Yolu Bülent Ecevit'ten geçen anılar
1/6/2008 · Kategori: Ani
Yolu Bülent Ecevit'ten geçen anılar
|
| Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nin 'Bülent Ecevit ve Şiirlerimiz' etkinliği için Van'a giden Ecevit çifti, meşhur kahvaltı salonlarında kahvaltı etmeyi de ihmal etmedi. |
12/11/2006 (635 kişi okudu)
İLHAN BAŞGÖZ (Arşivi)
Ecevit Başbakan. Ben Sovyet Bilimler Akademisi tarafından Moskova'ya davet edilmişim. Ankara'daki Sovyet Buyükelçiliği bana vize vermekte güçlük çıkarıyor. Ecevit'i ziyaret ediyorum. "İlhan bey" diyor, "Demek sana da vize vermiyorlar?" Orhan Koloğlu Basın Yayın Genel Müdürü. Ona telefon ediyor, ben vize alıp Moskova'ya gidiyorum. Her gün bana en son model bir Zil otomobili geliyor, hem de şoförüyle beraber. Moskova'da nereye istesem götürüyor. Otomobil bütün gün emrimde. Bakü'ye gitmek istiyorum. Hay hay diyorlar. Aşkabat diyorum, Taşkent diyorum hemen biletim geliyor. Bir yabancıya böyle davranış görülmemiştir. Ecevit birkaç ay sonra Sovyetler Birliği'ni ziyaret edecek. Meğer beni Ecevit'in özel temsilcisi sanmışlar, gidip gördüklerimi Ecevit'e rapor edecekmişim.
Leningrad'dayım bir binanın önünde uzun bir kuyruk var. Böyle kuyruklar ancak taze sebze ve meyve dükkânlarının önünde oluşur. Sebze ve meyve yokluğundan bağırsaklarım çalışmaz olmuş.. Ben de sıraya giriyorum.. Kapıyı, yakasında Stalingrad madalyası olan, iri bıyıklı bir adam tutmuş, kimseyi içeri bırakmıyor. Bana kim olduğumu soruyor, Türküm deyince başlıyor eski bir marşı, hem de Türkçe söylemeye: "İleri ileri arş ileri Türk'ün askeri, dönmez geri" Beni içeriye buyur ediyor. Meğer orası gençlerin devam ettiği bir barmış. Votka ve tavuk ikram ediyor. Adını unuttum, Azeri imiş. Stalingrad savunmasında madalya kazanmış. Diyor ki "Ecevit'e benim tarafımdan bir mektup yazacaksan" Hay hay diyorum.. Kâğıt- kalem çıkarırıyorum, o söylüyor, ben yazıyorum: "İki gözüm Ecevit! Men seni çok sevirem, dilirem ki yüz yıl yaşayasan." Ankara'ya dönünce mektubu kendisine veriyorum.. Ecevit adı Sovyetler Birliği'nin Türk halkları arasında mavi bir bayrak gibi dalgalanıyordu. Ecevit gelecek Türk-Sovyet ilişkileri düzelecek..
Casuslukla suçlanan komünist
Moskova'da oteldeyim. Tanımadığım biri telefon ediyor: "Merhaba kardeşim." Benim Moskova'da kardeşim yok. Ses devam ediyor: "Ben Şükrü Martel. Seni görmek istiyorum."
Ertesi gün 70'in üstünde, çakı gibi bir ihtiyar geliyor. Bir mendilde iki baş yeşil soğan, iki domates hediye getirmiş bana. Bunlar en kıymetli hediyelerdi Moskova'da. Şükrü amcanın hikâyesi uzun. 1930'larda Mersin'de komünist propagandası yaparken yakalanacağını anlayıp Rusya'ya kaçıyor. Oradaki Türk Komünist Partisi'ne giriyor. Bir zaman sonra Rusya'daki Türk Komünist Partisi'nin başı İsmail Bilen yoldaş, bütün idealist komünistleri bunlar Türk casusudur diye Stalin'e ihbar ediyor. Stalin de bunları Sibirya'ya sürüyor. Şükrü Martel de içlerinde. 1952 yılına, yani Stalin
ölene kadar Türk komünistleri sürgünde kalıyor, bir kısmı sürgüne dayanamayıp ölüyor. Şükrü Martel kaya gibi dayanıyor ve 1952'de Moskova'ya dönüyor. İşini vermiyorlar ve ev hapsine koyuyorlar Şükrü amcayı. Nâzım Moskova'dadır. O araya giriyor, Sibirya sürgünü hem ev hapsinden kurtuluyor, hem işine alınıyor, hem de partiye tekrar giriyor. Ama Şükrü Martel fena halde Mersin'i özlemiş.
"Mersin Mersin, dünyanın en güzel şehri sensin" diye şiirler yazıyor. Beni evine davet etti Şükrü amca ve bana İbrahim Balaban'ın meşhur 'İki Kadın' resminin yağlıboya aslını hediye etti. Şükrü Martel Ruslardan Türkiye'yi ziyaret etmek için pasaport alıyor, ama Türk hükümeti vize vermiyor. 40 yıl evvel Rusya'ya kaçmış. "Ne olursun İlhan bey! Ecevit'e söyle bana vize versinler." Dönünce sayın Ecevit'i Başbakanlık'ta ziyaret ediyorum ve Martel'in ricasını iletiyorum. Meğer Aziz Nesin de aynı dileği daha evvel Ecevit'e ulaştırmış. "Vermemişler mi vizeyi" diyor ve benim yanımda ilgililere telefon ediyor. Ben Amerika'ya döndükten sonra Şükrü Martel vizesini almış ve Türkiye'ye gelmiş. Yaşar Kemal'le Cem Yayınevi'nin sahibi rahmetli Oğuz bey onu Park Otel'de ağırlamışlar.. Dünya gözüyle Mersin'i de görmüş. Dağlar gibi yığılan portakallara baktıkça şaşırır da dermiş ki: "Ben bunların hepsini satın alabilir miyim?" Paran varsa elbet satın alırsın Şükrü amca.. O vakit Sovyetler Birliği'nde bir portakal aslan ağzında idi.
Ecevit Başbakan. Kendi vatandaşlarının afyonkeş olmasını önleyemeyen Amerika, afyon yetiştirmeyi yasak ettiriyor Türkiye'de. Afyonlular yemeklerine haşiş yağı koyamayacak.
Ecevit kişilikli başbakan, ilk işi afyon yasağını kaldırmak oluyor.. Sandıklı'nın afyon tarlaları yeniden beyaz beyaz gülümsemeye duruyor.
Ama, Amerika bu bağımsız davranışı bağışlamıyor. Kredi musluklarını kapatıyor, piyasada gaz yok, benzin yok, un yok. Ben Batı Anadolu'da bir araştırma gezisindeyim. Bir kahvede köylülerle sohbet ediyoruz. Biri diyor ki: "Sen sık dişini, Kar'oğlan bilir işini." O bunalımlı günlerde Kar'oğlana vatandaşın bu güvenini ulaştırıyorum, sevinci yüzünden okunuyor.
İstanbul'da Birinci Uluslararası Türk Folklor Kongresi toplanıyor. Ben ve Pertev Naili Boratav da davetliyiz. Tebliğlerimizin özetini Kültür Bakanlığı'na gönderiyoruz. Basılıyor. Bakan imzalı yemek ve kokeyl davetiyeleri geliyor, İstanbul'da kalacağım otelin adı bildiriliyor. İstanbul'a gelip, otele gidiyorum. Meğer Kültür Müsteşarı değişmiş. Yeni müsteşar, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nden tanıdığımız, bizi hiç sevmeyen, bağnaz bir doçent. Bu müsteşar emir vermiş, bizim adımızı listeden çıkarmış. Yol paraları yetmemiş de bizim adımızı
o yüzden listeden çıkarmışlarmış. Pertev hocaya haber ulaşmış o gelmedi. Küstü, bir daha da uzun zaman Türkiye'de hiçbir kongreye katılmadı. Emre Kongar Kültür Müsteşarı olana kadar. Bana bu komik haber ulaşmadığı için geldim. Otele bile sokmadılar beni. Konferansta protestolar, basında hükümete tenkitler, Amerika'dan telgraflar filan. Ecevit durumu öğreniyor. Beni evine davet etmek nezaketini gösteriyor. Çayı kendi elleriyle ikram ettikten sonra "Sayın Başgöz, siz memleketimizi bizden iyi bilirsiniz. Biz üzüldük, ama siz üzülmeyin" diyor. Ben Danıştay'a başvurarak bu müsteşarı yol paramı ödemeye mahkûm ettiriyorum.
İngilizce ve Türkçe yayımlanan bir makalemde âşıklarımızın Karaoğlan (Ecevit) için yazdıği şiirleri bir araya getiriyorum. Halk şairleri de Ecevit'e bağlamıştı bütün ümitlerini. Onlardan Feyzullah Çınar şöyle demiş:
Sloganı budur Karaoğlan'ın Toprak işleyenin su sulayanın.
...
Bozuk düzen ortam kara
Köylü işçi düştü dara
Kalk isterse iktidara
Gelir Karaoğlan gelir
Derviş Kemal de şöyle demiş:
Mefkureni soranlara
Karaoğlan dersin yavrum.
Çok bağlı olduğu, biraz da romantikleştirdiği halktan gelen bu sesi sayın Ecevit'e götürüyorum. Nasıl duygulandığını gözlerimle gördüm.
Geçen yıl sayın Ecevit'i Van'a davet ettim. Gelebileceğini ummuyordum; çünkü sağlığı iyi değildi, zor yürüyor ve zor konuşuyordu. Geldi. Kendisini havaalanında karşıladık. Kız, oğlan iki öğrencimiz, tarladan topladıkları mavi çiçek demetleri sundular Ecevitlere. Van'ın meşhur kahvaltı evlerinde bal-kaymak yedik. Nerede görülse halk ondan sevgisini ve alkışını eksik etmedi.. Halkın sevgisi görülecek bir şeydi. Aynı sıcak karşılamayı öğrencilerimiz de gösterdi ona ve Rahşan Ecevit'e, salonda,
ayakta uzun zaman alkış tuttular. Ecevit'in şiiri için yaptığım konuşmaya şöyle başlamışım:
"Sayın Ecevitlere 17 Şubat 2005'te yazdığım bir mektupta demiştim ki: Hele bahar gelsin, hele dağlar misafir almaya başlasın, Karac'oğlan'ın deşimiyle hele 'mor kuzular melesin, hele Türkmen ili yaylasına yürüsün,' o vakit Rahşan hanımı ve sizi Van'a davet edeceğim.. Öyle görünüyor ki, uzayan kış nedeniyle dağlar henüz misafir alır değil, ama ne gam? Şair Nedim'in deyişiyle 'Sen kim gelesin meclise bir yer mi bulunmaz, baş üzre yerin var.' İyi ki geldiniz, başımız gözümüz üstüne geldiniz, hoş gelip safalar getirdiniz."
Ecevit'in şiirinde umut ve sevgi var
O günkü uzun konuşmamın özetini aktarıyorum: Sayın Ecevit'in şiirinde, kendisinin de varlığını kabul ettıği, ama kendisinin gördüğünden çok daha güçlü bir bildiri buluyorum. Ecevit'in öz yaşamında, siyaset hayatında, aile hayatında, öteki insanlarla, hatta doğayla ilişkisinde ve şairlik çabasında dehşetli baskın bu bildiri. Bu bildiriyi, onun her şiirinde bazen çok yalın ve açık, bazan semboller halinde, bazan ancak sezilebilen bir ifadeyle buluyorsunuz. Ecevit'i esen yele göre eğilmekten, parça pürçük olmaktan kurtarıyor, onu kendi içindeki ikilikten de arıtıp, bir ozan, bir ermiş insan yapıyor bu bildiri veya bu ilke.
Bu bildiri iki sözcükle özetlenebilir: Umut ve sevgi. Bu bildirinin kumaşını umut ve sevgi dokumuş. Sonra, sayın Ecevit uzun bir konuşma yaptı. Söyleyeceklerini toparlayamıyordu, ayakta duramayacak zannediyorduk. Dayandı.
Aynı sıcak sevgiyle gene alkışlarla uçağına bindirdik sayın Ecevit'i. Çok mutlu ayrıldı Ecevitler Van'dan. Aynı yılın yazında Amerika'ya dönerken Oran'daki evinde ziyeret ettim Ecevitleri. Çay içtik, pasta yedik, uzun
uzun konuştuk. Rektörümüz Yücel Aşkın'a yapılan akıl almaz haksızlığı Cumhurbaşkanı'na götüreceğini söyledi. Son görüşmemizmiş koca Ecevit'le. Yazık ki uzaktayım, tabutundan tutamadım, mezarında el kavuşturup, saygı duruşunda bulunamadım. Geceleri yıldız yağsın mezarına, nurlar içinde yatsın.
İlhan Başgöz: Folklor araştırmacısı, yazar

