26 04 2011

Yeni Harman röportajı: “Türkiye’nin Pravda’sı Taraf’tır”

Yeni Harman röportajı: “Türkiye’nin Pravda’sı Taraf’tır”

 

Gün Zileli ile yapılan Yeni Harman röportajı: “Türkiye’nin Pravda’sı Taraf’tır”

 

Röportajı yapan: Levent Orhan

Nisan 2011

 

 

1- Ergenekon davasıyla başlayalım isterseniz. Sizce neler oluyor Silivri’de?

Silivri’de neler olduğunu bilmem mümkün değil elbette ama bu davaya neler olduğu hakkında bir şeyler söyleyebilirim. Artık açıkça ortaya çıkmıştır ki, bu dava, iktidarın muhaliflerini bastırmak, içeri atmak için yarattığı bir davadır. Bizler bile bir miktar aldandık. Ben bir yazımda “muhtemelen Ergenekon diye bir örgüt var” diye yazmışım.

Oysa bugün açıkça ortaya çıktığı gibi, böyle bir örgüt yok. Bu ismi bir zamanlar hava basmak ya da birilerini korkutmak için kullanmış bir takım meczuplar olabilir. Örneğin, Memduh Ünlütürk, “bizim Ergenekon adlı bir örgütümüz var, bu örgüt hepinizin canını okuyacak” demiş olabilir. Eh bir anlamda doğru bir sözdür bu. Uyduruk ve bir yaratım eseri olan bu “örgüt” bugün muhaliflerin canına okumak üzere devrededir.

Anlayacağınız, yok böyle bir örgüt. Yani Veli Küçük, Doğu Perinçek, Mustafa Balbay, Yalçın Küçük, Soner Yalçın ve nihayet Nedim Şener’in bir araya gelip “bundan böyle adımız Ergenekon, Merkez Komite’miz şunlar şunlar ve biz şimdi şu bombalı eylemleri tertipleyeceğiz” dedikleri bir örgüt hayal ürünüdür. Daha doğrusu, hükümetin ve savcılarının kurduğu bir örgüttür bu, aday üyeliğe telefon dinlemeleriyle alınırsınız, asil üyeliğe ise polis sorgusu sırasında.

2- Yargılama kapsamında gerçekleşen her yeni gözaltı ve tutuklama dalgasıyla birlikte ortaya çıkan tablo hukuki ve cezai sonuçlarından öte uzun ve kısa vadeli siyasi sonuçlarıyla tartışılmakta. Bu bağlamda tasfiye sözcüğü sık kullanılır oldu. Gerçekten de Ergenekon davasıyla birlikte, AKP için orantısız bir meşruiyet sahası açıldığı söylenebilir mi?

Bu ülkede, Anadolu sağcılığının oy depolarına dayanarak iktidara seçimle gelmiş bütün merkez sağ iktidarlar, ordunun geçmişteki müdahaleleri dolayısıyla büyük bir özgüven yoksunluğu içindedirler. AKP geçmişten ders çıkartarak baştan işi sıkı tutmaya karar verdi. Bunun için son derece olumlu iç ve dış koşullar vardı. Dış destek tamdı. İçerde ise ordu, dıştan destek alan ve halkta desteği olan seçimle gelmiş bir iktidara karşı daha fazla direnecek gücü bulamadı kendinde. Çünkü bugünün ordusu da sonuçta bir ekonomik trösttür ve ekonomik kaynaklara uzun süre kafa tutamaz. Bu yüzden AKP’ye teslim oldu ve operasyonlarına yeşil ışık yaktı. Dahası, AKP iktidarı Fetullahçıların sıkı çalışması sonucunda polis teşkilatına tamamen hakim durumdaydı. Hukuki alandaki düzenlemelerle savcıları da denetimi altına aldı.

Öte yandan AKP’nin elinde çok esaslı bir basın gücü vardı. Manüplasyonda çok başarılı bir basın gücüydü bu. Otuz yıllık süreçte yetenekli bir gazeteciler ve yazarlar kuşağı yetiştirmişlerdi. Üstelik AKP’nin en önemli avantajı, karşısında kendisine en büyük direnci gösteren “ulusalcı” dediğimiz kesimin muazzam ideolojik açıklarıydı. Bu kesim, aşırı milliyetçi ve darbeci yönelimleriyle (elbette sadece ideolojik planda) AKP’nin operasyonlarına çanak tuttu adeta. AKP de bu sayede Türkiye’nin elit entelijensiyasını bile yedek gücü haline getirebildi, en azından bir süre için. Hrant Dink’in cenazesinde “Hepimiz Ermeniyiz” diye yürüyen insanlara karşı, “hepiniz Amerikancısınız” diye çemkiren bir zihniyetin, Kıbrıs’ta sözde anti-emperyalizm adına Kıbrıs halkının hiç sevmediği Denktaş gibi bir mevtayı ülke ülke omuzlarda gezdiren bir garabetin AKP karşısında yenilgiye uğramasına ve ülkenin entelijensiyasının bunlara duydukları tepkiyle AKP’nin ideolojik manüplasyonunun alanına girmesine şaşmamak gerekir. Hep olduğu gibi, “karşıtı”, rakibine en büyük yardımı yapmıştır böylece.

3- Geçtiğimiz günlerde kaleme aldığınız bir yazınızın başlığı “ Savcılar Troçkist-Buharinist Terörist Ergenekon örgütü Hakkında Kesin Delillere Sahip “ şeklinde idi. Ergenekon ile Stalin’in Büyük Temizliği; Zekeriya Öz ile Vişinski arasında nasıl bir bağ kurdunuz?

Büyük benzerlik var. Tabii ki, savcı Zekeriya Öz, Vişinski’ye göre daha kibar. Türkiye’de hâlâ bir kamuoyu olduğundan, Vişinski gibi, sanıkların yüzlerine, “gebertin bu kuduz köpekleri” diye bağırmıyor.

Benzerlik şurada: Stalin ne yapmıştı? Önce GPU’ya hayali bir örgüt kurdurmuş, adını “Troçkist-Terörist Merkez” koymuş ve inandırıcı olabilmek için gerçekten de bu “örgüt”e öncelikle gerçek Troçkistleri “üye” yazmıştı. AKP de aynı yöntemi izledi. Savcısına ve polisine Ergenekon adlı bir örgüt kurdurdu ve inandırıcı olabilmek için, örneğin Veli Küçük gibi, bir devlet infazcısını, Doğu Perinçek gibi, has bir ulusalcıyı, Yalçın Küçük gibi, darbeci ya da orducu olduğunu televizyonlarda açıkça beyan eden insanları yerleştirdi.

İkinci aşama, bu “örgüt”e bir takım şiddet eylemlerini yamamaktır. Stalin polisi Kirov’u öldürdü ve bu cinayeti hayali Troçkist örgüte, manevi sorumluluğunu ise Kamenev ile Zinovyev’e yükledi (gerçi daha sonra manevi sorumluluğu fiili terör uygulama noktasına da götürdü GPU). Aynısını Fetullahçı polis de yapmaktadır. Hiçbir gerçek delil ortada yokken, muhtemelen devletin gizli güçlerince işlenen cinayet ya da suikastlar, uydurma Ergenekon örgütüne, dolayısıyla sanıklara mal edildi.

Daha sonraki aşama, muhalif bütün unsurları Troçkistlikle suçlamaktır. Aynı bugün, bütün muhalifleri potansiyel Ergenekoncu olarak görmek gibi. Bu tür suçlamalara şaşıran Stalinciler bile kuşku altına girip zaman içinde “Troçkist-Buharinist Merkez”in üyesi olarak suçlanmışlardır. Bugün Türkiye’de olan da buna benzemektedir. Son olarak Ahmet Şık ve Nedim Şener’in başına gelenler artık alarm zillerinin çalınması gerektiğinin net işaretidir. Zekeriya Öz’ün bu gazetecilere, “o kitabı ne amaçla hazırladınız” sorusu artık her şeyi anlatmaktadır. Stalin Rusya’sıyla elbette kıyaslanamaz ama bugün Türkiye’de de söz ve basın özgürlüğü büyük tehdit altındadır.

4- Böyle bir temizlik için bir de Pravda gerekmez mi? Var mıdır böyle bir yayın organı bizde?

Sorularınızla beni ne kadar mutlu ettiğinizi anlatamam. Tabii ki, Türkiye’nin Pravda’sı Taraf’tır. Ümit Kıvanç gibi takdir ettiğim yazarları tenzih ederim ama bu gazete “postallı hocalar tutuklandı” diyerek ses duvarını aşmış ve ihbarcılığını tescil etmiştir. Oya Baydar gibi Ergenekon yargılamasını destekleyen yazarları bile isyan ettirmiştir bu tutum. Ahmet Altan karakterindeki kişilerdir Stalin’in Pravda’sını yönetenler de. Özgürlükçü söylemlerine hiç aldanmayalım. Polise yol gösteren fener tutucularlardan farklı değildirler. Işıkla, aydınlatmakla ilişkileri bundan ibarettir.

5- Olan biteni açıklarken Sovyet deneyimine dönük bu denli yoğun analoji, bu ölçüde doğrudan göndermeler yapmak bir yerde sınırlayıcı bir bakış getirmez mi? Yok mudur bu meselenin yalnız buraya özgü bileşenleri? Cemaatler ya da STK’lar hangi işlevi yerine getirdiler bu bağlamda? Türkçede STK sözcüğünü ilk kez siz kullanmıştınız yanılmıyorsam.

İlk ben mi kullandım bilmiyorum ama sivil toplumculuğun yazılı ilk eleştirisi bana aittir. 1981 ya da 1982 yılında, Avrupa’daki Aydınlıkçıların çıkarttığı Seçenek adlı dergide, “Mehmet Cemil” imzasıyla çıkmıştı bu eleştiri yazısı (bkz, Havariler(1972-1983), s.s. 494-495).

Aslında benzerlik sadece Sovyetler Birliği’nde olup bitenlerle ilgili değil. Bütün siyasi davalar benzeri yöntemlerle yürütülmüştür. 27 Mayıs’tan sonra da az mı manüplasyonlar yapılmıştır, “bebek davası” falan diye. Ya da şu meşhur “kıyma makinesi” hikâyeleri…

6- Savcılar demişken, birkaç gün önce bir nevi pro-ergenekonumuz sayılabilecek Susurluk Davasının en önemli sanığı eski Özel Timci Ayhan ÇARKIN Radikal Gazetesi’nden Dinçer GÖKÇE ve Enis TAYMAN’a çok çarpıcı açıklamalarda bulundu. Muhabirlerin aktardığına göre, 90’lı yıllarda yürüttükleri faaliyetleri anlatırken en başta kendisine “katil” diyor ve göz yaşları içinde anlatıyordu Kürtlere yapılanları. Dahası Ergenekon’un dışarıda olduğunu iddia etmektedir kendisi.  Kimileri Ergenekon davasıyla ilgili gözaltına alınmanın şaşkınlığını yaşarken, Kazlıçeşme’deki BDP mitingine kadar giden Ayhan ÇARKIN’ın kapı kapı dolaşıp ifade verecek savcı aradığı anlaşılıyor. Buna nereden bakarsınız? Komedi tarafından mı, Trajedi tarafından mı? Yoksa bu bir melodram mıdır?

 

Çarkın’ın çok büyük bir vicdani muhasebe içinde olduğu izlenimi edindim. Hatta böylesi durumlarda görüldüğü üzre zaman zaman hezeyanlara da kapılabiliyor. Hoşgörülebilecek bir durum elbette. Onca kanlı olaylara, cinayetlere karıştıktan, ortak olduktan sonra insanda sinir mi kalır. Hele hâlâ bir vicdan taşıyorsa. Nasıl da için için kanıyor, nasıl da haykırıyor. Tabii Ergenekon savcılarının, gazeteci ve kitap yazarlarını takip etmekle fazlasıyla meşgul olduklarından, Çarkın’ın söylediklerine kulak verecek zamanları yok! Oysa Ayhan Çarkın çok önemli şeyler söylüyor ve müthiş bir noktaya temas ediyor: Mehmet Ağar ve Tansu Çiller. İşte faili meçhullerin ardındaki gerçek failler. Gerçek failler ortadayken savcıların gazetecilerle uğraşması neye hizmet ediyor? Bazı Amerikan polisiye filmlerini ilgiyle izlerim. Filmin sonunda, cinayeti soruşturan polisin katil olduğunun anlaşıldığı filmleri demek istiyorum.

7- 90’lı yılların ortalarına doğru Madımak Olayı’nın doğurduğu İslam fobisi,  bir süre sonra yerini İslami faşizme karşı direniş çağrılarına bıraktığında siz, yanılmıyorsam A-politika dergisinin 2. sayısında, anarşist çevreleri İslami hareketin faşizm olarak nitelendirilemeyeceği konusunda uyarmıştınız. İslam fobinin ustaca manüple edilerek ülkeyi 28 Şubat’a doğru sürüklediğini de düşünecek olursak bugün için de geçerliliğini koruyor mu uyarılarınız?

Evet, o dönem, “Yükselen Umut” mahlasını kullanan arkadaş, hiç de “yükselen bir umudu” temsil etmeyen yazılar yazıyordu İslami faşizmle ilgili olarak. Karşı çıkmıştım. Çünkü bu, halkın moralini bozmasının ötesinde, daha kötü olarak, devrimci unsurları Kemalizmin himayesine sokan bir etki yapabilirdi. Zaten İslami faşizm diye de bir şey yoktur. Aşırı reaksiyoner, faşizan İslami unsurlar vardır elbette ama yükselen koca bir İslami hareketi faşist olarak nitelemek yanlıştı.

Zaten şu faşizm teriminin olur olmaz kullanılmasına da karşıyım. Bugün mücadele edilmesi gereken şey, kısmen faşizmi de içinde barındıran (MHP) ve ağırlıklı olarak AKP’nin denetiminde olan Anadolu sağcılığıdır. Tabii, İslamcı akımı faşizmle birleştirmek ne kadar yanlışsa, Anadolu sağcılığından demokrasi bekleyen (son referandum) liberal eblehlikler de o kadar yanlıştır.

8- 28 Şubat sürecinde hakikati kurgulamakla suçlanan medya, bugün baştan aşağı kendisi kurgulanmakta. Oda tv baskınıyla başlayan gazeteci tutuklamaları yurtta ve dünyada geniş yankı uyandırdı. Soner Yalçın, Nedim Şener ve Ahmet Şık bir araya gelip nasıl bir kötülük düşünüyorlardır sizce?

Elbette bu zırvalıklara çocuklar bile inanmamaktadır. Ama bizi inandırmak isteyenler hâlâ var. Ya bizleri çok aptal ya da kendilerini çok akıllı sanıyorlar. İlk ihtimal ne kadar doğru bilmiyorum ama ikinci ihtimal kesinlikle yanlış. Yani bu tür şeyleri kimsenin yutmadığını anlayamayacak kadar zekâ yoksunu bu kişiler. Hadi Kütahyalı falan gibi, her türlü manüplatif haberi Zekeriya öz’den doğrudan alanların zekâ düzeyini anlıyorum ama Yıldırım Türker’den öylesi bir yazıyı beklemezdim doğrusu. İnsanın kanını donduracak ölçüde kötü bir yazıydı Soner Yalçın’la ilgili yazısı. İdeolojik mücadeleyle hukuksal mücadeleyi birbirine karıştırmıştı. Ona en güzel cevabı, şu hayatta sevdiğim çok az sayıda gazeteciden biri olan, arkadaşım Ragıp Duran verdi.

9- Ergenekon soruşturması kimi zaman usule, kimi zaman esasa ilişkin eleştirilse de, bütün itirazlara rağmen koşulsuz destek buluyor iktidar çevrelerince. Öte yandan sürecin mağduru olarak söz alan çevreler açısından CHP’nin yaklaşımlarının ayrı bir önem taşıdığı kesin. AKP, CHP ya da başka bir siyasi oluşum nasıl bir rol oynar sizce bu süreçte? Temsil mekanizması örneğin, adalet duygusunu tesiste işe yarar mı? Yoksa iddia ya da itirazların halka malolmasını mı engeller?

CHP mevzuu biraz karmaşık. CHP’nin, bir tertiple de olsa Deniz Baykal ve Önder Sav’ın dayanılmaz ağırlığından kurtulması iyi oldu ama hâlâ önemli ağırlıklardan kurtulabilmiş değil. Pragmatist bir seçim stratejisi izliyorlar. Son askerlik çıkışı olumlu olmakla ve AKP’yi fena halde ters köşeye yatırmakla birlikte bir Fikri Sağlar’ı saflarına almakta direnen bir CHP çok umut vermiyor. Neyse, ben bu kadar güncel politikalara girmesem daha iyi olacak sanırım.

10- Ergenekon Davası dış politikada kullanılmaya ne denli elverişsiz bir iç gelişme ise, Kuzey Afrika’da başlayıp şaşırtıcı bir hızla Ortadoğu’ya yayılan halk isyanları da o denli iç politikada kullanılmaya elverişsiz bir gelişme olarak çıktı karşısına Türk Hükumetinin. BM kararları doğrultusunda Libya’ya bomba yağıyor.  Taraf gazetesi “ Kaddafi zorbası bombalanıyor “ manşetiyle duyurdu bu haberi. Bombalardan Kaddafi’nin payına düşen nedir? Bölgede ardı ardına alevlenen bu isyan ve öfkenin  muhatabı yalnızca bu halkları yöneten diktatörler miydi?

Ortadoğu Devrimleri de, dünya barış hareketi de emperyalistlerin ani çıkışına karşı hazırlıksız yakalandı. Çok kötü oldu. Dünyaya umut veren bir devrim hareketi, en azından Libya’da, bir anda emperyalist saldırganların müttefiki gibi bir görüntü içine girdi. Ulusalcılar bu durumdan çok yararlanacaklardır, ne yazık ki. Şimdiden seslerini yükseltmeye başladılar. Hele Taraf gibi arsızca emperyalizm yandaşlığı yapan gazeteler olduktan sonra. Hep düşünürüm: “Karşıtı” diğerini güçlendirir. Ulusalcılık nasıl Tarafçılığı güçlendirmişse, geçtiğimiz son dört yıl içinde; bugün de Tarafçılık ulusalcılığı güçlendirmektedir.

11- 1. Dünya Savaşı sonrasında bölgeye atılan emperyal dikişlerin patlamaya başladığını düşünmek için erken midir sizce?

Ulus devletleri yıkan, devrimci halk muhalefeti ve devrimlerdir. Emperyalistler ise, eski yapıları parçalayıp daha ufak çaplı yeni kukla ulusal devletler yaratma peşindeler. Dikişler patladı bile. Bütün mesele, halk devrimlerinin, yerel zorbalara olduğu gibi, batılı zorbalara karşı da ayağa kalkmasıdır. Libya ise bugün hiç umut vermiyor bu konuda. Gerçeği açıkça teslim edelim. “Koalisyon güçleri”nin bombalarından medet uman bir hareket sadece işbirlikçi olarak nitelendirilebilir.

12- Bu halk hareketlerinin ideolojik öncü kadrolardan yoksun, sınıf temelli bir kalkışma olmadıkları gerekçesiyle ciddiye alınamayacağı da söylendi, emperyal güçlerce manüple edilebileceği de. Bu yoksunluklar gerçekten ölümcül zaaflar mıdır halklar için? Yoksa bilindik kavramsal cetvellerin yetersiz kaldığı yepyeni bir devrim durumu mudur karşı karşıya kalınan?

“Öncü”lü devrimler dönemi kapanmıştır, başarısızlıkla hem de. Bu devrimlerin içerden bu “öncü”ler tarafından yozlaştırıldığı açıkça ortaya çıkmıştır. İnsanlar bir daha bu tür bir devrime yüz vermeyeceklerdir. Tek yol özörgütlenme devrimleridir. Mısır devrimi bunun güzel bir örneği olmuştur. Bu devrim bitmiş değil, uzun vadeli olarak sürüyor, kendi özörgütlenmesini yaratarak, Mısır’da bir ikili iktidar durumu sürüyor.

13- Libya’ya karşı Uluslararası askeri müdahale sonrasında nasıl bir yönsemesi olur sizce bu halk hareketlerinin?

Yukarda cevapladım sanırım. Emperyalistlerden medet uman bir devrim ya da kurtuluş olamaz. İsyan edenler zorbalara karşı olduğu gibi bombalara karşı da direnmek zorundadırlar. Devrimin kolay bir şey olduğunu kim söylemiş ki.

14- Oda tv baskını üzerine Soner Yalçın’la birlikte tutuklanan gazeteciler Ahmet ŞIK ve Nedim ŞENER’ile ilgili görüşlerinizi paylaşırken, Yıldırım TÜRKER’in yazısını ve Ragıp DURAN’nın cevabını örnek verdiniz, bir başkası başka bir yazıyı örnek verecektir şüphesiz. Mücadele meselesini bu kez de,  sizin değiminizle “ İnsanın kanını donduracak ölçüde kötü yazı “  ya da yaklaşımlar bağlamında değerlendirelim isterseniz. Mücadele, pek çok şey gibi büsbütün ahlakımızı da belirliyor mu sizce? politik husumetler söz konusu olduğunda,yukarıda değindiğiniz hukuki mücadele-ideolojik mücadele ayrımının bir nevi teferruat halini almasına sebep, ahlaki yaklaşımlarımızın salt politik nedenlerce belirlenmiş olması mıdır?

 

Politika berbat bir şey ve ne yazık ki politikacılarla kısıtlı değil. Günlük hayatın en kılcal damarlarına bile sızmış bu zehir. “Düşmanıma vuruyorsa iyidir” mantığı saf politik bir tavırdır örneğin. Dürüstlük ve erdem bu politik tavrın karşısında yer alır. Bunun en güzel örneğini ise Thomas More vermiştir. Karısı, kendisini ihbar eden ve arkasından komplolar düzenleyen yardımcısını bir an önce tutuklatmasını istediğinde Thomas More, ona şu cevabı verir: “Biliyorum ama bunu yaptığım an ondan bir farkım kalmaz.” İşte budur tutarlı ve dürüst tavır. Yıldırım Türker ise tersini yaptı: “O benim hakkımda neler yazmıştı. Oh olsun.” İnsan nasıl özlemez Thomas More’u.

 

15- Mücadele mi örgütlenmeyi doğurur, örgütlenme mi mücadeleyi sorusu üzerine uzun yıllar kafa yormuş biri olarak, bölgede kendiliğinden, hayatın katlanılmazlığından doğan bu isyanlardan, başta Türkiye’deki özgürlük hareketleri olmak üzere  dünyanın geri kalanı nasıl dersler çıkaracaktır sizce? Ya da böyle bir  ders çıkarmaya hazır mıdır dünyanın geri kalanı?

Mücadele örgütlenmeyi doğurur. Kendi içinde anlaşmış örgütler her zaman devrimlerin üzerinde efendilik ilan ederler, geçmişte olduğu gibi. Öte yandan, devrim uzun vadeli bir iştir. Silahla iktidara yürüyüp çabuk zafer peşinde koşanlar aynı eski örgüt iktidarları gibi yozlaşacaklardır, emperyalist-kapitalistlerin güdümüne gireceklerdir. Libya’da bunu gördük. Silah elde direnmek güzel de iktidar hedefine böylesine kitlenmek de ne oluyor? Libya’daki muhalifler, kısa yoldan iktidar uğruna batılıların müdahalesine çanak tutmak yerine kendi taban örgütlenmelerine önem verip büyük bir halk gücü yaratmak yoluna gitseler ve hatta müdahaleyi davet etmek yerine, bir noktada Kaddafi’yi bir pat durumuna, bir ikili iktidar durumuna zorlamayı hedefleselerdi çok daha iyi bir durum olurdu. Ben olsam, şu anda Kaddafi ile ateşkes ilan eder, toplarımı batılı müdahalesine karşı çevirirdim. Belki böyle bir akıl var ama kendini ifade edemiyor, ne yazık ki. Bu da, ayaklanmaya olduğu gibi akıllı bir örgütlenmeye de (öncülüğe değil) ihtiyaç oluğunu gösteriyor, devrim için.

16- “ Demokrasi bir maliyet meselesidir “ demişti İngiliz Başbakanı Afrika’daki ayaklanmalarının hemen başında. Bölge halkının yarıdan fazlasının günlük 1,5 dolara çalıştığını öğrenmek için Mısır’ın da karışmasını beklemek zorunda kaldı bir çoğumuz. Üstelik bu 1,5 doları lütfeden işverenlerin bir kısmı da Türk işadamları. Suudi prensi ile ortaklık kurup Mısır’da “önemli” başarılara imza atmış işadamlarımızdan biri de Cem Boyner’di. Birkaç gün önce daha demokrat bir Anayasa isteyen TÜSİAD’ın duygularına tercüman oldu kendisi. İngiliz demokrasisini de yakından tanıma fırsatı bulmuş biri olarak benim gibi matematiği zayıf Yeniharman’cılara biraz yardımcı olur musunuz? Nasıl olacak bu 1,5 dolarlık demokrasinin yahnisi? Bu işin muhasebesi nasıl yapılır İngiltere’lerde?  Yerli malı demokrasinin amortismanını nasıl hesaplamış olabilir sizce TÜSİAD?

 

Açılımı Türk İşadamları mı oluyor bunun? Sık sık görüyorum gazetelerde. TUSİAD mı “demokratik anayasa” istemiş. Hahahaha… Gülüyorum ama komik değil aslında. Acı bir gülüş olarak kabul edin. Zenginler demokrasisi bu. Onlar kendileri için demokrasi istiyorlar ve dediğiniz gibi, işlerine geldiği zaman en azılı demokrasi düşmanlarıyla işbirliğine giriveriyorlar. Aynı batılı zenginler gibi. Bence bu konu üzerinde “yetmez ama evet”çiler uzun uzun düşünmelidirler. AKP’den ve zenginlerden demokrasi beklediler. Oysa demokrasi fakirin mücadelesi varsa gerçektir. Eşitliğin olmadığı, sömürünün olduğu yerde demokrasi sadece egemenlerin aldatmacısıdır.

 

 

 

 

17- Bir Babıali faulüne karşı hakemi uyarmıştınız geçtiğimiz günlerde. Gerçekten böyle bir hakem var mı?

“Hakem” orada sadece bir metafordu. “Hakem” insanların vicdanıdır.

 

18- Emre Aköz’e haksızlık ettiğinizi düşünüyor musunuz? Defne Joy Foster’ı Dr. Che Guevera öldürmüş olamaz mı?

Emre Aköz, bırakın Che Guevara’yı, o dövizi taşıyan genç kadına bile beş numara küçük gelir.

 

19- Az önce İthaki yayınevi basıldı. An itibariyle polisler Radikal gazetesinde. Ahmet ŞIK’ın gözaltına alınmasında en önemli delil olduğu iddia edilen ve henüz yayımlanmamış “ İmamın Ordusu “ adlı kitabın kopyalarını toplayıp, dijital kayıtlarını siliyorlar. Mahkeme kitap taslağını elinde bulunduran Ahmet ŞIK’ın yakınlarına da bir çağrı yaptı, ellerindeki taslakları mahkemece görevlendirilmiş kişilere teslim etmeleri, aksi takdirde terör örgütüne yardım ve yataklık suçu işlemiş sayılacakları ”nı söylüyorlar. Bu bilgiyi aldıktan sonra söylediklerinize bir şeyler eklemek ister misiniz? Yoksa polisler buraya da gelmeden bitirelim mi?

 

Hahaha… Ömürsünüz vallahi. Burası bir mizah ülkesi. Gerçi her polis devleti mizahın gelişmesine önemli katkılarda bulunmuştur.  

_______________________________________________________

 

“Savcılar, Troçkist-Buharinist Terörist Ergenekon örgütü Hakkında Kesin Delillere Sahip”!!!

Stalin’in büyük temizliklerinin ünlü savcısı Vişinski’yi bu konularla ilgilenen herkes bilir. Temizlikleri 1934-36 yıllarında sürdüren, sonra da Stalin tarafından öldürtülen GPU şefi Yagoda; onun yerine geçip temizliklere 1936-38 yılına kadar sürdüren ve sonra da Stalin tarafından öldürtülen Yezhov; onun yerine geçip temizliklerin devamını getiren ve sonra da Kruşçev tarafından, Stalin’in ölümünden kısa süre sonra öldürtülen Beria da Vişinski kadar, hatta ondan da fazla ünlüdürler.

Sovyetler Birliği’nde “Troçkizme” karşı mücadele ilk başlarda, yani 1920’li yılların ikinci yarısında bir ideolojik mücadele gibi görünüyordu. Rejim baskıcıydı ama muhaliflere, baskı altında da olsa kısıtlı bir hayat hakkı vardı. En azından sadece “parti hattından sapma” ile suçlanıyorlardı. 1930’lara doğru muhalefete karşı mücadele iyice sertleşti ve gerçek Troçkist muhalifler tutuklanmaya başladı. Ardından “Buharinistler”in sapmayla suçlanması geldi ama onlar henüz tutuklanmamışlardı. Sıkı polis takibi altındaydılar ama henüz “sapma”nın ötesinde bir suçlama yöneltilmemişti onlara karşı.

1934 yılının 1 Aralık’ında, Leningrad parti şefi Kirov öldürüldü. Eugenia Ginzburg’un  Anafora Doğru(Pencere Yayınları, çev: Gün Zileli, 1996) adlı otobiyografisi şu cümleyle başlar: “1937 yılı, aslında 1934’ün 1 Aralık’ında başlamıştı.” 1937 yılı, 1930’lu yıllardaki Büyük Temizliklerin zirvesini temsil eder. Ginzburg da diğer birçok partili gibi bu tarihte tutuklanmıştır.

Büyük temizlik dalgası Kirov’un ölümüyle başlatıldı. Bugüne kadar ispatlanamamakla birlikte bu cinayetin Stalin’in GPU’su tarafından düzenlendiğine ilişkin çok güçlü emareler vardır, ancak cinayetin görünürdeki failleri, bu cinayet soruşturmasını yürüten GPU timlerinin elemanları ve en sonunda Yagoda bir iki yıl içinde ortadan kaldırıldığından konu üzerine konuşacak hiç kimse kalmamıştır.

Kirov’un öldürülmesiyle birlikte GPU bir örgüt imal etti: “Troçkist Terörist örgüt”. Stalin terörü birkaç yıl içinde Buharin ve taraftarlarını, hatta giderek önemli bir Stalin taraftarı kesimi de kapsayınca örgütün adı genişletildi: “Troçkist-Buharinist Terörist örgüt”.

Daha önce tutuklanmış gerçek Troçkist muhalifler Gulaglarda tutuldukları kamplardan yeniden Moskova’ya getirilerek bu örgütün varlığını ve örgüte üye olduklarını “itiraf” etmeleri için işkenceye tabi tutuldular. “İtiraf”ta bulunanların bir kısmı gösteri mahkemelerine çıkarılarak ölüme mahkûm edildi. “İtirafı” kabul etmeyenlerin çoğu ise GPU bodrumlarında kurşuna dizildi.

GPU şeflerinin ve Vişinski’nin imal ettiği örgütün “üye kayıt” işlemleri bizzat GPU sorgucuları tarafından yapılıyordu. Suçlananlar, sorgulananlar böyle bir örgütün “varlığından” ve bu örgütün “üyesi olduklarından” sorgulama sırasında haberdar oluyorlardı.

Yöntem aslında çok karmaşık değildi. Bir suç örgütü imal edersiniz, ondan sonra da parça parça birilerini o örgüte eklemlersiniz. Örgütün çekirdeğine, kimsenin Troçkist olduğuna itiraz edemeyeceği ve kendileri de zaten Troçkist olduklarını açıkça söyleyen insanları yerleştirirsiniz. Sonra bu örgütün bir takım terörist suçlar işlediği yönünde bir suç imalinde bulunursunuz veya gerçekten işlenmiş bir takım suçları (örneğin Kirov’un ölümünü) bu örgüte mal edersiniz. Bazı “örgüt üyelerinden” şantaj veya işkence yoluyla itiraflar alırsınız. Bazı ajanlarınıza örgüt üyesiymiş gibi “itiraflar” yaptırır, sonra onları da ortadan kaldırırsınız ya da ortadan yok edersiniz. Artık kendileri yoktur ortada ama suçlayıcı ifadeleri vardır. İnsanlar şöyle düşünür: “Evet bunlar Troçkist, zaten kendileri de Troçkist olduklarını kabul ediyorlar.” (bu arada partinin ve örneğinPravda’nın yoğun propagandası sonucu “Troçkizm” diye bir suç olduğuna inanmışlardır.) “Demek bu Troçkistler teröre de bulaşmışlar.” (İtirafların zorla alındığını ya da birilerine yaptırıldığını önceleri akıllarına bile getirmezler.) Birinci aşamada böyle bir suç örgütünün varlığı kabul ettirildikten sonra işler iyice kolaylaşır. Artık doğrudan Troçkist olmayan ama belli kuşkuları olan birilerini bu örgüte yamamak işten bile değildir. Onlar da tutuklanır ve sorgulanır, örgüt üyesi oldukları “kanıtlanır”. Tutuklanan bu kuşkucuları tanıyan insanlar şaşırır. “Yahu, tamam da bu insanların Troçkistlikle ne ilgisi var” diye düşünürler. İşte böyle düşündükleri an kendileri de doğrudan kuşkulular listesine girerler. Zaten onlarla görüşmüşlerdir, işyerinde arkadaşlık etmişlerdir. Acaba bu “Troçkistlere” karşı yeterince uyanık davranmışlar mıdır? Onların “Troçkist” olduklarını bildikleri halde ihbar etmemeleri bir hayli kuşku çekici değil midir? Ya ailece görüşmeleri ne anlama gelmektedir? Böylece onlar da içeri alınır ve buharlaşırlar. Partiye bağlı, hatta Stalin’i en büyük önder olarak gören Stalinistlerdedir bu sefer şaşırma sırası. “Olacak şey değil” diye düşünürler, “bu insanları tanırım, ne ilgisi var ki onların Troçkistlikle falan.” İşte bu sefer bu kuşkucu Stalinistler mercek altına alınır ve bu böylece zincirleme gider.

Bu noktada E. Ginzburg’dan uzunca birkaç alıntı yapmama izin verin. E. Ginzburg’un Kazan Üniversitesi’nde birlikte çalıştığı “kızıl saçlı profesör” diye bilinen profesör Elvov, Kirov’un ölümünden sonraki, tutuklama dalgasının bütün hızıyla sürdüğü günlerde telaşla E.Ginzburg’u görmeye, evine gelir:

“O gün Elvov’un gözlerindeki anlamı, daha sonraları sık sık gördüm. Acının, endişenin ve bir av hayvanının bitkinliğinin o tanımlanamayan karışımı vardı içlerinde ve derinlerde bir yerlerde  yarı deli bir umut ışığı. Sonraki yıllarda ben de böyle görünüyor olmalıydım, fakat o yıllarda aynada bir kez bile olsun yüzümü göremediğim için bir türlü emin olamıyorum.

‘Sorun nedir, Nikolay Naumovich?’

‘Başım belada… hepsi bu… Sana bir dakka için uğradım, hakkımda yanlış düşünme… Hepsi bir yığın yalan. Yemin ederim, Parti’ye karşı hiçbir zaman hiçbir şey yapmadım ben.’

Onu rahatlatmak için kullandığım basmakalıp sözlerden şimdi utanıyorum. Kesinlikle hiçbir şey o sözler kadar kötü olamazdı. Şu anın genel manzarası içinde olabilecek en kötü şey, gecikmiş olsa da bir kınama cezası almasıydı. Ve böylece…

Sözlerimi bitirince çok tuhaf bir şey söyledi.

‘Benimle işbirliği yapmaktan dolayı acı çekmen olasılığı yüzünden ne kadar üzgün olduğumu anlatamam. Böyle şeylerin olmasını dünyada istemezdim.’

Anlamamaktan gelen bir şaşkınlıkla baktım ona. Aklını mı kaçırmıştı? Onunla işbirliği yapmaktan dolayı acı çekmek! Ne işbirliğinden söz ediyordu? Ne saçma!

Ona, ne zamandan beri bir Sovyet üniversitesinde ve bir parti gazetesinde birlikte çalışmanın acı çekmeye yol açan işbirliği olduğunu sordum.

‘Ne olup bittiğini anlamıyorsun. Bu senin işini güçleştireceik, hoşça kal.’

Ertesi gün ders vermek için enstitüye gittiğimde, beni öğrencilik günlerimden beri tanıyan yaşlı kapıcı holde aceleyle bana doğru geldi:

‘Biliyor musunuz bizim profesör… Kızıl saçlı… Onu gece götürdüler… Tutuklandı.’”(s.15-16)

Şu satırlar da E. Ginzburg’un tutuklandıktan sonraki sorgusundan:

“Basit, hemen hemen rutin sorularına verdiğim yanıtları tutanağa ağır ağır geçiren bu sakin memur, terbiyeli bir insan olmalıydı: Şu şu yıllar arasında nerede çalışmıştım, şu ya da bu kişiyle nerede ve ne zaman karşılaşmıştım? İlk sayfa dolmuştu ve bu sayfayı imzalamam için bana uzattı. Ne demek oluyordu bu? Bana Elvov’u ne zaman tanıdığımı sormuştu, ben de ‘1932’den beri’ diye yanıtlamıştım. Fakat tutanakta soru ve yanıt şu şekilde yazılmıştı: ‘Troçkist Elvov’u ne zamandır tanıyorsunuz?’- ‘Troçkist Elvov’u 1932’den beri tanıyorum.’

‘Ben böyle bir şey söylemedim.’

Şaşkınlıkla baktı bana, neredeyse bakışları bütünüyle soru işareti biçimini almıştı.

‘Fakat o bir Troçkist!’

‘Olabilir ama ben bilmiyorum.’

‘Fakat biz biliyoruz. Saptandı. Sorgucular kesin delillere sahip.’” (s.57-58)

Savcı Zekeriya Öz’ün sanıklara sorularını ve Taraf gazetesinin Kütahyalı türü köşe yazarlarını okuyunca Vişinskileri, Yezhovları, Pravda’nın yayınlarını hatırladım.

7 Mart 2011

Gün Zileli  

 

27
0
0
Yorum Yaz