

O da politikadan dertliNobel'in resmi sitesine konuşan Orhan Pamuk, Nobel'in 'politika' yüzünden bir yüke dönüştüğünü söyledi. Pamuk, Akademi'nin 'medeniyet çatışması' ifadesini ise 'korkunç bir fikir' olarak tanımladı KÜLTÜR SANAT SERVİSİNobel Ödülü'nün resmi web sitesinin şef editörü Adam Smith, Orhan Pamuk'un Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmasının ardından yazarla söyleşi yaptı. Konuşmasında Nobel ve siyaset ilişkisine vurgu yapan Pamuk, yapıtlarını da Doğu ile Batı'nın zarif kimyasının bir kanıtı olarak tanımladı.Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan ilk Türk yazarsınız. Bu durum ödülü sizin için daha önemli kılıyor mu? Orhan Pamuk Der Spiegel'de: Nobel, Türkiye'de kabul görmeli       Nobel Edebiyat Ödülüne layık görülen yazar Orhan Pamuk, bu gelişmenin Türkiye’de kabul görmesi ve coşkuya vesile olması gerektiğini söyledi.      Pamuk, Alman Der Spiegel dergisine verdiği demeçte, "Bana layık görülen ödül Türkiye’de kabul görmeli ve coşkuya vesile olmalı. Biz bunu, olağanüstü bir geçmişi ve büyük önemi olan Türk edebiyatı için bir şeref vesilesi olarak kutlamalıyız. Ben Türkçe yazıyorum, bu edebiyatın bir parçasıyım ve ödüle layık görülen bir kişi olarak da bunun bir temsilcisiyim" dedi.      Bir yazarın görevinin sadece güzel eserler yazmak olmadığını, bazı tartışmaları da başlatması gerektiğini ifade eden Pamuk, kitaplarında Batı ile Doğu’nun bir araya gelmesi isteminin işlendiğini kaydederek, "Barışta olsun, anarşi de olsun, kesişme noktaları vardır. Doğu ile Batı, İslamiyet ile Avrupa arasında çatışma olmak zorunda değil. Eserlerim bunun içindir" şeklinde konuştu.      Yeni bir eser hazırlamak istediğini belirten, ancak içeriği hakkında şimdilik bir şey söylemek istemeyen Pamuk, ödülü almaya kızı Rüya ile birlikte gitmek istediğini ve bunun çok eğlenceli olacağını söyledi.  &n... Devamı

02 09 2006

Atatürk'e Layık Olmak / ATAOL BEHRAMOĞLU

Cumhuriyet 02.09.2006 CUMARTESİ YAZILARI ATAOL BEHRAMOĞLU Atatürk'e Layık Olmak ''Mustafa Suphi Destanı'' nın son bölümünde Mustafa Kemal 'e yönelik bir eleştiri vardır: ''Mustafa Kemal şöyle demişti: 'Biz bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı heyeti milliyece mücahedeyi caiz gören bir mesleği takip eden kimseleriz' Ekleyecekti. 'Milyonerler hatta milyarderler yetiştireceğiz'...'' Atatürk'ün farklı zamanlarda söylediği sözlerdir bunlar. Fakat sonuç olarak onun sözleridir. Milyonerler hatta milyarderler yetiştirerek emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadele edilebilir miydi? Bu sorunun yanıtı bir başka sorudadır: O günün koşullarında, bir ulus devlet yaratmak için ulusal burjuvaziyi oluşturmaktan (milyonerler hatta milyarderler yetiştirmekten) başka çare var mıydı? Bence yoktu... Tüm sorunlarımıza karşın, bugün yine de önemli, bağımsız, birçok bakımdan da büyük ve örnek bir ülke oluşumuzu ''Kemalist'' uygulamanın (ekonomi alanı da içinde olmak üzere) uygulamalarına borçluyuz... Yaklaşık otuz yıl önce yazılmış (kurgulanmış) ''dize'' lerimdeki eleştirimin bugün de arkasında oluşum ise başka bir konu... *** Ankara Ulus'ta, 60'lı yıllarda, bir ara oturduğum tek göz odalı evimi ziyaret eden sevgili Ahmed Arif , bir dergiden kesip duvara iliştirdiğim üniformalı bir Atatürk resmini görerek ''Çok mu seviyorsun'' diye sormuştu... Doğal olarak olumlu yanıtıma karşı da herhangi bir yorumda bulunmamıştı. Atatürk'ü her zaman ve gerçekten çok sevdim. Yurtsever bir aile ortamında yetişmiş olmam kuşkusuz ki bunda başlıca etkendir. Fakat 1960'lı yılların devrimci bir üniversite öğrencisi ve kimi kez lideri olarak da bu sevgim hiç eksilmedi. Sonraki yıllarda, okuduklarım, düşündüklerim, sevgimi, hayranlığımı daha da arttırdı. Bugün ise onun sadece bir asker, b... Devamı

02 09 2006

İngiliz yazar Reina Lewis, bir dönemin kadın yazarlarının yaşaml

Hafta Sonu 02.09.2006 İngiliz yazar Reina Lewis, bir dönemin kadın yazarlarının yaşamları ve yapıtları izleğinde oryantalizmi irdeliyor Önce erkekler okumalı Kitapta yaşamöykülerinin izleğinde Halide Edib başta olmak üzere, Demetra Vaka Brown, Zeyneb Hanım ve Melek Hanım, Grace Ellison gibi kadın yazarların yapıtları, çevirileri, izlenimleri, dönemlerine göre kadın yazar olma halleri, kadın hakları konusundaki duyarlılıkları ve mücadeleleri inceleniyor. Siyaset, uyruk, sınıf ve etnisite yüzünden birbirlerinden ayrışsalar da dönemlerine göre mucize nitelenebilecek bir şekilde siyasete sirayet edebilen konumları büyüteç altına alınıyor. GAMZE AKDEMİR Kadının türban, çarşaf kültürüyle baskı altına alınması ve inanç özgürlüğü kisvesi altında işin sömürüye varması, siyasete alet edilmesi yazık ki yabancısı olduğumuz konular değil. 2 binli yılların Türkiyesi'nde molla zihniyetlilerin, adeta tarikat kampları şeklinde konuşlanarak devlete ait arazilerden denize giren yurttaşlara küfür etmeleri, taşlamaları da öyle. Ana söylemi eyleminden menkul bir meczubun Allah'ın, dinin, imanın adını ağzına alarak, bir genç kıza fahişelik yaptığı iddiasıyla aylarca işkence yapması da... Bu sadece bir kadın hakları konusu değil insan hakları konusu elbette. Kadını baskı altına almayı, bunu dini kullanarak mümkünse güzellikle, zihinlerine işleyerek, değilse zorla benimsetmeyi düstur edinenler kendilerine dini bütün Müslüman diyebiliyor bu ülkede. Şimdi kadınlar başlarını kapatmak isteyemezler mi? Elbette isteyebilirler ve istiyorlarsa kapatırlarda. Buna kimsenin itirazı yok. Ama başı kapamayı ''türban'' kisvesi altında propaganda aracı yapmak ve kadınları kullanarak yurttaşı olunan ülkenin iç barışına yönelik bir tehdide dönüştürmek söz konusu olunca orada tüm fiillerin altüst olduğu ve anlamların ikirciklendiği de bir gerçek. Bu zihniyetin en çok kadınları vurduğu da... Çarşafla, peçeyle yüzyıllarca hüküm sürdü bu coğrafyada kadının kap... Devamı

02 09 2006

İngiliz yazar Reina Lewis, bir dönemin kadın yazarlarının yaşaml

Hafta Sonu 02.09.2006 İngiliz yazar Reina Lewis, bir dönemin kadın yazarlarının yaşamları ve yapıtları izleğinde oryantalizmi irdeliyor Önce erkekler okumalı Kitapta yaşamöykülerinin izleğinde Halide Edib başta olmak üzere, Demetra Vaka Brown, Zeyneb Hanım ve Melek Hanım, Grace Ellison gibi kadın yazarların yapıtları, çevirileri, izlenimleri, dönemlerine göre kadın yazar olma halleri, kadın hakları konusundaki duyarlılıkları ve mücadeleleri inceleniyor. Siyaset, uyruk, sınıf ve etnisite yüzünden birbirlerinden ayrışsalar da dönemlerine göre mucize nitelenebilecek bir şekilde siyasete sirayet edebilen konumları büyüteç altına alınıyor. GAMZE AKDEMİR Kadının türban, çarşaf kültürüyle baskı altına alınması ve inanç özgürlüğü kisvesi altında işin sömürüye varması, siyasete alet edilmesi yazık ki yabancısı olduğumuz konular değil. 2 binli yılların Türkiyesi'nde molla zihniyetlilerin, adeta tarikat kampları şeklinde konuşlanarak devlete ait arazilerden denize giren yurttaşlara küfür etmeleri, taşlamaları da öyle. Ana söylemi eyleminden menkul bir meczubun Allah'ın, dinin, imanın adını ağzına alarak, bir genç kıza fahişelik yaptığı iddiasıyla aylarca işkence yapması da... Bu sadece bir kadın hakları konusu değil insan hakları konusu elbette. Kadını baskı altına almayı, bunu dini kullanarak mümkünse güzellikle, zihinlerine işleyerek, değilse zorla benimsetmeyi düstur edinenler kendilerine dini bütün Müslüman diyebiliyor bu ülkede. Şimdi kadınlar başlarını kapatmak isteyemezler mi? Elbette isteyebilirler ve istiyorlarsa kapatırlarda. Buna kimsenin itirazı yok. Ama başı kapamayı ''türban'' kisvesi altında propaganda aracı yapmak ve kadınları kullanarak yurttaşı olunan ülkenin iç barışına yönelik bir tehdide dönüştürmek söz konusu olunca orada tüm fiillerin altüst olduğu ve anlamların ikirciklendiği de bir gerçek. Bu zihniyetin en çok kadınları vurduğu da... Çarşafla, peçeyle yüzyıllarca hüküm sürdü bu coğrafyada kadının kap... Devamı